Öyküleriyle tanınan Polat Özlüoğlu, ilk romanı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da 12 Eylül darbesinin bedeninde ve belleğinde açtığı yaralarla yaşamaya çalışan Meşhur Kara’nın hikâyesini anlatıyor. İstanbul’da küçük bir peruk dükkânı işleten Meşhur, renkli perukların ardına gizlediği geçmişini geride bırakmaya çalışırken, genç Elmas’ın gelişiyle yıllardır susturduğu anılar yeniden canlanıyor. 2026 Erdal Öz Roman Ödülü’ne değer görülen romanı yazarı Özlüoğlu ile konuştuk.
EZGİ AKTAŞ

Darbe ve direniş hikâyeleri çoğunlukla erkeklerin belleği, tanıklığı ve mücadelesi üzerinden anlatılageldi. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar 12 Eylül’ün yıkıcılığını Meşhur’un belleğinde ve iç dünyasında takip ediyor. Romanın sesini kadınlar üzerinden kurmanızın nedeni neydi?
Bildiğiniz gibi erkekler kendi deneyim, tanıklık ve hesaplaşmalarını mağduriyet üzerinden uzun yıllar yazdılar edebiyatımızda. Kadınlara dair çok az şey anlatıldı darbe sonrası kitaplarda. Hatta kadınlar yaşadıklarını sakladılar, anlatmadılar, utandılar, belki korktular ve dillendirilmediler çok fazla. Elbette birkaç tane roman, öykü ya da anı kitabı var ama yeterli değil. Devrimci mücadele içinde yer alan kadınların yaşadığı zorluklar, kayıplar ve direnişler, gözaltı, işkence ve tutukluluk halleri, hapisten çıktıktan sonraki yalnızlık, tutunamama ve kaybediş hikâyeleri kurmaca içerisinde layıkıyla anlatılmadı. Daha önce kaleme aldığım öykü kitaplarında da genellikle kahramanlarım hep kadın ve çocuklar olmuştur. Dolayısıyla kadın bakışından, dilinden, yüreğinden anlatmanın önemini her zaman gözetmişimdir. 12 Eylül’ün yakıcı sonuçlarını, adaletsizlik, haksızlık ve karanlığını bir kadının yaşadığı deneyim üzerinden hikâye etmek benim için önemliydi. Romanın çıkış noktası zaten bir kadının mücadele ve direniş haliydi.
Neşeyi olduğu kadar acıyı da paylaşalım
Meşhur’un hayatında kadınların yeri büyük; Mü, kimsesizler yurdunda ona kol kanat geriyor, sığınacak bir ev veriyor, anneliği ve aidiyeti hissettiriyor. Madam Eleni, yaşadığı yıkımın ardından Meşhur’a bir peruk dükkânı bırakıyor ve yeni bir hayat kurmasına vesile oluyor. Sonra bir gün karşısına Elmas çıkıyor, bu defa Meşhur genç kıza şefkatle yaklaşıyor, acısını hafifletmeye çabalıyor. Bu kadın dayanışmasını ve aralarındaki sevgi bağını romanın merkezine yerleştirmek neden bu kadar önemliydi?
Kadınların bu dünyayı ve düzeni değiştireceğine dair inancım her daim var. Romandaki kadınlar da bir dayanışma, yardımlaşma ve umut kaynağı oluyorlar birbirleri için. Kadın kadının yurdudur deyiminin ışığında Meşhur’a dokunan ve ayrıca Meşhur’un dokunduğu kadınlar romanın ana ekseninde önemli bir sevgi birlikteliğini ve güç bağını imliyor. Hayat tüm zorluklarına, tehlikelerine, karanlıklarına ve yoksunluklarına rağmen her zaman paylaşım ve ortaklık duygusu ile değer kazanıyor, sadece mutluluk ve neşeyi değil acıyı, kaybı, yası paylaşmanın önemine inanıyorum. Çağımızda dayatılan mutlu olma rehberlerine, reçetelerine inat acının, yalnızlığın, hüznün, kederin ve sessizliklerin de kıymetine inanıyorum. Mutsuzluktan kaçmaktan başka bir gayesi olmayan insanlar ordusuna dönüşmekteyiz maalesef. Tek yaptığımız şey gözlerimizi, kulaklarımızı ve kalbimizi her türlü olumsuzluğa kapatmak. Yapay dünyalar yaratmaya çalışıyoruz. Sahte bir mutluluk peşindeyiz. Duygudan yoksun, başkasının acısına sağır ve kör, bireysel, bencil bir dünya. Çağın, düzenin istediği de bu değil mi? Bunu kırmak gerektiğini düşünüyorum. Neşeyi olduğu kadar acıyı da paylaşalım.
Hayalimde okumak istediğim romanı yazdım

Romanda lineer kurgunun dışına çıkıyor, hikâyeyi Meşhur’un belleğinin izinden geçmişle bugün arasında gidip gelerek anlatıyorsunuz. Bu yazar olarak size nasıl bir anlatım alanı açtı?
Açıkçası klasik anlatımın dışında romanın pek çok anlatı formlarını bir arada kullanabileceğiniz deneysel bir yapısı var. Öyküde anlatı tek anlatı formunun içine sıkışırken romanda istediğiniz teknikleri kurgunun içine dahil edebilirsiniz. Dolayısıyla Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da sadece üçüncü tekil şahıs anlatımı yerine birinci tekil anlatıya, paralel kurguya, geri dönüşlere, hatırlayışlara ve hatta külliyata dair çok farklı anlatı formlarına başvuruldu. Bu hikâyeye renk, zenginlik ve güç kattı. Hayalimde okumak istediğim romanı yazma fırsatını buldum diyebilirim açıkçası.
Kötülüğün sıradanlığı kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor
İşkence bölümlerinde farklı bir dil tercihi görüyoruz; romandaki diğer bütün karakterleri dışarıdan bir anlatıcı aktarırken, yalnızca biri bunun dışında kalıyor: İşkence faili. Burada anlatıcı değişiyor, işkence odasında olan biten tüm o onursuzluğu işkencecinin bizzat kendisinden, “ben” diliyle dinliyoruz. Bunun okur üzerinde nasıl bir etki, fark ediş yaratmasını arzu ettiniz?
Açıkçası romana başlamadan önce emin olduğum tek şey işkenceyi mağdurun ağzından anlatmayacağımdı. Okuduğum kurmacaların, tanıklık edebiyatının ya da otobiyografilerin neredeyse tamamında mağdurun ağzından, bakışından anlatılıyor bu bölümler. Ancak bu romanda bunu ters yüz etmek, öyle kötü şeyler yapan bir insanın aslında sokaktaki, sıradan birisinden farkı olmadığını, onların da gündelik hayatlarında annesi, evladı, sevdikleri birileri, bir ailesi olduğunu, sıradan bir yaşamı idame ettirdiklerini, kötülüklerini, karanlıklarını, yüreklerinin katılığını çok güzel sakladıklarını, maskeler taktıklarını anlatmak istedim. Bu işkence sahnelerini failin ağzından okuyunca kötülüğün sıradanlığı kavramını yeniden düşünmemiz gerekeceğini fark ettim.
Mağdurun ve failin seslerini aynı anlatıda buluşturmak romana nasıl bir katman ekledi?
Kötülerin, faillerin yerine kendimizi koyamayacağımızı, onlar gibi düşünüp onlar gibi olamayacağımızı daha keskin çizgilerle idrak ettirdiğini düşünüyorum bu iki anlatı şeklinin karşılıklı kullanılması ile. Hayatın karanlığı ve aydınlığını yeniden düşünmek, iyiliği ve kötülüğü yeniden tartmak için mağdur ve fail seslerinin karşılıklı anlatılması gerekliydi. Katman olarak çok sesli bir anlatıya olanak tanıdı.
Bu acılar sadece bu coğrafyaya ait değil
“Külliyat” adı verilen bölümlerde, Meşhur Kara’nın çevirdiği ve ortak konusu “işkence” olan kitaplara dair eleştiriler okuyoruz. Bu metinler Meşhur’un hikâyesini nasıl tamamladı?
Meşhur’un yaşadığı kötü deneyimlerde, aldığı kapanmayan yaralarda, acıda, yasta ve kayıpta yalnız olmadığının altını çizdiğini düşünüyorum. Bu acıların sadece bu coğrafyaya ait olmadığını, dünyanın herhangi başka bir yerinde de insanların aynı kötülüklere, tehlikelere ve haksızlıklara maruz kaldığını, aynı mücadeleleri verdiğini, aynı direnişlerde bulunduğunun idrakini sağladı. Meşhur yeryüzünün her santimetresinde çağlar boyunca insan evladının çektiği benzer acıları, yaşadığı benzer kötülükleri ve benzer deneyimleri paylaştığını tecrübe ediyor.
Meşhur’un içindeki kızlar ona hem yoldaş hem kâhin oluyor
“Meşhur’un içindeki kızlar”ı, birdenbire belirip ayrı telden konuşmalarını çok sevdim. Belki de benim içimde de böyle gevezelerin olmasındandır… Meşhur’un anlatmakta zorlandığı ya da kendisinden bile sakladığı şeyleri mi dile getiriyor bu kızlar?
Aslında hepimizin içinde pek çok ses var. Bazen aile, bazen komşular, bazen elalem, bazen tabular, bazen gelenek ve görenekler, bazen eril dünya içimizde duyduğumuz o seslere şekil veriyor. Bazılarının sesi daha gür bazılarının sesi daha kısık. Bazılarımız o sesleri bastırıyor, bazılarımız ise o seslere teslim oluyor. Meşhur’un içindeki sesler/kızlar ise onun hayatının odak noktasına yerleşiyor. İşkencede çözülmemek için suskunluğu seçen, kendi içine kapanan, kendi içindeki kızlara, seslere kulak veren bir kadın Meşhur. Gönüllü olarak dilsizliğe sığınıp kendi kendine konuşmaya başladı. Daha sonra hayatına devam etmeye kalktığında da korkularının, kuşkularının, tedirginliklerinin sesi haline geliyor kızlar. Hayatın gizli saklı yoksunluk ve yalnızlığıyla mücadelesinde ona hem yoldaş hem Kassandra misali geleceğe dair tahminler yürüten kâhin oluyor.
Edebiyat, yaraları ve yasımızı diri tutmak için var
İşkencecilerin karanlık odalardan çıkıp hiçbir şey olmamışçasına gündelik hayata karışması, adaletin bir türlü yerini bulamaması gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar romanını bir tür yüzleşme çağrısı olarak okuyabilir miyiz?
Romanı istediğimiz şekillerde okuyabiliriz, bu okurun kendi deneyim, dünya görüşü ve bakışına bağlıdır. Elbette failler yargılanmadı bu topraklarda, bir ceza almadı, sokaklara salınıp aramıza karıştılar. Belki komşumuz oldular, belki yolda yanımızdan geçtiler, belki maskelerini hiç çıkarmadılar. İşkencede sakat kalan, kendine gelemeyen, kaybolan, ölen onlarca, yüzlerce canın yası hâlâ tutuluyor, hâlâ evlatlarının kemiklerini, mezarını arayan anneler, babalar var bu memlekette. Acıların en büyüğünü yaşadık biz toplum olarak yeryüzünde tıpkı Latin ülkelerinde ya da Afrika ülkelerinde olduğu gibi hem de devlet eliyle, zorla, cebren ve hileyle. Yüzleşebildik mi, hesaplaşabildik mi, cezalandırabildik mi? Hayır. Yaralarımız kapanmadı maalesef. Edebiyat işte bu yaraları, kayıpları, yasımızı diri tutmak, unutturmamak için var.
Toplumsal belleğimizi okuyarak, yazarak, direnerek diri tutmalıyız
“Sadece oradayken değil oradan çıktıktan sonra da devam etmişti bu dışlanma. Hepsi fişlenmişti. Bütün hepsi suçlanmış, yargılanmış, ceza almış öyle ya da böyle damgalanmışlardı. Devlet eliyle küstahça ondan aldıkları buydu. Oradan çıktıktan sonra Meşhur ve onun gibiler başka bir dünyada hayatta kalmaya mahkûm edilmişti. Ne döndükleri şehirler eskisiydi ne bıraktıkları insanlar aynı. Her şey unutulmuş, unutturulmuş, üstü örtülmüş, davalar kapatılmıştı. Zaman değişmişti. Kimse ne acılarına ortaktı ne kayıplarına artık. Kimsenin umurunda değillerdi.”
Bunlar Meşhur’un işkencecisinin kim olduğundan emin olduktan sonra aklından geçenler. “Kaçamazdı. Yüzleşme hiçbir zaman olmayacaktı. Hesaplaşma diye bir şey yoktu.” Sizce geçmişin travmalarından, ağırlığından kurtulabilir miyiz? Romanın finali Meşhur açısından bir umut içeriyor, peki bir toplum için bu hafifleme nasıl mümkün olabilir? Türkiye’nin geçmişindeki yüklerle yüzleşme ihtimaline dair umut var mı?
Umut her zaman olmalı yoksa niye kalemi elime alıp yazıyorum diye soruyorum kendime çoğu zaman. Umutsuzlukla dünyanın kötülüğüne, zorbalığına, karanlığına katlanmak zor gelir diye düşünüyorum. Yazar olarak, insan olarak, nefes alan bir canlı olarak her zaman yarına dair umudum var. Bu yapılan kötülükler her zaman hatırlanacak, haksızlıklar, adaletsizlikler unutulmayacak, tıpkı iyiliklerin unutulmayacağı gibi. Güzel günler göreceğimizi düşünüyorum bu coğrafyada yaşayan biri olarak. Toplum olarak dayanışma içinde olursak ancak aydınlıklara çıkabileceğimizi düşünüyorum. Toplumsal belleğimizi okuyarak, yazarak, direnerek her zaman diri tutmalıyız.
Erdal Öz edebiyatına çok yakın hissediyorum
Erdal Öz Roman Ödülü’ne değer görüldünüz. Erdal Öz, 12 Mart döneminde yaşanan işkenceleri, baskıyı ve insanın devlet şiddeti karşısındaki kırılmasını aktarıyordu romanlarında. Erdal Öz adına verilen böyle bir ödülü almak size neler hissettirdi?
Erdal Öz’ün yazdıklarını okuyan, düşüncelerine ortak olan, devrim inancına bağlanmış, mücadelesini ve hayat gailesini takip etmiş biri olarak gurur duydum. Toplumsal belleğimizin en güçlü temsilcilerinden biri olan Erdal Öz’ün hem insani yanı hem edebiyatımızdaki kıymeti hem de devrimci mücadele içindeki yeri bakımından her zaman takdir ettiğim ve sevdiğim bir rol model olmuştur. Edebiyat eserlerinde devlet yoluyla yapılan baskıya, şiddete ve kötülüğe karşı devrimci mücadele içinde yer almış insanları, bireysel ve toplumsal hafızayı, tanıklığı ve insanın önemini ortaya koyan bir yazar olarak her daim örnek olmuştur. Hem yayıncılık hem yazarlık hikâyesi ile onun gücünü, vizyonunu ve değerini her daim hatırlayacağımızı biliyorum. Erdal Öz edebiyatına çok yakın hissettiğim için kendi yazarlık serüvenimi, bu ödüle layık görülmek ayrıca mutlu etti beni. Teşekkür ederim.

