Melek Toksoy
İçindeki kaleleri bir türlü yarıp ruhunu özgürleştiremiyordu. Varsa yoksa kilolarıydı o kalelerin önüne aşılması zor duvarları ören Tijen’in.
Hiç yerinde de durmuyordu. İçindeki kaosu örtmek için dışarıdaki dünyayı milimetrik bir kusursuzlukla nizama sokuyordu. Evine zevkli şekiller veriyor, internetten ikinci el ama son derece zevkli objeler sipariş ediyor; aldığı her ürün, o kocaman bahçeli evde tam da durması gereken yeri buluyordu. Bahçedeki barbekü bacasına astığı ağaçkakan çalışması, yanı başından uzanan zeytin ağacının gölgesiyle görseli tamamlıyor, bakanları kendine hayran bırakıyordu. Orta sehpadaki bronz balerin figürü ise camın ardındaki denizle öyle bir hizada duruyordu ki bakış açınıza göre oldukça uzakta olan suyun üzerinde süzülüyor gibiydi. Işık, açılar, renklerin birbirine teması… Her bir objenin seçimini günün değişen saatlerini bile hesaba katarak alıyor, yerleştiriyordu.
Evi son derece şıktı. Kendi elleriyle kurduğu bu kusursuz sarayın içindeki yalnızlığı ise bir o kadar darmadağın…
Salonun eşiğinde durmuş etrafını seyrederken bunları düşünüyordu. Üzerinde buruşuk, omuzu düşük bir bluz; eskimeye yüz tutmuş penye bir şort… Mutfak tezgahında meyve suyu kutuları, ısırılmış çikolata, ambalajından lavaboya uzanmış, üst üste yığılmış kirli tabaklar, üzerlerinde kurumuş ruj damgalarıyla bardaklar… Gözlerini sıkıntıyla ayırdı tezgahtan. Cebini yokladı, telefonu aradı. Koltukta uyuyan kedisinin altında ucunu görünce, “Çekil bakayım,” diyerek sertçe çekti çıkardı.
“Alo Şeniz, n’aber? Hadi çık gel, beraber bir kahve içelim. Çok yalnızım. Şehre gitsem mi, daha erken mi, bir türlü karar veremedim; hem sana bir danışayım diyorum.”
“…”
“Hadi ya, boş ver ona buna koşmayı, artık kendin için yaşa… Ha, tamam ok, akşamüstü gel o vakit. Bekliyorum canım.”
Telefonu diğer koltuğa fırlattı. Banyo kapısının sağ tarafındaki varak çerçeveli boy aynasına yürüdü. Elleri belinde kendini inceledi; yan döndü, karnını içine çekti, omuz üzerinden geriye bakıp kıvrımlarını kontrol etti. Eğildi, gözlerine yakından baktı. İri ela gözleri, uzun kirpiklerinin arasından feri kaçmış bir halde bakıyordu kendisine. Kaz ayaklarını inceledi. Avuçlarını yanaklarına cildine dokundurdu. “Normal beslenmeye dönünce bu kırışıklıklar azalır; susuzluktan tabii…” diye mırıldandı. Sonra koltuğa geçip uzandı.
Nice sonra bir korna sesiyle sıçradı. Balkona koştu. Arkadaşı gelmiş, ana yolun kenarına park etmeye çalışıyordu. Seslenerek müdahale etti: “Hayır hayır, bir araba gelir, orası olmaz! Şu tarafa, sola sola…”
Aşağıdaki kadın, “Yahu lütfen bir kere bari istediğim gibi park edeyim,” diye mırıldandı. Pencereye bakıp gülümsemeye çalışarak, “Tamam Tomris, hallediyorum,” dedi.
Tomris tepeden ısrarını sürdürdü: “Bak birazdan kamyon geçecek, çık buraya park et!”
“Rica ederim Tomris, aşağıda bırakacağım arabayı; hatta ta ileriye park edeceğim,” diyerek hışımla evin bahçe girişinden elli metre uzağa, hafif cep kavisli bir alana yanaştı. Tomris hâlâ balkondan aşağı doğru yön veriyordu: “Dön dön, çık, burası daha güvenli! Neye inat ediyorsun?”
Duymamayı tercih ederek arabasını park etti, kilitledi yokuşa yöneldi. Ağır ağır, nefes nefese çıkıyor, Tomris de eli belinde, sabırsızlıkla onu izliyordu.
“Sen de kullansana şu zayıflama iğnelerinden… Bak, hemen seninle tahlile falan gelirim. Hah, bu taraftan dön, gel gel, ha dur şurda havuz başında önce otur bak, istersen havuza da girersin, mayo veririm sana. Bak şu manzaranın güzelliğine. Havuzun ardında deniz ne kadar yakın görünüyor değil mi?”
“Ay Tomris bi sus, daldan dala atlama, bi kendime geleyim. Yok ben salona geçelim istiyorum, hem havuz da sevmem”
“Çok iyi gelirdi ama işte kendini taşıyamıyorsun ondan. Bak bana zayıflamış mıyım? Valla kuşlar gibiyim, al terlik giy.”
“Terlik istemem sıkılırım biliyorsun!”
“Giymeyecek misin? E ev kirli ayaklarına yazık diyorum işte!”
“Tomris, sakin, dur bi tamam girelim içeriye”
Salona giren Şeniz, yönünü değiştirdikçe kendini bir çift elle takip eden terliklere pes edip ayağını soktu; koltuğa oturur oturmaz da usulca çıkardı.
“Eee nasıl gidiyor? Zayıflama iğneleri yani?”
“Valla çok iyiyim,” dedi Tomris. Bir yandan dizlerini sallıyor, bir yandan kalkıp arkadaşının arkasına yastık yerleştirmeye çalışıyordu. Arkadaşı “İstemem” dedikçe o ısrar ediyordu. Devam etti: “Hiçbir şey arzulamıyorum. Ne yemek, ne içmek, ne aşk… Hiçbir şey! Ve çok huzurluyum. Free from desire modundayım yani. İhtiyaç yoksa arzu da yok. İstemiyorum bir şey. Bu bana öyle iyi geldi ki!”
“Ama rutin ya da olacaksa yeni beslenme düzenin, ona geçince istersin yine. Hep böyle kalamazsın ki.”
“Eksiklik hissetmiyorum ki… Tamım çünkü. Böyle epeyce devam ederim sanırım”
“Çok iddialı değil mi? Normal de değil. Riskli de zaten.”
“Valla sana da tavsiye ederim, sen de yapmalısın. Bak, sürekli ‘Diyet yapmak istiyorum, zayıf olmayı arzuluyorum’ diye söylenip duruyorsun. ‘Geceleri yiyip ertesi günü sokağa çıkmaya utanıyorum, çok şiştim’ diyorsun. Sen de bunu yenebilirsin.”
“Kulağa doğru geliyor ama iğnenin etkileri geçince yine de istikrarlı olursan sonuç doğru olur.”
“Niye olmasın ki? Yemeyince sende utanç da olmayacak; çünkü hafif ve özgür hissedeceksin kendini. Hem anlamıyorum, sen yalnız da değilsin benim gibi. Bedenin üzerinde daha etkili olabilirsin aslında.”
“Korkarım ben, illaki bir yan etkisi vardır., ilaçların diyorum”
“Yok ya, baksana bana! Hiçbir şey beni bunaltmıyor. Yani her şeyden vazgeçmiş gibiyim; bu bir arınma, anlasana. Ağrım yok halsizliğim yok”
“Zayıflama iğnelerinde bir sıkıntı olabilir. Dikkat et bari, süreyi uzun tutma.”
“Sen doğalını da yapamıyorsun bu yüzden anlamıyorsun, böylesi iyi valla. Çok araştırdım da ayrıca…”
“Yook, farklı kaynakları daha çok araştır. İsteksizlik uyuşukluk insani bir durum değil ki, ben korkarım dediğim gibi”
“Sen şunu anla yeter: İnanır mısın, bir şeyi arzulamamak, bir şey istememek… Yani ihtiyacın olan şeyi bile aramamak ne büyük zenginlik!”
“Ben sana katılmıyorum. Sen de biliyorsun, evet kiloluyum, benim de yeme bozukluğum var. Ama ben irademi ve kendimi disipline etmeyi doğru buluyorum. Evet, doğal olan açlığa bağlı isteksizlik ve utancın silinmesi bana daha güvenli geliyor.”
“Kendine yalan söyleme! Üç gün evde kaldığında patlayana kadar yiyip şiştiğini, ertesi gün ansızın bir yere gitmek zorunda kaldığında yaşadığın o utancı ben biliyorum. İraden zayıfsa iğne olmayı iste, utancını yok et valla!”
Lacan, arzunun yitik bir nesnenin peşindeki kurucu bir eksiklik olduğunu söyler; eksiklik yoksa arzu, arzu yoksa yaşamın ritmi de yoktur. İfrat ile tefrit arasındaki o ince çizgide, bir taraf kontrolsüz arzusunun utancıyla ezilirken, diğer taraf arzuyu kimyasal bir müdahaleyle felç etmeyi “özgürlük” sanıyordu. Biri doymayan bedeninin esiriydi, diğeri ise hiç acıkmayan bir bedenin…
Tomris konuşmaya devam ederken, sehpanın üzerindeki o kusursuz balerin figürüne kaydı gözü. Camın ardındaki uzaktaki deniz hafifçe dalgalanıyor, ışık kırılmaları boşluğa süzülüyordu. Balerin, milimetrik hesaplarla oturtulduğu o açıdan bakıldığında gerçekten de suyun üstünde duruyordu. Ama sadece dışarıdan bakanın gözünde… Aslında durduğu yer, sert ve soğuk camdan ibaretti.
Arkadaşı gittikten sonra salonun ortasında durdu. Işığı kapattı. Mutfaktaki kirli tabaklara, kuruyan ruj izlerine baktı. Aç değildi, susuz değildi, hiçbir şey arzulamıyordu. İçindeki o büyük boşluğun üzerine çekilen kimyasal örtü, tıpkı evin her köşesine yerleştirdiği objeler gibi kusursuz görünüyordu. Ancak bu bir “tam olma” hali değil, yaşayan bir bedenin kendi arzusuyla vedalaşmasıydı.
Aynanın karşısına geçti. Ne kırışıklıklarına dokundu bu kez, ne karnını içine çekti. Çünkü ötekinin bakışından kaçmak için kendi arzusunu öldüren biri için artık utanç da yoktu, canlılık da… Sadece kendi sarayında, tam da durması gereken yere yerleştirilmiş, ama asla nefes almayan soğuk bir objenin devamlılığında odasına yürüdü…

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

