Başak Bıyıklı
Evini her zaman yirmi bir derecede tutuyordu. Yazın klima aynı sayıya ayarlıydı, kışın yerden ısıtma. Mevsimler pencerenin dışında birinden diğerine geçerken evin içinde tek bir uzun, ılık gün hüküm sürüyordu. Bununla gurur duyardı. Sonunda ideal ısıyı bulmuştu.
Sabahları alarmdan önce uyanırdı; uyandığında yapacak bir sürü şeyi olduğunu bilmek ona iyi gelirdi. Kahve kapsülle geliyordu, ekmek Getir’den. Tost makinesi üçüncü seviyede kızartırdı. Buzdolabında meyveli yoğurtlar hazırdı: bir kaşık, bir fincan, kahvaltı tamam. Kalorisiz, hafif. Faturalar kendini öder, robot evi süpürürdü. Hayatındaki her sürtünme noktası tek tek zımparalanmıştı ve o, kayganlaşan yüzeyde ne kadar hızlı ilerlediğini görüyordu. Terfi yazısı bir salı günü, öğleden sonra dört buçukta geldi. Tebrikleri sakin mimiklerle karşıladı, kutlama tekliflerini kibarca reddetti. Eve gelip perdeleri kapattı, ışığı kıstı. Bunun için çok çabalamıştı. Yorgunluk sevinçten önce geldi.
Byung-Chul Han, disiplin toplumunun yerini başarı toplumunun aldığını söyler. Ona göre “yapmalısın” diyen efendinin yerinde artık “yapabilirsin” diyen bir ses var ve bu ses bize ait. Han’ın “başarı öznesi” dediği kişi, kendi kendinin hem işvereni hem işçisidir. Kimse kırbaçlamaz, zorlamaz; buna ihtiyaç yoktur. Sömürü özgürlük kılığında gelir. Efendisi olmayan köle, isyan edeceği kapıyı bulamaz.
O da bulamadı. Aramadı da.
Cuma akşamları arkadaşları çağırırdı, “yorgunum” derdi. Yorgunluk bir mazeret değil, bir kimlikti artık. Kanepede otururken telefonu eline alır, parmağı kendiliğinden yukarı kayardı; başkalarının hayatları geçerdi ekrandan, hepsi yirmi bir derecede. Banyoda, çekmecenin dibinde, bir arkadaşının yıllar önce Girit’ten getirdiği zeytinyağlı sabun hâlâ ambalajında duruyordu. Bir ara “keşke bir şey olsa” diye düşündü; ne olacağını tarif edemedi, bir arıza, bir kesinti, camdan giren soğuk bir hava, birinin yanlış saatte kapıyı çalması. Sonra bu ihtimallerden korktu ve kalkıp battaniyeyi üstüne çekti.
Han’a göre bugün kendini kabul ettiren yeni bir şiddet var: baskıyla değil, fazlalıkla ezen bir şiddet. Çok fazla imkân, çok fazla evet. Yasağın açtığı yaraların yerini fazlalığın uyuşturucu etkisi almıştır. Konfor akışkandır, şeklini içine düştüğü insandan alır. İnsan bir süre sonra kendi kenarlarını hatırlamaz.
Otuz üç yaşına girdiği sabah banyoda aynanın karşısına geçti. Yüzünü uzun uzun inceledi. Kötü görünmüyordu ama iyi de değildi. Bakımlı, dinlenmiş, sakınılmış ve dokunulmamış bir suretti karşısındaki; hiçbir şeyin izini taşımıyordu ne bir kavganın ne bir yolculuğun. Ona çizgiler atacak bir yolculuğa çıkmaya gerek görmemişti sadece. Oysaki kimse kapıyı kilitlememişti. Sadece yirmi bir derece vardı ve o dereceden çıkmak, bir sebebi olmadan üşümeyi seçmek demekti.
Sebep bulamadı.
Özgürlüğü hiç denememiş olan insanlar, içinde bulundukları o ılık havuzdan çıkmak için bir gerekçe de bulamazlar. Aramazlar da. Onlara sorulsa onlar özgürdürler. Ellerinde sınırsız olanak vardır, istediklerini yer, istediklerini satın alır, istedikleri yere tatile giderler. Han’ın işaret ettiği ince yer işte tam da burasıdır. Sömürüyle özgürlüğün aynı cümlede geçebilmesi. Kendini gerçekleştiren insan, kendini tüketen insandan ayırt edilemez. Gerçekleştirmek ve tükenmek kuşun iki kanadı olmuştur.
Aynadan uzaklaştı. Kahve makinesini çalıştırdı. Doğum günü olduğu için kendine bir iyilik yapmak istedi ve termostatı bir derece yükseltti.
Yirmi iki oldu.
Öğleye doğru ensesi terledi. Sonra üst kattaki çocuk koşmaya başladı; topuklarının tavana vuran sesi salonun bir ucundan öbürüne gidiyor, bir duruyor, sonra daha hızlı geri dönüyordu. Üst katta çocuk olduğunu bilmiyordu. Buzdolabının uğultusunu ilk kez duydu. Yoğurdu ekşi geldi. Battaniyenin yünü boynunu kaşındırdı. Kargocu zile bastı, “Kapıya bırakayım mı abla?” dedi. Bıraktırdı. Sokaktan bir kadının kahkahası girdi, kime güldüğü belli değildi. Öğleden sonrası boyunca ev, içinde başka insanların da yaşadığı bir yere benzedi ve bu ona iyi gelmedi.
Akşam sekizde termostatı yirmi bire indirdi.
Ter kurudu. Buzdolabı sustu. Yoğurt yoğurt oldu. Üst kattaki çocuk durdu ya da duyulmaz oldu. Ev eski pürüzsüzlüğüne döndü. Rahatladı.
Kanepeye oturdu. Telefonu eline aldı. Parmağı yukarı kaydı.
—

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

