Zeynep Pınarbaşı
Utanç, arzunun en dürüst tanığıdır; insanın yüzünü kızartan, gizlemeye çalıştığı ama vazgeçemediği bir istektir. Bu yüzden ikisini ayrı ayrı düşünürsek eksik kalacaktır. Utanç arzunun gölgesi değil, arzunun kendini ele verdiği yerdir.
Yanaklarımızın kızardığı anları düşünelim en eski en ilkel görünürlüğüdür utancın. Beden, dilin saklamaya çalıştığını ifşa eder. Kalp sesimizi bastırmaya çalışsak da tenimiz bağırır. Darwin kızarmayı türümüzün en tuhaf ifadesi sayar. Başkalarının bizi nasıl gördüğünü biliriz. Utanmak için bir aynaya ihtiyaç vardır.
Çocukken dayanamadığım her gördüğümde hiç görmemiş gibi yeme isteğine kapıldığım ekler tatlı benim en çok yüzümü kızartanlardan olmuştur. Yemenin arzusu tatlıyı yediğim anda büyüklerden birinin beni uyardığında yanaklarıma pembelikler bıraktığında henüz sekiz yaşındaydım. Utançla çok da tanışmamış onu ayıp kisvesi altında taşımayı öğrenmiştim. Boğazıma düğümlenen his, yüzüme oturan kırmızılık bir ömür benimle yaşadı.
Utanç arzuyu öldürmez; onu biçimlendirir, saklar, yoğunlaştırır, bazen de kadere dönüştürür. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet ve Kader filmleri bu dönüşümün belki en çıplak haritasını çizer. Bizi bu konu hakkında defalarca düşündürür.
Demirkubuz’un Kader’i (2006), Masumiyet’ten dokuz yıl sonra çekilmiş ama hikâyesi ondan önce geçen bir film. Bekir, babasının dükkânında çalışan, ailesinin seçtiği bir kızla evlenmesi beklenen bir delikanlıdır. Uğur’u gördüğü anda her şey bozulur. Uğur başkasına, suça alışmış Zagor’a bağlıdır ve Bekir’i istemez. Bekir yine de peşinden gider, şehirden şehire, cezaevinden cezaevine.
Filmi bu kadar rahatsız edici kılan şey, Bekir’in utançtan kurtulmaya çalışmaması. Ailesinin önünde, nişanlısının önünde, Uğur’un aşağılayan bakışlarının önünde rezil olur ama durmaz. Burada utanç arzuyu engelleyen bir fren değil, arzunun bedelidir. Bekir utanca razı olarak ister hatta utanç ne kadar büyürse bağlılığı o kadar kesinleşir.
Demirkubuz’un sinemasında bu, Dostoyevski’den gelen bir damardır. Yeraltından Notlar’ın anlatıcısı da aşağılanmayı neredeyse arar, onurunu yerle bir etmekten tuhaf bir haz alır. Demirkubuz bu metni Yeraltı adıyla ayrıca uyarlamıştır. Kader’de Bekir aynı kıvrımı yaşar. Kendini küçültmek, arzusunun gerçek olduğunu kendine kanıtlamanın tek yoludur.
Filmin adı aslında bir sorudur. Bekir’e olanlar kader midir, yoksa utancın içinden geçmeyi göze alan bir iradenin sonucu mudur? Bir arzu, ondan vazgeçmenin utancı onu sürdürmenin utancından büyük olduğu anda kadere dönüşür.
İki filmi de defalarca izledim. Her seferinde kendi arzularımı, utançlarımı sorguladım. Bu kadar derin bir arzu ya da utancın yaşadığı bir anı zihnimin içinde bulamadım. Acıların üzerini kapamayı becerebiliyoruz ama zihnin içinde utancın üzerini kapatmak çok zor. Utancı paylaşabilmek de kolay değil. Bunların anlatıldığı filmler ya da yazıldığı romanlar sanırım insanın kendiyle hesaplaşabilmesinin en kolay yollarından biri.
Masumiyet, Yusuf’un cezaevinden çıkışıyla başlar. Yusuf, ablasının sevgilisini namus adına öldürdüğü için yıllarca yatmıştır. Filmin ilk sahnelerinde dışarı çıkmak istemez, içeride kalmanın bir yolunu arar. Dışarıda onu Bekir ve Uğur’un tükenmiş hikâyesi bekler. Kader’in genç âşığı artık yorgun, sarhoş, hâlâ aynı kadının peşinde bir adamdır.
Film iki tür utancı yan yana koyar. Yusuf’unki toplumsal bir utançtır. Ablasının arzusu ailenin yüzünü kara çalmış, o da bu lekeyi kanla temizlemiştir. Bekir’in kişisel, itiraf edilmiş bir utançtır. Herkesin gözü önünde bir kadına teslim olmuş, kendinden geçmiştir. Biri başkasının arzusunu cezalandırmış, öteki kendi arzusuna kurban olmuştur.
Burada ortaya çıkan başka bir kavram var. Ayıp. Ayıp ne tam günahtır ne tam suç. İçeriden değil dışarıdan tanımlanır ne yaptığından çok ne yaptığının görülmesiyle ilgilidir. Namus ise ayıbın en keskin, en şiddetli biçimidir ve hemen her zaman bir kadının bedeni üzerinden kurulur. Yusuf ablasını değil, ablasının arzusunu öldürmek istemiştir ama arzuyu öldürmenin yolu yoktur, insan öldürülür.
Filmin adı acı bir ironi taşır. Masum olan kim? Toplumun baskısıyla cinayet işleyen Yusuf mu, yoksa bütün onurunu bir tutkuya veren Bekir mi? Demirkubuz cevap vermez, bir şeyi açıkça gösterir. Utanç bir kişinin içinde kalmaz. Bir nesilden diğerine, bir bedenden ötekine geçer. Uğur’un konuşamayan küçük kızı, büyüklerin söyleyemediği her şeyin taşıyıcısı gibi filmin içindedir.
Utancıma sebep olan tatlı krizlerinin toplumsal adı, ayıptı. Bu kadar çok yeme ayıp, hızlı yeme ayıp, hiç görmemiş gibi hemen alma ayıp.
Demirkubuz’un filmlerinde utancı erkekler anlatır. Masumiyet filmindeki meşhur kır sahnesinde Bekir’i canlandıran Haluk Bilginer’in tiradı zihinlere kazınmıştır. Kadınların arzusu ya cezalandırılır ya da sessizdir. Oysa edebiyatta utancın en cesur anlatıcıları çoğunlukla kadınlar oldu. Onlar utancı yalnızca hissetmekle kalmayıp bedenlerinde taşımaya zorlandılar.
Arzu bir gün söner, nesnesi kaybolur, bedeni yaşlanır ama utanç bir iz olarak kalır, aktarılır, başka hikâyelere sızar.
Yine de Bekir’in kör inadında bir ihtimal var. Utancı yok etmek mümkün değil, onu anlatmak mümkün. Anlatıldığında utanç bir sır olmaktan çıkar ve bir biçime dönüşür. Edebiyatın belki de en eski işi taşlarından biri bu. Kızaran yüzü sayfaya taşımak ve okuruna “sen de” demek.
Şimdi düşünüyorum da o pastayı yemek bir utanç değil çocukça bir arzuydu. Sevdiğine kavuşmuş, çocuk olmanın ardına sığınacak gücü olan bir insan. Utanç ve ayıpla değil, küçük bir uyarıyla yapılmaması tembih edilebilirdi. Her yediğim ekler tatlıda suçluluk duymamı sağlayan küçük bir heves ömrüm boyunca içimde taşıdığım bir utanca dönüştü.
Artık arzu ve utancı tanıyorum. Tatlı yemenin utanılmayacak bir his olduğunu biliyorum.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


