Melis Melek
Bir şehri konforlu kılan şey; yüksek binaları ya da lüks caddeleri değil, sokaklarında yürürken omuzlarınızdaki yükün hafiflemesidir bence… Kendinizi tüy gibi hafif hissettiğiniz bir şehir Kopenhag. Gezip gördüğüm onca yer arasında “buradayım ve güvendeyim” hissini bu kadar incelikle yaşatan başka bir kentle karşılaşmadım henüz.
Danimarkalıların Hygge (hoo-ga) dedikleri; anlatılması zor fakat hissedilmesi pek kolay olan o samimi huzur duygusu, kentin kaldırımlarında ve insanlarının yüzlerindeki sıcak gülüşlerde gösteriyor kendini. Kopenhag’a adım attığınızda sizi karşılayan ilk şey, şehirdeki kusursuz düzen ile sanatın kendiliğinden harmanlandığı o dingin atmosfer oluyor.
YAŞAMIN HAFİFLİĞİ: SOKAKLAR, BİSİKLETLER VE ÖZGÜR ADIMLAR
Kopenhag, Orta Çağ’dan kalan dar sokaklarıyla modern İskandinav mimarisini mükemmel bir dengede buluşturmuş. Burada sabahlar araba gürültüsüyle değil; rüzgârı yaran binlerce bisiklet tekerleğinin ritmiyle başlıyor.
Kopenhag’ı anlamanın en iyi yollarından biri de zaten, bir bisiklet kiralayıp şehirle birlikte akmak. Dünyanın en uzun yaya yollarından biri olan Strøget’te turlarken şık tasarım mağazalarıyla karşılaşıp; ara sokaklara saptığınızda ise bağımsız kitapçılar ve üçüncü nesil kahvecilerle baş başa kalıyorsunuz. Nyhavn Kanalı boyunca sıralanan rengârenk tarihi evlerin gölgesinde oturup geçen tekneleri izlemek de kentin zamanı acele etmeden akıtan ritüellerinden biri.
Şehrin ortasında bambaşka bir dünya sunan Christiania özerk bölgesi ise; kendi kuralları, duvar resimleri ve komün yaşam tarzıyla alternatif bir sanat ve özgürlük alanı yaratıyor.
SANATIN VE EDEBİYATIN İZİNDE: ANDERSEN’DEN LOUİSİANA’YA
Kopenhag’ın belirgin bir masal teması var. Hans Christian Andersen’in zihnindeki o zamansız öyküler bu sokaklarda doğmuş. Langelinie sahilinde yükselen küçük bronz Küçük Deniz Kızı heykeline baktığınızda, bir kentin kendi edebiyatına ve geçmişine gösterdiği zarif saygıyı anlıyorsunuz.
Sanat bu şehirde kapalı kapılar ardında, soğuk taş duvarlara sıkıştırılmamış. Şehrin biraz dışındaki Louisiana Modern Sanat Müzesi; denize sıfır bahçesi ve Henry Moore heykelleriyle doğayla sanatın nasıl tek bir beden olabildiğini kanıtlıyor. Ny Carlsberg Glyptotek’in palmiyeli kış bahçesinde, antik Roma heykellerinin arasında kahvenizi yudumlarken konforun sadece fiziksel değil, zihinsel bir ihtiyaç olduğunu da kavruyorsunuz.
Rosenborg Kalesi’nin kraliyet bahçelerinde çimlere uzanan gençler ya da Christiansborg Sarayı’nın çevresindeki kanallarda kano yapan insanlar, bu kentte gündelik hayatın ne kadar zahmetsiz aktığını gösteriyor.
MÜZİK, FİLM, İNSAN ÖYKÜLERİ VE HYGGE
Nørrebro semtinin ara sokaklarındaki caz kulüplerinden yükselen saksafon sesleri, Kopenhag’ın gecelerini de gündüzü gibi yumuşak bir ritimde yaşatıyor. Sinemanın aykırı ismi Lars von Trier’nin kadrajına ilham veren bu sokaklar, her köşesinde ayrı bir öykü saklıyor.
Bir akşamüstü Torvehallerne pazarında otururken tanıştığım Søren adındaki yaşlı bir marangoz, kentin sırrını tek bir cümleyle şöyle özetlemişti: “Bizde kimse kimseden yukarıda değildir. Güven, bu şehrin en yumuşak yastığıdır.”
Benim aklıma böyle bir tanım gelmez, yumuşak yastık diye bir metafor yapmak için uzun uzun düşünmem gerekir. Søren bunu bir çırpıda söyleyince onun dünyanın en mutlu insanlarından biri olduğunu hatırlıyorum tabii. Danimarkalıların dünyada “en mutlu milletler” arasında yer almasının arkasında, tek bir kelimeye sığdırdıkları Hygge (hoo-ga) denilen o yaşam felsefesi yer alıyor.
Türkçe’de tam bir karşılığı bulunmayan bu kavram; samimi ortamların sunduğu ruhsal sıcaklığı, dinginliği ve içsel huzuru ifade ediyor. Kökeni Norveççe “refah” kelimesine dayanan Hygge, Danimarka’da bir sözcükten öte, anı yaşama ve küçük şeylerden keyif alma sanatı.
Kopenhag’da bu felsefeyi bir kafe köşesindeki mum ışığında, bir park bankındaki sade sohbette ya da pedal çevirirken verilen küçük bir tebessümde hissediyorsunuz. Soğuk iklime inat insanların yüzündeki o sıcak ve gösterişten uzak zarafet, Hygge’nın kentteki somut karşılığı olmalı.
Çocukların parklarda özgürce koştuğu, insanların birbirine göz hizasından baktığı, akşamları mum ışığında demlenen sohbetlerin yapıldığı Kopenhag; tasarımı lüks değil bir standart, geçmişi ise bugünle barışık yaşayan büyüleyici bir Kuzey masalı. İnsanlığın aradığı o zamansız konforun dünyadaki gerçek karşılığı. Andersen’in çocukluğumuzdan beri zihnimize kazınan o büyüleyici masallarının bu kentten çıkmasına şaşmamalı…


