Mualla Çelik Hıdıroğlu
Yağmur sonrası toprağın, rutubetli ahşap evlerin kokusu beni bazen çocukluğuma, bazen unuttuğumu sandığım bir âna götürür. Kokunun hafıza olduğu ne kadar da doğru! Koku, bir insanın bu dünyada kapladığı alanın en yalın, en hilesiz kanıtıdır; insana var olduğunu hissettirir.
İşte bu nedenle Patrick Süskind’in “Koku” romanı beni çok etkilemiştir. Beni asıl sarsan şey; Jean-Baptiste Grenouille’in o kapkara, bomboş ve kokusuz dünyasında karşıma çıkan ruhani bozulmasıdır.
Hikâye, 18. yüzyıl Paris’inde geçer. O dönem Paris sokaklarının lağımları, pisliği ve mide bulandırıcı atmosferi ile açılır sahne. Grenouille, iğrenç balık pazarının ortamında; tezgâh altındaki çöplerin, sineklerin ve çürümüş sakatatların arasında doğar. Fiziksel çürümenin tam göbeğidir burası. Doğar doğmaz annesi tezgâhın altına adeta fırlatıp atar onu. Hayatta kalması neredeyse imkânsız olmasına rağmen o tutunur hayata.
Mucizevi bir özelliği vardır Grenouille’in. Dünyadaki her şeyin ama her şeyin kokusunu en ince molekülüne kadar alabiliyordur. Taşın, suyun, camın, hatta camın üzerindeki tozun bile kokusunu almasına rağmen kendisine ait bir kokusu yoktur. Düşünsenize; kendi teninizi kokluyorsunuz ve hiçbir şey hissetmiyorsunuz… Grenouille’in yaşadığı tam da bu. Kendine ait bir kokunun olmaması sadece biyolojik bir tuhaflık değildir; bu, tam anlamıyla varoluşsal bir felakettir. Bu durum, aslında dünyada bir izinin, bir ağırlığının olmaması anlamına gelir. Felsefi tabirlerle kafanızı şişirmek istemem ancak hani o bizi biz yapan, bizi diğerlerinden ayıran mutlak bir öz vardır ya; ben ona insanın “cevheri” diyorum. Grenouille’in felaketi, tam olarak bu cevherden mahrum oluşudur. Herkesin, her şeyin kokusunu alıyorsunuz ama sizin dünyaya verecek bir kokunuz yok. Ne büyük bir trajedi!
İnsanın kendi içindeki o cevhersizliği fark etmesi; bir cesedin çürümesinden çok daha ağır, çok daha yavaş ve sinsi bir içsel çürümeyi başlatıyor. Grenouille bu içsel eriyişi, o ruhani kokusuzluğu fark ettiğinde bir dağ başındaki mağarada, insanlardan uzakta, kendi hiçliğiyle baş başa yaşar. Orada içine döner; kendine ait bir kokusu yoksa yaşamasının da bir anlamı olmadığını anlar. Madem kendine ait bir cevheri yoktur, o zaman başkalarının cevherini çalacaktır. Sokaklarda gördüğü masum, hayat dolu genç kızları hedef seçmesi tesadüf değildir. O kızların teninde saklı olan şey, sadece güzel bir koku değildir; onların yaşama sevinci, dünyadaki hakiki varlıkları, yani saf ve el değmemiş cevherleridir. Grenouille bir katile dönüşür. Onun derdi kan dökmek değildir; amacı cevherleri tek tek toplayıp kendi hiçliğine yama yapmaktır. Kızları öldürür, tenlerini yağlarla kaplar, onları adeta damıtır. Yaptığı şey, kendi varoluşsal çürümesine karşı açtığı umutsuz bir savaştır. Çaldığı o kokulardan kendine yapay bir ruh, muazzam bir maske inşa eder.
Tüyleri diken diken eden sahneyi gözünüzün önüne getirin. Grenouille, kurbanlarının özlerinden yarattığı, dünyanın en kusursuz, en ilahi parfümünü üzerine sürdüğünde ne olur? İdam edilmek üzere çıktığı meydandaki binlerce insan o kokuyla adeta büyülenir; cellatlar diz çöker, din adamları ağlar, aristokratlar üstünü başını yırtıp toplu bir şehvet histerisine kapılır. O sahne müthiş etkileyicidir. Herkes ona bir tanrıymış gibi tapar ama Grenouille’in yüzünde hâlâ derin, kederli bir ifade vardır. Çünkü o kokunun kendisine ait olmadığının farkındadır. Kalabalığın ortasında, herkes ona hayranlıkla bakarken Grenouille yapayalnızdır. İnsanlar Grenouille’e değil, onun çaldığı o sahte cevhere tapıyorlardır aslında. O hâlâ kokusuzdur ve hiçliğiyle baş başadır.
Neticede dışarıdan ne kadar büyüleyici bir maske takarsan tak, içindeki o varoluşsal çürümeyi asla durduramazsın. Ne yaparsan yap, altındaki o boşluğun kokusunu gizleyemezsin. Grenouille dünyayı dize getirmiştir getirmesine ama kendi varlığını hâlâ kanıtlayamamıştır.
Sonra doğduğu yere, Paris’in leş gibi kokan, çürümüş balık pazarına geri döner. Her şeyin başladığı yerde bitecektir hikâyesi. Elindeki sihirli şişeyi, o ilahi parfümün tamamını kendi üzerine boşaltır. Etraftaki dilenciler, hırsızlar, sokak insanları o kokunun yarattığı çılgınca sevgi ve arzu açlığıyla Grenouille’in üzerine çullanırlar. Onu dakikalar içinde, kelimenin tam anlamıyla yiyip bitirirler; yeryüzünden silerler.
Bence Grenouille orada bir cinayete kurban gitmedi; o, kendi isteğiyle yok oluşu seçti. Sahte bir cevherle, maskeli bir varoluşla yaşamaktansa doğduğu o balçığın, o bildik fiziksel çürümenin kollarına kendini bırakmak istedi. İçindeki o devasa ruhsal çürümeyi ancak tamamen yok olarak sonlandırabilirdi.
“Koku”, bize çok temel bir insani gerçeği fısıldıyor aslında: Hepimiz hayatta kendi kokumuzu, kendi cevherimizi bulmaya çalışıyoruz. Ve eğer kendi özümüzü yaratamaz, onun yerine başkalarının hayatlarını, başkalarının kimliklerini çalmaya kalkarsak üzerimize sıktığımız o en pahalı parfümler bile içimizdeki yok oluşu, o kaçınılmaz varoluşsal çürümeyi gizlemeye yetmiyor. Günün sonunda hepimiz, kendi cevherimiz kadar varız bu dünyada; gerisi sadece uçup giden güzel bir kokudan ibaret.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

