Buğra Kaleli
Fehmi sıradan bir adamdı. Kendince her konuya vâkıf ama eylemlerinde risk almayacak kadar akıllıydı. Bu özelliğine bayılırdı. Dümdüz giden yaşam çizgisinde asla farklı bir yol seçmezdi. Günlerini benzer hale getirirdi. Zaman, onu her daim tahmin ettiği sonuçlara götürürdü. Konforlu bir hayatın Fehmi için anlamı buydu.
Etrafındakileri de kendine benzeyen insanlardan seçerdi. Hiç kimse kafasını karıştırıp hayaller kurmasına yol açmamalıydı. Ne gerek vardı ki… O var oluşun memuru gibiydi.
Sevgi’nin Fehmi ile evlenmesinin temellerini de bu karakteri oluşturmuştu. Yirmili yaşların çılgınlıklarından sonra sakin bir liman arayışına girmişken, standardizasyonun vücut bulmuş hali olarak Fehmi karşısına çıkmıştı. Tam da kendi kendine “Artık durulmalısın Sevgi!” dediği zamanlarda…
Başlarda bu sakinlik çok iyi geliyordu. Yaşam bir ev ise, evin en huzurlu odası gibiydi Fehmi. Penceresinden yeterince ışık alan, ne sıcak ne soğuk, asla kir göstermeyen mobilyalarla döşenmiş, duvarlarında sıva ustasının bıraktığı hatalı izleri taşımayan, kapı menteşeleri gıcırdamayıp stoper kullanılmayan bir oda…
Her şey, Fehmi’nin cümlelerinin önüne yerleştirdiği o iki kelimenin Sevgi’nin zihninde defalarca yankılanması ile başladı. Hani bazen olur ya birinin ismine takılır insan; kelimenin fonetiğini düşünür, onu oluşturan harflerin ahengini, her harfin arkasında bıraktığı hoş ya da acı tadı. Önce böyle hissetmişti Sevgi. Sonra uzaklaştı Sevgi bu iki kelimeden. Onların Fehmi’deki anlamını düşündü, içselliğinin yansımalarını… Fehmi o kadar çok kullanıyordu ki bu iki kelimeyi.
“Ben olsam yapıştırmıştım cevabı. Ben olsam orası yerine şuraya giderdim. Ben olsam mutlaka tadına bakarım. Ben olsam o arabayı alırdım. Ben olsam…”
Fehmi’nin Pi sayısı gibiydi bu cümleleri; virgülden önce standart, virgül sonrası değişken ama ulaşılamayan olasılıklar topluluğu… Her günde, her yaşanılmak istenen hayalde, her empati duygusunda, her arzuda aynı ifade.
Kafayı çok takmıştı buna Sevgi. Yakın bir arkadaşı ile laflarken sürekli konuyu buraya getiriyordu.
“Bence bu bir hastalık. Hatta adı bile olmalı; ‘Ben Olsam Sendromu’. İlacı var mı ki bunun?”
“Saçmalama Sevgi, kendince yaşayıp gidiyor adam. Etrafını da böyle yorumluyor. Teşhis edilecek bir şey yok. Hem sen hiç kurmuyor musun ‘Ben olsam’ diye başlayan cümleler?”
“Elbette kuruyorum Filiz. Konu bu değil ki. Ben yaşamda bir şeyler için çabalıyorum. En kötü cevap arıyorum sorularıma eylemlerimle. Fehmi, suyu hiç değiştirilmeyen bir akvaryumda yaşamayı tercih ediyor. Ama ağzından çıkan her “Ben olsam” ile başlayan cümleyi duyduğumda okyanusa aşık olduğunu anlıyorum.”
“Fazla derin düşünüyorsun bence. Adam gayet memnun halinden. Etrafımızdakileri dikkatle dinlesek sayısız ‘Ben Olsam Sendromu’ hastası buluruz herhalde. Takılma bence buna.”
“Yani akvaryumda milyonlarca balık var diyorsun.”
“Hı hı Sevgi, öyle diyorum. Neyse, dün gönderdiğin elbiseyi göstersene bir daha telefondan. Çok güzeldi.”
“Mavi olanı mı diyorsun.”
“Evet, aşağı kaydırınca kırmızısını gördüm. Bir bak bence. Ben olsam onu alırdım.”

Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimi Ankara’da tamamladı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı’ndan mezun oldu. MEB bünyesinde Sınıf Öğretmeni olarak atandıktan sonra sırasıyla Şırnak, Mardin, İstanbul ve Konya’da görev yaptı. 2022 yılında Selçuk Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon bölümünü kazanıp örgün eğitime başladı. 2025 yılında Pötikare Yayınları’ndan ‘Bir Dileğe Yolculuk’ ve MSE Yayınları’ndan ‘Pampas’ isimli kitapları basıldı. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Halen Konya Karatay Yavuz Selim İlkokulu’nda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapıyor. Evli ve bir çocuk babası.

