Betül Çakıroğlu
Sema öldürmüş olamaz.
Çünkü o kocasına tanıştıkları ilk anda vurulmuştu. Evlilikleri tutkuluydu. Seneler geçmesine rağmen hâlâ öyleydi. Hayat Sema’ya tutunacak bir dal vermemişti. O bu dalı kendi bulmuştu ve sıkıca kavramıştı.
Köprü ayakları gibiydiler. Bir tanesi nasıl işe yaramazsa Sema ve kocası da öyle idi. Karşılıklı, birbirinin aynısı iki köprü ayağı; demir halatlarla sabitlemiş sürekli birbirine bakan ikili. Onların demir halatları önceleri birbirine sıkıca sarılmış bir çift eldi, zaman geçtikçe anıları oldu. Birbirlerine bir şey demelerine gerek yoktu. Sadece bakışmaları yeterdi.
Sema, kocası ne yemeği sever bilirdi. Akşam gelince ne ister, bütün gün bunu düşünürdü. Arkadaşları ile buluştuysa da kocası gelmeden hemen eve koşardı. Arkadaşları “Sema ne kadar çok seviyorsun bu adamı,” derlerdi. Sema’nın bir cevabı vardı. “Evet. Çok seviyorum.”
Sosyal medyada Sema tam bir felaketti. Tüm sayfası kocası ve kendisinin fotoğraflarıydı. Aşkımla, aşkım için, aşkımla gezerken diye devam ediyordu fotoğraf altı açıklamaları da. Annesi aman kızım nazar değer yapma dese de Sema bu fotoğrafları durmadan, sıkılmadan koyuyordu. Bunlar hakkında konuşanlara da Sema’nın bir cevabı vardı. “Evimin direği.”
Sonra bir şeyler oldu. Bu köprü ayaklarını altından geçen sular mı bu hale getirmişti? Demir halatları bu kadar ne germiş sonra da koparmıştı? Bilmiyorum. Yine de Sema öldürmüş olamaz.
Tüm bunlara karşılık kocasının davranışlarını düşününce belki diye düşündüm. Sema bunu yapmış demek mümkündü. Ama yine de…
Son bir senedir özellikle kocası çok değişmişti. Aralarında çocuk başlıklı tartışmalar da yaşanmaya başlamıştı. Eve geç gelmeler, işten arkadaşlarla takılmalar giderek artmıştı. Bunun harici evden yükselen bağrışlar, çığlıklar. Sema çenesindeki sözde merdivene vurduğunda oluşan ve dikiş atılması gereken yara, bileğindeki morluklar evde sürekli bir şiddet olduğunun kanıtıydı. Komşulardan birinin en son duyduğu “Yılışık,” lafı tüm mahalleyi dolaşmıştı.
Halit, sabah 7.30 otobüsüne koşar adım yetişen, akşamın 8’inde evine varabilen bir özel sektör çalışanıydı. İş yerinin daha da uzağa taşınması onu çok yoruyordu. Ama Sema bu mahalleyi seviyor diye onun yanında bu konuyu açmıyordu. Karısına aşıktı. Onun gibi pek söylemese de Sema’nın hayatındaki tek ve en önemli insan olması yedi nüfuslu bir evden çıktığından belki de bencilce hoşuna gidiyordu. Ama son bir senedir şirketteki sıkıntılar, maaş gecikmeleri, patronun bir takım mafyavari adamlarla yaptığı işler Halit’in canını çok sıkıyordu. Tüm bunları geride bırakıp eve girdiğinde Sema’nın o umursamazlığı evliliğin ilk yıllarında iyi gelse de artık sıkılmıştı. Bu kadın hiçbir şeyi umursamıyordu ki. İşte olanları anlatsa boş boş dinler sonra da biraz daha köfte yer misin ya da gömleklerini ütüledim derdi. Oysa…
Sema gülen yüzünü düşürmemeye çalışıyordu. Arkadaş buluşmaları onu boğuyordu. Herkes ama herkes konuşuyordu. Çocuk olayından dem vurup, bu bahis açılınca Sema’nın yüzü nasıl olacak diye heyecan içinde bakıyorlardı. Olaylarının böyle olmaması gerektiğinin de bilincinde olduğundan ne yapabilirimi düşünüyordu sürekli. Gitmeli mi, kalmalı mı, nasıl davranmalı? Bu gereklilik kipi olan sorular kafasında dolanırken Halit’in oldukça olağan bir tavırla bir kadına onu sevdiğimi söyledim diye karşısına geçip söylemesi işte bu Sema’nın gerekliliklerinde yoktu. Köprü yıkılmıştı.
Gönül kayması. Akşam eve geldiğinde böyle açıklamıştı aldatmasını. Sema dinlemişti. Gelip geçici heves. Erkeklerin beynine aileden, sokaktan, arkadaştan, kitaptan, televizyondan ve diğer tüm algılarla sokulan; sen erkeksin yaparsın, elinin kiri gibi laflarla bütünleşen aldatmayı makul sayan bu düşünce tarzı Halit’i de bir şekilde sarmış ve bundan kurtulamamıştı. Şimdi yapmak istediği şey Sema’nın tekrar ona gülümsemesini sağlamaktı. Önce gitmemesine odaklanmalıydı. Sonuçta dürüst olmuştu. Sadece basit bir gönül kaymasıydı işte. Sema’yı bırakamazdı. O da gitmemiş yatak odasında sabaha kadar oturmuştu. Bu iyiydi. Akşam için ne yapmalıyım diye düşünerek çıktı evden. 7.30 sabah otobüsüne bindi. Ama dönmedi.
Halit’in basit bir gönül kayması olarak nitelendirdiği olay; basit hayatının, basit bir kurşunla son bulması sonucunu doğurmuş olabilir miydi? Mafyavari tiplerin kız kardeşleri namuslarıydı. Kadınların kendi namusu yokmuş gibi erkeklere bir de böyle bir görev yüklenmişti toplum tarafından. Belki de onlardı.
Sema evde bekledi. Bekledi. Bekledi. Gitti dedi. Öyle gitti sanmıştı. Ama böyle gitmişti. Sonuçta öyle ya da böyle gitmişti. Olmayan cesedin cenazesinde en çok o ağladı. Polis mezarlıktan çıkmadan aldı Sema’yı. Sorgu dediler. Mavi, kırmızı sirenler tüm şehri bir maviye, bir kırmızıya boyuyordu. Bu saniyelik değişime aldırmadan pencereden dışarı bakan Sema; asla birine değil kendine tutunmalı insan diye düşündü.

Betül Çakıroğlu, Gelibolu’da doğdu. Mimarlık eğitimi için geldiği İstanbul’da kızıyla birlikte yaşıyor. Mimarlık bir yana edebiyat sevgisi bir yana diyen yazar her zaman çantasında taşıdığı kitaplarından vazgeçmiyor. Çocuk kitapları yazma, çocuk kitapları editörlüğü, çocuk ve gençlik edebiyatı başlıklı çeşitli atölyelere katıldı. Yazarın ilk kitabı Kumdan Hayaller olsa da kollektif kitaplarda öyküleri ile ve editörlük yaptığı kitaplarla da okuyucu ile buluştu.

