Şebnem Özbay
Yaşı ilerledikçe aklı artmış görünen, yaşam tecrübesini zekâsından geliyor zanneden o çok bilmiş eskilerden bazı büyükler; kalbimizi, hevesimizi bazen nasıl da kırardı. Tabii o zamanlarda çocuk psikolojisi falan kaçının umurunda? Sınıfa çocuğunu getirip öğretmene teslim ederken “Eti senin, kemiği benim,” diyen bile vardı. Bu söz aslında, çocuğumu dövebilirsin demek değil, sana sonsuz güveniyorum ve senin eğitimini esas kabul ediyorum demekti. Öğretmen, gözümüzde öyle yüksek ve öyle büyük değerdeydi. Evlat aziz fakat terbiye daha azizdi. Sivri uçlarını törpüleyerek geriye baktığımda, gayet yerli yerindeydi aslında çoğu değerler. Tabii şimdi böyle düşünüyorum fakat çocukluğuma sorsanız, “Öf, öfff ya! Bıktık baskılardan, yasaklardan,” derim.
Akıl verdikçe, bize ‘kafa ütüleyen’ görünenlerin sözlerini, nasihatlerini son yıllarda daha sık düşünür oldum. Nasıl sağlam takmışlarsa artık kulağımıza öğüt küpelerini… Dünya avuçlara sığdıkça her yerden ve her şeyden çabuk haberdar olduğumuzdan mı, yoksa dünya her geçen gün daha kötüye gittiğinden mi bilemiyorum, ama şundan eminim: Ben eskiyi özlüyorum.
“Ağır taş, yerinde ağırdır,” sözünün tüm gerçekliği ve vakarıyla koltukta oturduğum şu an, ortadaki sehpaya takılıyken gözlerim; yine eskilerdeyim. Ne varsa eskilerde varmış. Gördüğüm, okuduğum, dinlediğim şeylerden sonra özellikle bugün; yeniye, yeniliğe, içinde durduğum zamana öyle düşman, öyle öfkeliyim.
Sehpanın tam ortasında, gümüş tepside üçlü duran mumlara, günlerce araya taraya nihayet buldum diye, o gün çok sevindiğim, şu mor renkli kütük mumlara bakarken yine hâlime yandım. Zamanını bol kepçe dağıtan biri olarak, yakmaya kıyamadığım bu mumları ararken harcadığım zamana bile artık acıyorum. Ne diye kıyamadım? Artık saklamanın, kıymamanın anlamı yok. Birazdan yanacaklar. Gece bitinceye, eriyip gidinceye kadar. Asla üfleyerek onları söndürmeyeceğim. Görün, bakın!
Karşımdaki televizyon ekranından, kaşına gözüne yandığımın arkeoloğu sanki kendisini dinliyormuşum gibi boyuna anlatıyor. Hattuşa’nın ilk sahipleri olan Hattileri, Hattilerin bu topraklara nereden geldiklerini, yok daha bilmem nelerini! Tarih severim fakat bu akşam ilgi alanımda değil. Televizyon, olsa olsa aydınlatma aracı şimdi benim için. Evin tüm ışıkları kapalı. Şakaklarım öyle ağrıyor, gözlerim öyle ışığa tahammülsüz ki… Televizyonu çat diye kapatırsam mum ışığına kalacağım. Yok, aman istemem! Ürkerim. Mum alevinin duvara yansıyan gölgelerine türlü anlamlar yüklemeye ve sonrasında korkuyla cebelleşmeye gerek yok. Arkeolog anlatmaya devam ederken sesi tamamen kapatıyorum.
Ne anlatıyordum? Hah, bizim eskileri… Hiç unutmam, Ankara’nın ayazında tir tir titreyerek okuldan eve döndüğümde, uzaklardan yatıya gelen, mutaassıp misafirimiz Hatice Teyze “Hele gel şöyle yamacıma,” deyince heyecanlanmıştım. Ne bileyim, harçlık verecek zannettim. Derdi başkaymış meğer. Başındaki beyaz tülbendin kenarını diliyle ıslatıp yanaklarıma, dudağıma bastırarak gezdirdikten sonra miyop gözlerine iyice yaklaştırmış, “Aferin,” demişti. “Ruj zannettim, değilmiş.” Sorsaydı sanki merakını gidermeyecektim. “Hava soğuk ya, ondan yanağım böyle al al.” On iki yaşındaydım. Utanmıştım. Kısık gözlerle dikkatle bana bakan, bilhassa yaşlı teyzelerden hep çekindim o günden sonra. Onlar artık yok. Göçtüler dünyadan. “Kulağına küpe et,” dedikleri kaldı bana.
İşgal yıllarını yaşamış, savaşlardan sağ çıkmış, ihtilâlleri görmüş o insanlarla aramda zamanın getirdiği boşluk vardı. Çoğunun yüzünü unutmuştum. Bazılarını çok az, bazılarını hiç anmazdım. Artık zihnimin karanlık kıvrımlarında tek tek aydınlanıyorlar. Ey geçmişim, içinden geçmiştim ya çoktan, sen geçmemişsin meğer benden! “Bak, hep haklı çıktık değil mi?” “Büyük sözü dinlemediğin her seferinde burnun boka battı değil mi?” “Geldin bu yaşa, ancak anladın bizi değil mi?” Ah, şu migren ataklarından kafam nasıl zonkluyor! Anladım artık sizi diyorum ya, evet, hem de çok iyi anladım.
“Mamafih,” diyerek meseleye giren, “mektep nasıl gidiyor?” diye soran, uçağa ‘tayyare’ diyen, “tekaüt olmuş” diyenleri şahsen görenlerin son kuşağındanım, benim de yaşım kemâle erdi, değil mi efendim?
Küçükken öcülerden çok korkardık. Büyükler bizi bilhassa korkuturdu. Yemezsen öcüler gelir, oraya gidersen öcüler kaçırır, tırnağını kesmezsek öcüler yer… Öcü geldi, öcü gelecek diye diye, ürkek adımlarla ergenliğe geçince ayıp duvarıyla karşılaştık. Bize çizilen çerçevenin dışında duran şeylere bakmak bile ayıptı. Küfürleşmek ayıptı. Bazı kıyafetler ayıptı. Dizilerdeki öpüşme sahnesine bakmak ayıptı. Sayfalara sığmayacak kadar ayıp vardı dünyada. Ayıplar arasından ayıp beğenmek, ayıptı. Sonrasında yıkılan Berlin Duvarı gibi sınırlar kaldırıldı, yasaklar esnetildi, ayıpların üzerine özgürlük bayrağı dikildi. Gençliğimizde, özgürlük bize sınırsız serbestlik getirmemişti. O çok sonra, o tam da şimdi içinde durduğumuz zamanlarda geldi.
Öcüler artık hayatın içinde, bizlerle göz göze, diz dize… Altıncı kattan aşağı bir şarkıcı kadın düşüyor ya da atılıyor ve küçük bir sayfiye yerinin öcüleri ortaya saçılıyor. On beş yaşındaki bir çocuğun makatına hava kompresörü basılıyor. Küçük bir kız çocuğu, kendi ailesi tarafından boğulup çuvalın içinde nehre saklanıyor. Başka bir yerdeki öcü, iki kızın kafasını kesiyor. Öcüler gençleri zehirliyor, zombileştiriyor. Sosyal medya kanallarının sohbet odalarında saatlerce öcülerin yaptıkları konuşuluyor fakat ‘öcüce’ diliyle. Küfür, hakaret gırla, belden aşağı her şey söyleniyor. Başka yayınlarda kendi hâlinde sıradan insanlar para kazanmak için gerdan kırıyor, kıvırtarak oynuyor. En dip yok. Dibin dibi var. Öcüler her yerde.
Yüz yirmi beş sene önce dünyaya gelmiş, görüp geçirmiş ve bugünleri görmeden dünyaya veda etmiş Behiye Hanım, şimdi hafızamda, berjer koltuğuna oturmuş, nane likörü eşliğinde kahvesini yudumlarken anneme ve diğer genç annelere “Kadirşinas komşularım, malûmunuz üzere ebeveyn olmak, mesuliyet gerektirir. Evlâtlarımızı itinayla yetiştirmeliyiz. Hayatta en mühim iş, iyi evlât yetiştirmektir,” diyor. Neden bu sesi ben duyuyorum, öcüler hiç duymuyor?

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

