Eylem Akdere
Altınla bezenmiş B, kapıdan gelen ışığı tutarak sayfayı gölgede bırakıyordu. Çevresinde ince dallar, dallarda mavi yapraklar dolanıyordu. Bordo ciltli kitap, tozlu sahaf raflarında, izine zor rastlanan nadide eserlerin arasında duruyordu.
Başından birkaç yaprak eksikti, yazanın adı bilinmiyordu. Cildine dokununca deri parçaları kadının parmaklarına yapışıyordu.
“Eksik ama yine de güzeldir,” dedi adam. Kadın kafasını sallayarak incelemeye devam etti.
Usta bir el, harfin etrafında sabırla dolaşmış, baş harfe kelimenin geri kalanından daha geniş bir yer ayırmıştı.
Kadın eve geldiğinde lambayı masaya yaklaştırdı. Kitabın her bölümü altın kaplama bir harfle başlıyordu. Peşinden küçük siyah harfler geliyor, kelime tamamlanıyor, cümle ilerliyordu. Satırlar, küf yeşiline bürünmüştü. Sayfalar çevrildikçe parıltının sadece yeri değişiyordu.
Birbirine yapışan iki yaprağı ayırırken üstteki sayfadan ince bir parça koptu, alttakinde kaldı. Başparmağında bir mürekkep izi vardı. Hangi harften, satırdan ayrıldığını anlayamadı.
Kitabın çürüdüğü dışarıdan bu kadar belli olmuyordu. Cilt hâlâ dikdörtgendi, sayfalar iki kapağın arasındaydı. Fakat çevirdikçe içindeki eksiklikler görünüyordu. Kâğıt bazı yerlerde ışığı geçirecek kadar incelmişti. Kadın kopan parçayı masaya bıraktı.
Okumak için heyecanlanmıştı. Altın harflerin parlaklığından, küflenmiş sayfaların arasında zor bir yolculuk olacağı anlaşılmıyordu.
Okunabilen ilk bölüm bir yolculuğu anlatıyordu. Birisi, uzun zaman kaldığı bir şehirden ayrılmıştı. Yol boyunca konakladığı yerleri, geçtiği nehirleri, karşılaştığı insanları yazmıştı. Kimi satırlarda başka birine sesleniyordu. “Sen” diyordu; sonra tekrar yola dönüyordu.
Kadın başlangıçta eksik yerleri önemsemeden okuyabildi.
Bir handa kalınmıştı; ertesi sabah yola çıkılıyordu. Aradaki birkaç kayıp satırda ne bulunabilirdi? Gece, yemek, uyku. Fakat ilerledikçe aynı boşlukların kolayca geçilemediği yerlere geldi. Birisiyle karşılaşılmış, ona bir şey söylenmişti. Sonraki sayfada yolcu bu sözden pişmanlıkla bahsediyordu. Sözü taşıyan satır yoktu. Sayfada oluşan delik, anlatıdaki yolun ortasında açılmış kocaman bir çukur gibi duruyordu.
Kadın geri döndü. Deliğin iki yanında kalan hecelere baktı. Sonra cümleyi tamamlamaya çalıştı. Okumaya devam etmek için metne zihninden bir şeyler eklemesi gerekiyordu.
Yolcuyu küçük ayrıntılardan tanımaya başladı. Köprülerde oyalanıyordu. Suyun rengini, akışını, karşı kıyıya ulaşanları uzun uzun anlatıyor, kendi geçişini birkaç kelimeyle bitiriyordu. Bir yerde yıllar önce gördüğü bir ağacı yeniden bulmuştu. Gövdesindeki yarığı tarif etmişti. Aynı ağacın altında bir zamanlar kiminle oturduğu okunmuyordu.
Kadın, birkaç akşamdır kitabı açmadan önce yolcunun en son nerede kaldığını düşünüyordu. Köprüye yaklaşınca yine yavaşlayacağını tahmin etmiş, sonraki satırlarda bunu görünce gülümsemişti. Adını, yüzünü bilmiyordu, ama bazı davranışları tanıdıktı. Bir akşam lambayı söndürdükten sonra yolcuyu handa bırakmış gibi hissetti.
Kadın, B harfinin bulunduğu bölüme geldiğinde artık süslemelere ilk günkü gibi bakmıyordu. Önceki sayfada bir bekleyiş anlatılıyordu. Yolcu yerleştiği evde pencerenin önünde oturuyor, geçenlerin yüzünü görebilmek için sandalyesinde durmadan hareket ediyordu. Sağlam kalmış son satırlarda kapının açıldığı, gelen kişinin bir süre eşikte durduğu yazılıydı.
B harfinin yanında, aynı kelimenin devamından kalmış iki ince çizgi vardı. Sonrası koyu bir lekenin ortasında kayboluyordu.
Kadın bu kez sayfayı çevirmedi.
B’nin bir adın baş harfi olabileceğini düşündü. Belki de yol boyunca ‘sen’ diye seslenilen kişinin adıydı. Eşikte görünen yüz de aynı kişi olmalıydı. Harfi işleyen usta el de oraya gelince durmuş, harfin etrafında dallar dolaştırmıştı.
Oysa bütün bölümler böyle süslü bir harfle başlıyordu. B, sıradan bir kelimenin başlangıcı da olabilirdi. Kadın bunu kendisine hatırlattı. Yine de harfe baktığında kapının önünde bekleyen birini görüyordu.
Sonraki sayfalarda yeniden yol vardı. Eşikteki kişi içeri girmiş miydi? Beklenen karşılaşma gerçekleşmiş, ardından başka bir ayrılık mı başlamıştı?
Kadın cevap bulmak için ilerledi, bulamadıkça aynı sayfaya döndü. Harfin ışığı her defasında başka yönden vuruyordu. Kelimenin geri kalanı hiçbir açıdan görünmüyor, küf yeşili gölge belirginleşiyordu.
Lambayı yaklaştırdı, büyüteci kelimenin üstünde yavaş yavaş sürükledi. Olmadı. Sayfayı pencereye götürdü. Günışığının lambadan daha iyi göstereceğini düşündü. Büyütecin altında kâğıdın lifleri, mürekkebin dağılmış kenarları belirginleşti ama kelime okunmadı. Altın harfin iç kıvrımında küçük bir iz vardı. Onu yapan elin anlık hareketiydi. İz vardı, devamı yoktu.
Kadın, bozulan kelimeleri ve satırları geriye getirmenin peşine düşmüştü.
Kitabı onarabilecek birine götürdü.
Adam, kitabı inceledi. Kadın yapılabilecekleri dinledi, sonra okunmayan yerleri sordu. Adam deliğin kenarını gösterdi.
“Burada yazı silinmemiş. Üzerinde yazı olan yer yok.”
Kadın boşluğa baktı. Altından masanın yüzeyi görünüyordu. Evde sayfanın ardından başka bir sayfa göründüğü için derinliğini düşünememişti.
“Öteki kelimelerden anlaşılmaz mı?”
“Tahmin edilebilir.”
Kadın başını salladı. Bir tahmini oraya yerleştirdiğinde bundan sonra hep onu okuyacağını düşündü. Tahmin, kendi kurgusu olacaktı. Kaybolanın yerine kendi kelimesini koymak kolay olabilirdi fakat boşluğu doldurup doldurmadığını asla bilemeyecekti.
Adam kitabın başına dönüp altın harflerin işçiliğine baktı. İyi korunduklarını söyledi. Kadının özellikle ilgilendiği sayfanın ayrı olarak saklanabileceğini de anlattı.
Kadın sayfayı bir çerçevenin içinde düşündü. Altın, ince dallar, mavi yapraklar, kâğıdın eski rengi… Uzaktan bakıldığında güzel görünebilirlerdi.
“Cildin içinde kalsın,” dedi.
Kitap geri geldiğinde ayrılmış parçalar yerlerini bulmuştu, sayfaları daha rahat çevriliyordu. Kadın bütün eksiklerin aynı kalacağını bildiği hâlde ilk gece yeniden okumaya başladı. Sağlamlaşan kâğıdın, üzerindeki boşlukları doldurmasını bekliyordu.
Yolcu aynı ağacı tanıdı, aynı evde bekledi, aynı sayfada sustu.
Kadın ‘B’ harfinde durdu. Kitabı ilk gördüğünde çevresindeki karanlık, harfin daha güzel görünmesini sağlamıştı. Okumaya başlayınca, harfin bu karanlıkla parladığına inanmıştı. Kendisinden sonra bozulan harfler, parlaklığın ilerleyebileceği hiçbir yer bırakmıyordu.
Kâğıt sağlam olsaydı kelimeyi okuyup geçecekti. Bir isimse, ismi öğrenecek, bir cümleyse devamını görecekti. Belki bölümün sonunda hayal kırıklığına uğrayacaktı ya da o kadar önemli bir karşılaşma olmayacaktı. Yolcu, sevmediği birisini kapıda görmüş de olabilirdi.
Kadın böyle çıkmasını bile istedi. Yanılmayı, kurduğu bütün ihtimallerden vazgeçmeyi….
Sağlam sayfaları okuyup bitirmişti. Çürüyen yere dönüp duruyordu. Altın harf artık dükkânda gördüğü ihtişamda değildi, parlaklığının arkasında koca bir gölge uzanıyordu. Kitap günden güne elinde ağırlaşıyor gibiydi.
Bu ağırlığı hissettiren şeyin bozulan satırlar, eksilen sayfalar olması içini burktu.
Kitabı, ilk günlerde çevresine bolca anlatmıştı. Altın harflerin etrafında dolaşan dalların zarafetini, usta ellerin işçiliğini herkes dinlemişti. Bir akşam kitabı görmeye gelen arkadaşı aynı sayfanın önünde durdu. Harfin çevresindeki dalları, mavi yaprakları inceledi.
“İyi ki burası bozulmamış,” dedi.
Kadın, cevap vermedi. İlk gün kendisi de böyle düşünmüştü. Şimdi o kelimenin devamını öğrenebilmek için parlaklığın bir kısmından vazgeçebileceğini biliyordu. Fakat böyle bir alışveriş mümkün değildi. Altın yerinde duruyor, yıpranan kâğıt geri gelmiyordu.
Arkadaşına yolcuyu anlatmaya başladı. Ağacı, pencereyi, eşikte bekleyen kişiyi… Anlattıkça cümlelerinin arasına belkiler girdi. Arkadaşı bir yerde bunun bir kavuşma hikâyesi olduğunu söyledi. Kadın önce başını salladı, sonra bilmediğini mırıldandı.
“Sen de çok bekledin,” dedi arkadaşı. “Belki o yüzden eksik sayfaları anlatırken hiç duraksamıyorsun.”
Kadın gözlerini kitaba çevirdi. Yolcunun, yoldan geçen her ayak sesinde başını kaldırdığını söylemişti az önce. Sayfada böyle bir cümle yoktu.
Arkadaşı gittikten sonra masaya döndü. Açık sayfanın üzerinde lambanın ışığı vardı. Altın B hâlâ parlıyordu. Kadın sandalyeyi çekip oturdu, yanındaki soluk çizgileri daha iyi görebilmek için parmağıyla harfi örttü.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

