Şehnaz Orhan
Hiç beklemediğim bir vakitti, telefonum çaldığında. Sabah, daha çok erkendi, ancak acil bir şey gerektiğinde aranılacak bir saatti. Hızla merak edilmesi gereken kişileri kafamda döndürüp, diğer komodinin üstünde duran telefona panikle koştum. Gözlerime inanamadım bir an, ismini görünce. Açmasam mı acaba diye düşündüm bir an. Ellerim titreyerek sonunda basabildim kabul tuşuna.
Sessiz kaldım bir süre.
“Filiz Filiz, duyuyor musun beni.”
“Efendim Tuncay, hayrola sabahın bu saatinde?”
Tam bir yıldır hiç konuşmamıştım onunla. Sesinin tonunu unutmuşum adeta. Buyurgan sesi kulaklarımda çınladı eski kocamın. Unutmaya çalıştıklarım, unuttuklarım, söyleyemediklerim ya da fazla söylediklerim… Yatak odamın konforlu halini böcekler basmıştı adeta. Son görüşmemiz; herkese iyi hayatlar dilekleriyle el sıkışmamız ve yollarımıza kendi başımıza devam etmesinden ibaretti. En azından benim için durum böyleydi. Hayatıma artık kimseyi dahil etmeyecektim. Bunun yeminini kendime adliyeden çıktığım an, özgürlüğüme kavuştuğumda yani esaretim bittiğinde etmiştim.
“Filiz, seninle mutlaka görüşmem lazım. Yardımına ihtiyacım var… Şeyyy… Ne olur beni reddetme.”
Uzun süren beni görüşmeye ikna etmesinden sonra- pazar günü olduğu halde bu kadar erken kaldırıldığıma sinirlensem de- yılların hatırı var diyerek görüşmeyi kabul ettim. Kahvemi içip kahvaltı mekanını seçen Tuncay’la buluşmak için hazırlanıp çıktım evden. İçim sıkılıyordu, nereden çıkmıştı bu şimdi? Benimle ne konuşacak olabilirdi ki?
Pastaneye geldiğimde oturmuş beni bekliyordu Tuncay. Saçları biraz dökülmüş, bir hayli de zayıflamıştı. Tokalaşıp karşısına oturdum. Klasik hatır sormalardan sonra; kahvaltıyı da sipariş edip duyacaklarıma hazırlandım büyük bir gerginlikle.
“Hiç değişmemişsin,” diyerek ışıltıları hemen gelip geçen gözlerini bana dikti bunu söylerken. Cevap vermedim. Konuya hızlıca girmesini istedim.
“Filiz, seninle boşandıktan sonra hayatımın tepetaklak olduğunu itiraf etmeliyim. İşlerim çok bozuldu. Ya sen zamanında çıkmıştın hayatımdan ki bu senin hayrına olmuş tabi ki, ya da sen gittikten sonra kötü olaylar zincirinde takıldım kaldım. Bilemiyorum yani.”
“Tuncay beni dertleşmek için çağırmadın herhalde.”
Kalkmak üzere sandalyeyi ittiğim gibi, kolumdan tuttu beni.
“Yalvarıyorum Filiz… Ne olur dur… sadede geleceğim biraz sabır istiyorum senden.”
Çaresiz sandalyeme oturdum. Kahve istedim bir tane daha. Kahvaltı edecek halim kalmamıştı.
Elindekilerini kaybettiğini, sigortasına bile haciz geldiğini, evini boşaltmak zorunda kaldığını, beni hiç rahatsız etmeyeceğine yemin billah edip evini kurtarana kadar, bende bir süre kalıp kalamayacağını sordu, hatta yalvarmaya başladı.
Kulaklarıma inanamadım. Delirmiş bu herhalde diye düşündüm. Kendisine de söyleyiverdim ama, karşımda hiç görmediğim durumuyla kalakaldım. Hüngür hüngür ağlıyordu artık, çevreden gelen bakışlara aldırmadan hatta.
“Yalvarıyorum Filiz, gidecek bir yerim kalmadı. Sadece belli bir süre için… Yıllarımızın hatırı için… Hiç yük olmayıp evdeki haciz kalkınca hemen gideceğim zaten… Filiz…!
Beynim bulandı, midem bulandı, hayatım bulandı birden. Karşımda yalvaran, hüngür hüngür ağlayan bir yıldır yollarımızın hiç kesişmediği eski kocam evimi bir süreliğine paylaşmamı istiyordu. Bu nasıl bir sınavdı! Kalkıp gitmeliydim, hemen terk etmeliydim aslında, ama beni ayaklarımdan bir şey zincirlemiş gibiydi, kıpırdayamıyordum yerimden. Tutsaklık; ben istemesem bile, bedenimden yakalamıştı beni. Hiçbir organımı kıpırdatamıyordum. Tanıyordum bu duyguyu maalesef. Bildiğim halde, bir süre önce baş ettiğim halde, önceden verdiği sıkıntıdan daha büyük bir boğuculukla karşıladı beni, sarıldı kucakladı ve boğmayı başardı sonunda.
Sigara yaktım bir tane. Ben yakınca o da yaktı. Büyük bir sessizliğe gömüldük birden. Zihnimdeki çekmeceler açılmaya başladı, bir sürü kapanmamış dosya açığa çıktı. Masalar hazırlandı, bilgisayarlar kuruldu.
“Yaz kızım… evlilik müessesinin devamlılığına, şiddetli geçimsizlik nedeniyle, tarafların da… son verildi…”
Bu andı; beni kendilik konforuma ulaştıran, kendimi asıl şimdi tanımama sebep olan, duyduğum en kıymetli cümle olan. Bundan sonra hiç bu kadar anlamlı bile şey duymamıştım diyebilirdim.
“Dinlemiyorsun beni, o kadar vurdum duymazlık içinde sana ulaşamıyorum,” çığlıklarımın arasından yıllar içinde yavaş yavaş “abartan” biri olarak etiketlenmeyi hem kendi gözünde hem de herkesin yanında yapmayı başarmıştı. Bundan özellikle keyif alması da başka bir karmaşaydı benim için. Her şeyi abartan; paylaşımları yüzeysel gören, sınırlarımı sürekli delmeye çalışan, her türlü açıklamayı gereksiz olarak tanımlayan kişi olarak onun lügatında yer almıştım uzun yıllarca.
“Filiz; beni sakın yanlış anlama. Ben… çaresiz kalmasam seni böyle rahatsız etmezdim inan bana ne olur.”
İnanmışlıklar, inandırmaya çalışmalar ve bununla ilgili duyduklarım asırlar öncesinde kalakalmıştı. Orada sanki tarihin derinliklerinde anların yutuluşuna hep birlikte şahit olmuştuk. Bütün gün deli gibi çalışıyor, ailesinden kalan hazır paranın bir gün hiç tükenmeyeceğini sanan bu insanı bir de ben besliyordum. Konfor önünde kilometrelerce uzanıyor, dünyadaki tek gerçekliğin bundan ibaret olduğunu sanıyordu.
“Tuncay ben senin eski günlerinin devamını yaşamak istediğinde, başvuracağın bir kişi değilim, nasıl benden bu yardım dediğin şeyi gerçekleştirmemi bekliyorsun… aklım… aklım almıyor doğrusu.”
Eve geldiğim çoğu zaman, yatakları dağıtmış-belli ki canı istediğinde uyumuş, canı istediğinde uyanmış, televizyonun sesi sonuna kadar açık, kanepede yatar halde bulurdum. “Zengin çocukları böyle olur herhalde,” diyerek ilk zamanlar anlamaya çalıştım. Konforun yarattığı kendi cehenneminde, onun bir gün çıkış yolu bulacağına inanarak sabırla bekledim. Ben bekledikçe bir süre sonra adına “yaşadığım zulüm” dediğim bu hal benim hayatımı esir almaya başladı, hatta kapladı. Bitmeyen keyifler, akşamın bir vakti; erkek arkadaşlarının evimize çat kapı gelmesi, saatler süren maç keyifleri, düzensizlik, tembellik onu rahatlatırken, beni ise bu düzen dediği “düzensizlik” esir almıştı.
Nefret ettiğim “ben böyleyim” söylemleri belli bir süre sonra; “ne yaparsan yap değişmem” söylemleriyle keskinleşti. Sosyal çevremi, alışkın olduğum dinginliği, sakinliği iyice kaybederek, evin her türlü halini, dirlik düzene çevirmeye çalışan biri haline dönüşmüştüm. Hayal kırıklarımı şahsi olarak algılıyor, kelime oyunları yapıp beni suskun hale getirmeye çalışıyor, erkek arkadaşlarıyla gayet te mutlu bir hal yaşıyordu.
“Tuncay senin sonunu kumar getirdi maalesef. Defalarca, bu konuda sana ulaşmaya çalışmama rağmen, bu konuda hep duvar gibi dikilmiştin karşıma. Şimdi… şimdi ise…. Bu sorumsuzluğun içine beni gene dahil etmeye çalışıyorsun. Evsiz kalana kadar nasıl bir tüketmeydi bu…bu bu anlaşılır gibi değil maalesef.”
Bir süre sonra; ben sabahları işe gitmeye hazırlanırken, o ancak eve gelmeye başladı. Trinkler, makinalar, sesler, büyülü ortamlar ve gene bitmez tükenmez saçmalıklarıyla dolu bu sefer yeni erkek arkadaşlar… Artık dayanılmaz hale gelmişti bazı şeyler. Bu tanımladığı konfor alanında ben esir olmuştum maalesef. Günlerim gecelerimi kovalıyor, kurban olmayalım mücadelesini sürdürürken celladım kocam oluyordu.
Bunlar beynimde açıldıkça-unutmak için bir yılımı vermiştim- karşımda duran insana kısa bir süre de olsa duyduğum ufak merhamet; onun karşımda duran halini, zavallılık olarak çerçevelememe kadar geldi. Daha fazla dayanamadım, ayağa kalktım.
“Bundan sonra aklında bulunsun beni sakın aramaya kalkma,” diyerek onun yalvaran bakışları altında oradan ayrıldım.
Dışarı çıktığımda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Gözyaşlarımla yağmur suları birbirine karıştıkça duyduğum rahatlık git gide artıyordu. Evimi düşündüm, içimde kabaran sevgiyle. Bazen insan sadece nesneleri sevdiğinde de mutlu olabiliyormuş bence. Tek kişilik yuvama kavuşacak, yalnızlığımın tadını çıkaracak, yarın ki iş toplantısına hazırlanacak, başkalarının zoruyla yaratılan konforun esareti yerine, kendi yarattığım konforumun tadına doyasıya varacaktım.
Her şeyi geride bırakmanın rahatlığıyla adımlarımı hızlandırdım, tırnaklarımla kazıdığım özgürlüğüme tekrar kavuşmak için…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


