Gökbanu Sezi Coşkuner
Camlı metal kapıdan girince üç basamak aşağı iniliyordu. Bu yüzden ışık içeriye cömertçe girmez, önce kirli camlarda süzülür, ardından yerdeki talaş birikintilerinin üzerine gri bir tül gibi serilirdi.
Sabahın altısında kepengin paslı kilidini açarken çıkan tiz metalik sesle, Metin dişlerini gıcırdattı. Gözlerini kısıp dudaklarını birbirine bastırdı. Kepengi yukarı doğru iterken omzunda biriken o tanıdık sızı, boynundan aşağı ince ince kaydı. Hiç kilitlenmeyen kapıyı ittirip içeri girdi. Burnuna çarpan ilk şey, haftalardır köşede biriken ıslak kontrplakların ve tinerin keskin, nemli kokusu oldu.
Kapının yanındaki antika ayaklı vestiyerden önlüğünü alıp başından geçirdi. Göğüs kısmında, yıllar önce dökülmüş verniğin sertleştirdiği, kuruyup çatlamış siyah bir leke vardı. Parmak uçlarıyla kenarlarını yokladı.
Arka tarafa geçip ışığı açtı. Gazlı ocağın üzerindeki bir gece önceden hazırladığı çaydanlığı görünce gülümsedi. Altına kibriti çaktı. Kibrit çöpünün üzerindeki kükürt bir an parlayıp sönünce, parmak boğumlarındaki sararmış sigara izleri aydınlandı.
Tezgâhın üzerinde üç gündür kaldırmayı unuttuğu cila kutusunun kapağını açtı. Üstü kabuk tutmuştu. Bir spatulayla kuruyan sert katmanı kenara sıyırdı. Altından hâlâ koyu, akışkan ve ağır kokulu öz çıktı. Çatlak, kabuklu yüzeyin altındaki parıltıya baktı bir süre. Sonra spatulayı kenara bıraktı.
Saat on gibi kapıdaki zil çaldı. İçeri giren, mahallenin genç çaycısı Sadık’tı. Elindeki tepside sallanan Türk kahvesi fincanını tezgâhın kenarına, zımpara tozlarının arasına bıraktı.
“Usta, dışarıda yağmur topluyor,” dedi Sadık, gözü köşedeki kırık konsola kayarak. “Bu hurdayı da mı atamadın hâlâ? Ağaç kurtlanmış artık. Baksana, un gibi dökülüyor.”
Metin fincanı eline aldı. Kenarındaki küçük çentiğe işaret parmağını sürttü. Kahveden bir yudum çekerken boğazından pürüzlü, yakıcı bir öksürük yükseldi. Fincanı bırakıp cebinden çıkardığı mendille ağzını kapattı. Ardından gözlerinde biriken yaşları sildi.
“Ağaç kurtlanmamış,” dedi. Sesi uzun süre kullanılmamış bir kapı menteşesi gibi gıcırtılıydı. “Sadece fazla su yemiş. Yağmur suyunu çekince lifleri gevşemiş. Altında hâlâ sağlam damar var.”
“Sen bilirsin usta,” dedi Sadık tepsiyi sallayarak. “Ama dükkân da su alıyor ha, haberin olsun. Girişteki basamak yine göllenmiş. Haa, bu arada Dursun abiyle Hasan Usta siparişlerini ne zaman teslim edeceğini sordular. Aylar oldu dediler.” Metin bir şey söylemedi.
Sadık çıktıktan sonra kahvesinden bir yudum daha aldı. Masanın üzerindeki eski radyoyu açtı. Cızırtıdan başka bir şey gelmeyince düğmesini kapatmak yerine sesini tamamen kıstı. Radyo, tezgâhın üzerinde tüm eşyalar gibi dilsiz durmaya devam etti.
Öğleden sonra yağmur gerçekten başladı. Camlara vuran damlalar, dışarıdaki sokak lambasının ışığını kırarak dükkânın duvarlarına belli belirsiz gölgeler düşürüyordu. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı. Kendine bir çay doldurdu. Bir sigara yakıp kapının karşısındaki kolçakları kırık, bir ayağı noksan koltuğa oturdu. Tam bu sırada kapı yeniden açıldı. Rüzgârla birlikte içeriye hışırtılı bir serinlik doldu. Islak bir mont kokusu ve ıslanmış şemsiyenin gürültüsü doldu.
İçeri giren yaşlıca adam kapıya dönüp elindeki büyük, eski şemsiyeyi dışarı uzattı. Birkaç kere açıp kapadıktan sonra geri dönüp metal ucunu yere vurdu üç kez. Yerdeki damlalardan başını kaldıran Metin, adamın yüzüne dikti gözlerini. Yüzündeki derin çizgiler, yağmur damlalarıyla ıslanmıştı. Gür gri kaşlarının altındaki uzun kirpikli mavi gözleri gölgeliydi. Kucağında, gazete kağıdına sıkıca sarılmış, dikdörtgen bir paket taşıyordu. Yavaşça tezgâha yaklaştı, nefes nefese paketi üzerine bıraktı.
“Sana getirdim Metin Usta,” dedi tedirgin bir gülümsemeyle. “Sahaflar çarşısındaki Nuri söyledi. ‘O çöp mü değil mi anlar’ dedi.”
Metin, çayından bir yudum aldı. Sigarasından derin bir fırt çekip ayağa kalktı. Küllüğün içine tıkıştırdığı sigaradan çıkan dumana aldırmayıp tezgâha yanaştı. Islanıp yumuşamış gazete kağıtlarını yavaşça soydu. İçinden çıkan şey, ceviz ağacından yapılma, yaklaşık otuz santim uzunluğunda bir mücevher kutusuydu. Ancak kutunun hali içler acısıydı. Bir kenarı tamamen kararmış, rutubetten şişip kabarmıştı. Üzerindeki pirinç işlemeler paslanmış, yeşil bir tabakayla kaplanmıştı. Menteşelerinden biri kopuktu ve kapağı da hafifçe aralık kalmıştı.
Metin elini önlüğünün önündeki cebe sokup gözlüğünü çıkardı. İki parmağıyla kutunun kararmış ahşabına bastırdı. Ahşap esnemedi. Tırnağıyla hafifçe kazıdı. Üstteki çürük tabakanın altından derin, koyu kırmızı bir damar belirdi.
“Nerede duruyordu bu?” diye sordu Metin.
“Dedemin bodrumunda,” dedi adam. “Su borusu patlamış. Suda kalmış. Kimse yüzüne bakmadı, ‘Yak gitsin’ dediler. Ama dedemin el emeğidir. Bir değeri var mı, bilmiyorum.”
Metin kutuyu iki elinin arasına aldı. Ağacın ağırlığını tarttı. Bu, sıradan bir ceviz değildi. Damarları birbirine sıkıca kenetlenmiş, dağ cevizinden kesilmişti. Dışı çürümüştü ama özü, suyun içeri girmesine izin vermemişti.
“Çöp değil,” dedi Metin. “Ama zaman alır. Acelen var mı?”
“Yok,” dedi adam. “Kurtarsan yeter.”
Adam gittikten sonra Metin dükkânın kepengini indirdi. Işığı yaktı. Tezgâhın üzerindeki tek ampul, kutunun pürüzlü, pirinç kaplı yüzeyinde sarı bir halka oluşturdu.
Önce ıskarpelayla kararmış ve çürümüş dış tabakayı kazımaya başladı. Ahşap lif lif dökülüyordu. Tezgâhın üzeri, çürük ağaç tozuyla ince ince kaplandı. Metin öksürdü. Eliyle tozu kenara itti. Kazıdıkça, nemin işlemediği o sert katmana ulaştı. Durdu. Avuçlarını sıkıp gevşetti. Sararmış parmak boğumlarına baktı. “Sıçtığımın romatizması…” diye mırıldandı.
Kalın zımparayı eline aldı. Sağ kolunu ritmik bir hareketle ileri geri oynatmaya başladı. Kolundaki kaslar gerildi, omuzundaki sızı tekrar uyandı ama parmaklarının ucundaki hisse odaklandı. Zımpara ahşaba her sürtündüğünde çıkan hış-hış sesi, dükkânın taş duvarlarında usulca yankılanıyordu.
Saatler geçti. Yağmur dindi. Metin ince zımparaya geçti. Ahşabın üzerindeki pürüzler gittikçe yok oluyor, kararmış ceviz ağacı yerini derin, sıcak, kırmızımsı bir kahverengiye bırakıyordu. Pirinç işlemelerin üzerindeki yeşil pası ince bir fırça ve sirkeyle temizledi. Metal, çıplak ampulün ışığını yansıttı. Metin gülümsedi.
Parmak uçlarını ahşabın yüzeyinde gezdirdi. Tek bir pürüz kalmamıştı. Ağacın üzerindeki doğal damarlar, sanki bir nehrin kolları gibi birbirine karışıyordu. O an, kollarındaki, parmaklarındaki yorgunluğun, sırtındaki ağrının hafiflediğini hissetti. Parmağının ucundaki sıcaklık, kendi avucuna geçiyor gibiydi.
Kapağını kapatmadığı cila kutusunu aldı. Spatulayla sıyırdığı temiz katmandan ince bir pamuk üstüpüye biraz cila aldı. Kutunun üzerine dairesel hareketlerle sürmeye başladı.
Ahşap, cilayı emerken rengi daha da derinleşti. Her darbede, rutubetli ve karanlık bodrumda beklemiş kutu, yeniden hayata dönüyordu. Metin’in elleri, cilalı ahşabın üzerinde bir kuğunun su yüzeyinde kayması gibi zahmetsizce hareket ediyordu.
Sabaha karşı işi bitti. Kopuk menteşeyi pirinç bir çiviyle yeniden sabitlemiş, kapağın tam oturmasını sağlamıştı. Koltuğa geçti. Bir sigara yaktı. Taze çay demlemediğine hayıflandı.
Kutuya çevirdi bakışlarını. Tezgâhın üzerinde, çıplak ampulün altında sessizce parıldıyordu. Artık ne suyun kokusu kalmıştı üzerinde ne de çürüğün izi. Yılların biriktirdiği o ağır, köklü ahşap kokusunu derince içine çekti.
Ayağa kalktı. Bulduğu boş bir poşete küllüğü boşalttı. Ağzını bağlayıp kapının kenarına koydu. Önlüğünü çıkarıp vestiyere astı. Basamaktaki su birikintisine basmadan kapıya ulaştı. Kepengi yukarı doğru iterken çıkan sesle ürperdi. Bu kez dişlerini gıcırdatmadı.
Sokağa çıktığında, sabahın ilk ışıkları dükkânın kirli camlarında yansımaya başlamıştı. Derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan serin hava boğazını yaksa da öksürmedi. Kapıyı kapatıp kepengi indirdi.
İçeride, tezgâhın üzerinde duran ahşap, pirinç kaplamalı kutu, havayı usulca yumuşatmaya başlayan güneşin taze ışıklarını emiyor ve karanlığa inat, parlıyordu.

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

