Close Menu
    Son Eklenenler

    ÜST GEÇİT

    Ekim 1, 2026

    KIRIK PUSULA MEKTEBİ

    Ekim 1, 2026

    HARABENİN HAKİKATİ

    Ekim 1, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Perşembe, Ekim 1
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      2026 Emmy Ödülleri’nde Rekorlar Gecesi: Televizyonun Ezberleri Bozuldu

      Eylül 16, 2026

      ÇYDD’nin 2026-2027 burs başvuruları başladı

      Eylül 14, 2026

      2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

      Eylül 9, 2026

      ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bildiği 10 mitolojik miras

      Eylül 8, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      George Saunders’ın Yeni Romanı “Nöbet” Türkçede: Ölüm döşeğinde bir petrol patronu

      Eylül 30, 2026

      “Suyun Tatlılığı” Türkçede: Nathan Harris’ten Amerikan Güneyi’ne kırılgan bir bakış

      Eylül 22, 2026

      Ahmet Birsen’le Şehrin Köpeklerine Müjdeler romanı üzerine

      Eylül 18, 2026

      “Şamanizm 101” Say Yayınları’ndan çıktı

      Eylül 18, 2026

      Tutu Aydınoğlu’ndan Mirzayev’e yeni bir yorum: “Hafızanın Kontrpuanı” albümü çıktı

      Eylül 29, 2026

      Klasik Müziğin çağdaş yorumcularından Janoska Ensemble Bodrum’da

      Ağustos 7, 2026

      AYIN ŞARKILARI: AĞUSTOS AYINDA NE DİNLEYELİM

      Ağustos 2, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      İsmi olmayan hikâyeler – VIII

      Ağustos 30, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – VII

      Temmuz 25, 2026

      AH BAVULUM VAH BAVULUM

      Temmuz 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Pera Müzesi’nde İki Yeni Sergi: Cumhuriyetin Kamera Arkası ve Frank Bowling

      Eylül 30, 2026

      ‘1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar’ sergisi RHM’de

      Eylül 23, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      İki Dünyanın Prometheus’ları: Ateşin, Bilginin ve Isdırabın Sinematik Silsilesi

      Eylül 18, 2026

      37. Ankara Film Festivali’nin Onur Ödülleri açıklandı

      Eylül 16, 2026

      Muson Hayalleri: Güneydoğu Asya Sinemasının Yeni Hikâyeleri İstanbul Modern’de

      Eylül 16, 2026

      60 yıllık göç ve müzik hikâyesi “Aşk, Mark ve Ölüm” Arter’de

      Eylül 14, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      14 yıl sonra yeniden perde: Muammer Karaca Tiyatrosu bağımsız tiyatrolara açılıyor

      Eylül 27, 2026

      Tiyatroda “VR” deneyimi: “35 Mayıs” yeniden sahnede

      Eylül 22, 2026

      Sait Faik ile Orhan Kemal “Düş Payı”nda buluşuyor

      Eylül 1, 2026

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      BUZDOLABINA YAPIŞTIRILAN FİŞ…

      Ekim 1, 2026

      CRR yeni sezonunu açıyor

      Eylül 30, 2026

      Erdal Öz Edebiyat Ödülleri’nin 2026 yılı sahipleri açıklandı

      Eylül 30, 2026

      Beykoz Kundura’da ekim ayında hafıza, tasarım ve caz bir arada

      Eylül 30, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Küçük bir kâğıtta koca bir hayat: Hasip Pektaş ve ekslibrisin hafızası

      Eylül 25, 2026

      ÖZLEM GÜLLER ÜNAL RÖPORTAJLARI

      Eylül 13, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Karanlığın değişen yüzü: Gotik edebiyatın tarihsel gelişimi

      Eylül 15, 2026

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      ÜST GEÇİT

      Ekim 1, 2026

      BİR REPLİKANTLA HAYATIN ANLAMINI ARAMAK

      Ekim 1, 2026

      14 yıl sonra yeniden perde: Muammer Karaca Tiyatrosu bağımsız tiyatrolara açılıyor

      Eylül 27, 2026

      Küçük bir kâğıtta koca bir hayat: Hasip Pektaş ve ekslibrisin hafızası

      Eylül 25, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » CEVHERİN İÇİNDEN GEÇEN SESSİZLİK
    Eda Büyükçapar

    CEVHERİN İÇİNDEN GEÇEN SESSİZLİK

    Ekim 1, 2026Yorum yapılmamış12 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Eda Büyükçapar

    Mavi porselen cezvenin gülümsediği bir eylül sabahında, sonbaharın yaprakları gibi kahvenin köpüğü kaynadı; içindeki duygular da fokur fokur yükselip tavana değdi. Sanki fincanın içinde küçük, kahverengi bir evren kuruluyor, kaynayan her kabarcık geçmişten kalmış bir cümlenin üzerindeki mührü kaldırıyordu. Pencerenin dışında İstanbul, kendisini her zamanki gibi hem saklıyor hem ele veriyordu. Uzakta bir vapur, sisin içinde silinmiş bir çocukluk gibi ağır ağır ilerliyor; kaldırım taşlarının arasında sararmış yapraklar, artık kimsenin okumadığı mektuplara benziyordu Bazı sabahlar insanın karşısına yeni bir gün olarak değil, yıllardır içinde taşıdığı bir hikâyenin yeniden açılan sayfası olarak çıkar. Kahvenin yüzünde ince bir köpük, havada henüz adı konulmamış bir serinlik, insanın içinde ise geçmişten bugüne sızan cümleler vardır. Bir zamanlar söylenmiş ve üzerinden yıllar geçse de insanın içinde yankılanmaya devam eden cümleler…

    Mesela bir gün, dünyanın en yakışıklı adamından duyduğum cümle. “Ben seni okurum.”

    O gün bunun yalnızca bir cümle olduğunu sanmıştım. Yıllar sonra ise insanın bazen okunmak için değil, anlaşılmak için yazdığını öğrendim. O da beni okudu mu, bilmiyorum. Bildiğim, canıma okuduğu.

    Bin cefa görsem ey sanem senden
    Bu ne sözdür ki usanam senden
    Taliimdir seni vefâsız eden
    Sanma ki ben anı sanam senden.

    Canıma okudu; olsundu… Aşkın yoğunluğuyla, bekleyişin ağırlığıyla, söylenmemiş cümlelerin keskinliğiyle. Yeniden tanışmış gibi yaparız, biz de…

    Ey Fuzuli yar eğer cevr etse ondan incinme,
    Yar cevri aşıka her dem mahabbet tazeler…

    Bazı sabahlar insanın karşısına kahve değil, geçmiş çıkar. Bir fincanın buğusunda yüzler, yarım kalmış cümleler, söylenememiş vedalar belirir.

    O sabah anladım: İnsan bazen birinden ayrılmaz; yalnızca kendisini, o insanın içinde bıraktığı hâlinden ayırır. Belki de çürüme dediğimiz şey tam olarak budur: Bir zamanlar cevher sandığımız şeyin içinden, kendimize ait başka bir cevherin çıkması değil midir?

    Karşımda oturan yakınım kahvesinden küçük bir yudum aldı.

    — Arkadaşım onun senin anlayabilmesi için en azından kırk defa daha bedenlenerek dünyaya gelmesi gerek.

    — Yine de sanki…

    — Kırk fırın ekmek yemesi lazım deriz hani tam öyle. Yahut da kırk fırına; askıda kalan duygularını aşikâr edebilmek için askıda ekmekler bırakması icap eder… Kim bilebilir ki?

    — Neden olmasın?

    O, cümlenin devamını benden beklemeden başını eğdi. Çünkü bazı cümlelerin sonuna nokta değil, insanın ömrü gelir.

    — İçerisindeki çürüme o kadar fazla ki tekrar cevhere dönüşebilmesi için hayat onu feleğin çemberinden geçirmeli.

    — Öyle mi diyorsun?

    — Elbette.

    Belki de haklıydı. Belki de insanın en büyük talihsizliği, kendi içindeki çürümeyi başkasının gözünden görememesiydi. Ben ise yıllar içinde şunu öğrendim: Bazı insanlar kendilerini kaybetmeden önce kendilerinden çok emin görünürler. Cevher, çoğu zaman kendisini cevher sanmayan şeyin içinde saklanır; çürüme ise kendisini hiç çürümemiş zanneden yerde sessizce ilerler. Ve insan, kendi karanlığını ancak başka birinin gözlerinde gördüğünde, aynanın aslında yüzü değil zamanı gösterdiğini anlar.

    “Öyle mi diyorsun?” sorusunun ardından gelen o sessizlik, yıllar sonra bile içimde yankılanan başka bir soruya dönüştü.

    Bu sorunun cevabını yıllarca içimde taşıdım. Sonunda bulduğum cevap basit değildi ama sadeydi:

    — Baktım ki herkes haklı, susmayı seçtim

    İnsanların her birinin kendi yarasından konuştuğunu, herkesin kendi hikâyesinde haklılığını taşıdığını gördüm. Birinin haklılığı diğerinin acısını geçersiz kılmıyordu. Birinin seçimi, ötekinin sevgisini değersizleştirmiyordu. Birinin gitmesi, geride kalanın sevgisini yalanlamıyordu. Bu yüzden sustum. Suskunluğum bir teslimiyet değildi; bir çeşit ahlâkî mesafeydi. Mecburiyetti… “Yok başka hayalim” diye dilimden düşmeyen bir şarkıydı. Eskiden, onun sesinden duymak istediğimi rica edebilecek kadar, yakındım… Sevdiğim insanın başka bir yöne yürüdüğünü gördüğümde, kendi kalbimi onun önüne bir engel olarak koymadım. İnsan bazen sevdiği kişiyi kendisine döndürmekten daha zor bir şey yapar: Onun kendi seçtiği yolda yürümesine izin verir. Bunun adına kimileri vazgeçmek der. Ben buna sevginin en sessiz biçimi diyorum. Çünkü sevgi yalnızca “beni seç” demek değildir; bazen “sen nasıl mutlu olacaksan öyle ol” diyebilecek kadar kendi acının önünden çekilmektir. Belki bu yüzden sustum. Bir başka ihtimalin kapısında beklemekten değil, bir başkasının hikâyesine zorla girmemekten yana oldum. Ve belki de hayatın en acı ironisi burada başladı: Ben sustukça, suskunluğum yanlış tercüme edildi. Bazen insanın söylemediği şey, söylediği şeyden daha yüksek sesle duyulur. Birileri sessizliği sevgisizlik sanır; oysa bazı sessizlikler, sevginin kendisini incitmemek için giydiği siyah elbisedir.

    Benimki de öyleydi.

    Yaş aldığım için artık insanların birbirine yalnızca haklılık ve haksızlık üzerinden bakmadığını biliyorum. Bir gün baktım ki herkesin kendince haklı olduğu bir yer var. Herkes kendi acısının içinden konuşuyor, kendi korkusunun dilini kullanıyor, kendi yarasının etrafına bir dünya kuruyordu. Baktım ki herkes haklı, o vakit sustum. Çünkü bazen susmak yenilmek değil; herkesin haklılığını aynı anda taşıyabilecek kadar büyümektir. Ben de sustum. Sevmediğimden değil. Söyleyecek sözüm olmadığından hiç değil. Tam tersine, fazla sevdiğim için sustum. Bir başkasının yangınına kendi ateşimle karşılık vermemek için. Sevdiğim insanın seçimine saygı göstermek, bazen kendi kalbini sessizce bir odada bırakıp kapıyı dışarıdan kapatmaktır.

    “Seni koparmadım; yalnızca senden kendimi kopardım.”

    Elinde o kırmızı gelincikle kalbimi titrettiğin, o bahar sabahını hiç unutmadım…

    Sen bana “derin” diye seslendin, duymadım!…

    Belki bütün hikâyenin cevheri bu cümlede saklıdır. Bir çiçeği koparmamak, onu kendi toprağında bırakmak kadar kolay değildir insan için. Hele o çiçek insanın kendi bahçesinde açmışsa… Bazen insan sevdiğini kendinden koparamaz; yalnızca kendisini ondan koparmaya çalışır. Bunun adı vazgeçmek değildir her zaman. Bazen bunun adı, sevginin karşısındaki son saygıdır. Çiçeği koparmamak kolaydır sanılır; oysa insanın kendi elini çiçekten çekmesi, bazen bütün bir bahçeyi terk etmekten daha büyük bir irade ister. Tarafınızdan iddia edildiği gibi “yalancı” olabilirim!…

    “Ey Fuzuli ‘güzellerde vefa vardır’ derlerse

     sakın aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

    Sonra şehirler girdi hikâyeye. Çünkü bazı şehirlerden insan taşınarak ayrılmaz; yalnızca artık orada yaşamayan bir kalbi geride bırakarak ayrılır. İstanbul bunun için dünyanın en tuhaf şehirlerinden biridir: İnsan burada kaybolduğunu sanırken aslında kendisinin eski bir hâlini arar. Bir durak, bir taksi, bir ses tonu, camda beliren yüz, bir klarnetin tek bir uzun nefesi, bir şarkının hiç beklenmedik yerinde açılan eski bir yara… Şehir bazen hafızanın suç ortağıdır. İnsan bir sokağın köşesinden geçer ve dört yıl önceki kendisi kaldırımın öbür tarafında hâlâ bekliyordur. O zaman anlar ki zaman hiçbir şeyi bütünüyle götürmez; yalnızca bazı şeylerin üzerine toz örter. Benim hikâyemde de bir gün söylenmiş bir cümle vardı:

    — Ben seni okurum.

    Ne tuhaf. İnsan o yaşta böyle bir cümlenin gelecekte kendisine yıllar boyunca yazma sebebi olacağını nereden bilebilir? O cümle söylendiğinde yalnızca gülümsedim. Sonra hayat, o cümleyi alıp içimde uzun bir koridora dönüştürdü. Yazdım. Şiirler, yazılar, suskunluklar, öfkeler, kırgınlıklar, hatta söyleyemediğim şeylerin yerine koyduğum kelimeler… Belki gerçekten okudu. Belki hiç okumadı. Belki bazı insanlar birbirlerini kitap gibi değil, yara gibi okurlar; sayfaları çevirmek yerine parmak uçlarıyla eski bir sızının yerini bulurlar. Benim merak ettiğim de tam olarak buydu: Yıllar sonra kelimelerim ona ulaştığında, o ilk cümlenin yankısını duyacak mıydı? “Ben seni okurum” diyen adam, yıllar sonra kendisini anlatan satırlarda kendi yüzünü tanıyacak mıydı? Yoksa insan sevdiği birinin yazdığı kitabı okurken bile kendisini yalnızca bir karakter sanıp asıl hikâyenin kendisi olduğunu fark etmeden mi geçer sayfaları? Bir ara bunu fazla romantik bulup kendi kendime güldüm. Sonra düşündüm: Aşkın kendisi zaten biraz kara mizah değil midir? İnsan hayatının en ciddi meselesini, çoğu zaman karşısındakinin çevrimiçi olup olmadığına bakarak çözmeye çalışıyor. İnsan çağlar boyunca kalbin sırrını çözmeye uğraştı; sonunda eline kalan şey, üç nokta, bir mavi tik ve cevaplanmamış bir mesaj oldu.

    Fakat hiçbir aşk yalnızca iki insanın arasında kalmaz; zamanla üçüncü bir varlık belirir: hatıra. Hatıra, ilişkinin mezarı değildir her zaman. Bazen onun en son yaşayan hayalidir. Bir şehir geride kalabilir, bir insan başka bir yola gidebilir, bir şarkı geçmiş zaman kipinde söylenebilir; fakat hatıra, kendisine dokunulmasını bekleyen ince bir kül tabakası gibi kalır. Bu yüzden “bazı aşklar unutarak değil, hatırlayarak biter.” Bunu öğrendiğimde bitiş kelimesinin sandığım kadar zalim olmadığını gördüm. Çünkü biten her şey yok olmaz; bazı şeyler biçim değiştirir. Aşk bazen sevgiliden hatıraya, hatıradan metne, metinden başka birinin zihninde beliren bir görüntüye dönüşür. Cevherin çürümeden kalması belki mümkün değildir; ama çürümenin kendisi de her zaman kayıp değildir. Bir elmanın toprağa düşüp çürümesi, bir ağacın yeniden doğmayacağı anlamına gelmez. İnsan da böyledir. Bazı ilişkiler bizi birbirimize götürmek yerine bizi kendimize geri bırakır. Belki de asıl mesele budur: Birini kaybettikten sonra onunla ilgili bütün ihtimalleri değil, kendimizde ondan kalan cevheri koruyabilmek. “Peki ya geri dönüş?” diye sorabilirsiniz. Geri dönüş bazen bir kapının açılması değildir. Bazen iki insanın yıllar sonra aynı cümleye başka anlamlar yükleyebilecek kadar değişmiş olmasıdır. Bazen birinin diğerine yeniden yaklaşması değil, ikisinin de geçmişte bıraktıkları insanlardan farklı kişiler olarak birbirlerini yeniden görmesidir. Bunu bilmeden beklemek ise insanı çürütebilir. Bu yüzden beklemeyi de bıraktım. Ama sevgiyi bırakmadım. Çünkü sevgiyi bırakmakla beklemeyi bırakmak aynı şey değildir. Biri kalbin kapısını kapatır; diğeri pencereyi açık bırakır. Ben kapıyı kapatmayı öğrendim, fakat pencereyi kapatacak kadar zalimleşmedim.

    Şehir kalır, sokaklar kalır, kahveler, duraklar, sesler, şarkılar, tesadüfler kalır. İnsan gider. Fakat bazı hikâyeler gitmez. Bir köşe başında, bir şarkının içinde, bir kahvenin köpüğünde, bir kitabın arasında yaşamaya devam eder. Çünkü, “Bazı aşklar unutarak değil, hatırlayarak biterdi belki de…”

    Bu cümle tam da böyle bir yere dokunur: Unutamadığın için değil; hatırladıkça artık aynı yerde duramadığın için. Bir anının içindeki insanla bugünün insanı arasındaki mesafeyi fark ettiğin için. Silmek yerine, yeniden inşa…

    Suskunluğum sevgisizlikten değildi. Belki tam tersine, sevginin bende kalan en ağır ve en olgun hâliydi.  Ben yazdım.  İlk gün bana söylediği bir cümle vardı: “Ben seni okurum.

    O zaman bunun yalnızca bir cümle olduğunu sanmıştım. İnsan, ilk karşılaşmanın içindeki bazı kelimelerin yıllar sonra bir kitabın kapısını çalacağını nereden bilebilir?

    Dört yıl sonra, bir aşkı yazıya dönüştürürken kendime şu soruyu soracağımı nereden bilebilirdim:

    Beni okur mu?

    Etrafımdaki insanlar okuyor. Dostlar, akrabalar; hatta benden saklamam gereken hâllerimi bile satır aralarından görüyorlar. Fakat benim merak ettiğim tek bir söz var: Yıllar önce “Ben seni okurum” diyen o adam, dört yıl sonra yazdığım bu aşkın içinde beni gerçekten okuyacak mı?

    Belki beni okur. Belki yalnızca yazdıklarımı okur. Belki de hiçbir zaman okumaz. Ama o cümle bende kaldı.

    “Ben seni okurum.”

    Ve ironik olan şu ki, belki gerçekten okudu. Ama sadece beni değil, canıma okudu. Aşkın yoğunluğuyla, yıllar boyunca içimde biriken bütün o kelimeleri yerinden oynatacak kadar.

    Ben de yazdım. Çünkü bazı insanlar hayatımıza bir cümleyle girer, sonra o cümle yıllarca içimizde yankılanır. Bazı insanlar bir şiirin mısrası gibi gelir; bitince bile anlamı devam eder.

    Bir zamanlar bir çiçeğin yanında söylenmiş başka bir cümle de vardı:

    “Seni koparmadım; yalnızca senden kendimi kopardım.”

    Belki bütün hikâyenin özeti buydu.

    Birini sevmek, her zaman ona doğru yürümek değildir. Bazen onun başka bir yöne yürüdüğünü gördüğünde, yolundan çekilmektir. Bazen kendi kalbin yanarken, başkasının kalbine müdahale etmemektir.

    Ben sustum. Çünkü gördüm. Duru görüydüm…

    Ve gördüğüm şeyin karşısında kendi sevgimi bir talebe dönüştürmek istemedim. Sevdiğim insanın sevgisine, seçimine, hayatına saygı duymayı seçtim. Bu yüzden suskunluğum sevgisizlik değildi. Bir çeşit olgunluktu; belki de mecburiyetle olgunluğun birbirine karıştığı o acı yerde duran bir sessizlikti.

    İnsan bazen “seni sevmiyorum” diye susmaz.

    Tam tersine, “seni seviyorum ama seni kendime mecbur etmeyeceğim” diyebildiği için susar. Çürüme ile cevher arasındaki mesafe de belki tam burada başlar.

    Çünkü her çürüme yalnızca bir son değildir. Bazı şeyler içten içe çözülürken, insanın neye gerçekten değer verdiğini ortaya çıkarır. Bir ilişkinin, bir şehrin, bir insanın, hatta insanın kendi benliğinin kabuğu çatlar. Ve o çatlağın içinden, daha önce göremediği bir cevher görünür. Benim cevherim belki de buydu: Hâlâ sevebilmek.

    Ama sevdiğim insanı sahiplenmeden. Hâlâ hatırlayabilmek. Ama geçmişin içinde yaşamadan. Hâlâ yazabilmek. Ama yazdıklarımın okunmasını bir şart hâline getirmeden. Çünkü bazı aşklar gerçekten unutularak bitmez. Hatırlanarak biçim değiştirir.

    Bir insanın hayatından çıkarsın; ama onun sende bıraktığı cümleden çıkamazsın. Bir şehirden ayrılırsın; ama o şehrin bir sokağında bıraktığın kalbini yanında götüremezsin. Birini kendinden koparırsın; ama onu sevmiş olan tarafını kendinden koparamazsın. Belki de cevher tam burada saklıdır. Çürümenin içinden geçtikten sonra bile, insanın içinde hâlâ sevme yeteneğinin kalması. Beni gerçekten okur muydu?

    Yoksa yalnızca canıma mı…

    Belki ikisi de aynı hikâyenin iki ayrı yüzüydü. Çünkü bazı insanlar hayatımıza bizi sevmek için değil, içimizdeki cevheri ortaya çıkarmak için girer. Bunu yaparken de bizi çürüttüklerini sanırlar. Oysa bazen çürüme, cevherin üstündeki kabuğun kırılmasıdır. Ben hâlâ bunun cevabını bilmiyorum. Ama artık suskunluğumun ne anlama geldiğini biliyorum: Ben sustum, çünkü sevgim bitmedi. Sustum, çünkü başkasının mutluluğuna kendi acımı dayatmak istemedim. Sustum, çünkü herkesin haklı olduğu yerde kendi haklılığımı bağırmanın hiçbir şeyi iyileştirmeyeceğini gördüm. Ve belki de en çok şunu öğrendim: İnsan bazen sevdiği kişiye geri dönmek için değil, onu özgür bırakacak kadar sevdiği için kendisinden uzaklaşır.

    Ve ben şimdi, mavi porselen cezvenin başında, kahvenin köpüğü tavana doğru yükselirken, yıllar önce söylenmiş o cümleyi yeniden duyuyorum:

    “Ben seni okurum.” Gülümsüyorum. Çünkü artık cevabını bilmiyorum. Ama sorunun kendisini seviyorum. Ve şimdi, yıllar önce bana “Ben seni okurum.” diyen o sese dönüp içimden yalnızca şunu soruyorum: Beni sahiden yerinden okur mu?

    Sonra paralel evrenlerde bir Eylül sabahı, mavi porselen cezvenin yanında kahve yeniden kaynar. Köpük tavana değer. Yapraklar düşer. Şehir susar.

    Ve insan, yıllar önce kendisine söylenmiş tek bir cümlenin etrafında yeniden düşünür:

    “Ben seni okurum.”

    Belki okumuştur. Belki henüz okuyamamıştır. Belki de bazı kitapların okunması için insanın önce kendi içindeki çürümeyi görmesi gerekir. Benim kitabım hâlâ açık. Ama sayfaları artık kimseye kendisini ispatlamak için değil, içindeki cevheri kaybetmemek için çevriliyor.

    Yıllarca yazdım. Bazen bir şiire, bazen bir köşe yazısına, bazen bir şarkının alt metnine, bazen yalnızca suskunluğuma bıraktım kendimi. Beni sevenler, tanıyanlar, yakınlarımın bir kısmı bu hikâyenin izlerini gördü; bazı şeyleri saklamak zorunda kaldığım halde kelimeler yine de kendilerine bir yol buldu. Çünkü insanın içindeki hakikat, üstü örtüldükçe başka bir yerden filizleniyor. Okumak istediğim cümlelere rastlayamadığım için, yazdım. Dile geldim. Aşkına, dilemma dedim, canım efendim…

    Belki de insanın cevheri tam burada ortaya çıkar: Kaybettiği halde kötüleşmemekte, kırıldığı halde karşısındakinin insanlığını inkâr etmemekte, sevdiği halde sahip olmaya çalışmamakta… Ve bazen yıllarca yazdığı bir aşkın bir gün gerçekten okunup okunmadığını merak etmekte.

    Sonra kahve soğudu. Eylül, pencerenin önündeki son yaprağı da yere bıraktı. Mavi porselen cezvenin yüzünde sabahın ışığı incelmişti. Arkadaşım gitmek için ayağa kalktı.

    — Buldun mu?

    — Neyi?

    — Bitirişini.

    Bir süre düşündüm. Kalemi masanın üzerine bıraktım.

    — Belki de bitirmek gerekmiyor.

    Başını salladı.

    — Neden?

    Pencereye baktım. İstanbul, bütün kayıplarını saklayabilecek kadar büyük, bütün sırları ele verecek kadar küçük görünüyordu.

    — Çünkü bazı hikâyeler bitmez; yalnızca anlatılma biçimini değiştirir.

    Yıllar önce söylenmiş o cümle yeniden geldi aklıma:

    “Ben seni okurum.” Belki okumuştur. Belki henüz okuyamamıştır. Belki de bazı kitapların okunması için insanın önce kendi içindeki çürümeyi görmesi gerekir. Artık bunun cevabını bilmiyorum. Belki de cevap hiçbir zaman bana ulaşmayacak. Fakat mesele artık cevap değil. Belki insanın hayatındaki bazı kişiler bir kitap gibi okunmak için değil, insanın kendisini yazmaya başlaması için gelir.

    Ben de artık bunu biliyorum: Bir insanın hayatından çıkmakla onu kaybetmek aynı şey değildir. Bazen biri hayatından çıkar ve sende öyle bir iz bırakır ki, bundan sonra yazdığın her cümle onun yokluğunun içinden geçerek kendi sesini bulur. Ve belki cevher dediğimiz şey, çürümenin içinden geçtikten sonra geriye kalan değildir.

    Cevher, çürüdüğünü sandığın yerde hâlâ ışık verebilen şeydir…


    Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

    YAZARIN DİĞER YAZILARI
    eda büyükçapar suaremag yazar

    Related Posts

    ÜST GEÇİT

    Ekim 1, 2026 Betül Çakıroğlu

    KIRIK PUSULA MEKTEBİ

    Ekim 1, 2026 Belgin Ulutay

    HARABENİN HAKİKATİ

    Ekim 1, 2026 Başak Bıyıklı

    ANKA KUŞU

    Ekim 1, 2026 Duygu Görücü
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    ÜST GEÇİT

    Ekim 1, 2026 Betül Çakıroğlu

    Betül Çakıroğlu O kadar yorgundu ki. Binlerce arabanın geçtiği şu yola yığılsa kalsa… Ama yığılırsa…

    KIRIK PUSULA MEKTEBİ

    Ekim 1, 2026

    HARABENİN HAKİKATİ

    Ekim 1, 2026

    ANKA KUŞU

    Ekim 1, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Aşçı, Hırsız, Karısı, Sevgilisi: Yemek, para, seks, aşk ve ölüm

    Eylül 26, 2025 Film

    BEYAZ KULE’YE VEDA

    Ekim 1, 2025 Başak Bıyıklı

    Ayın Filmleri: Eylül ayı seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Filmleri
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    ÜST GEÇİT

    Ekim 1, 2026

    KIRIK PUSULA MEKTEBİ

    Ekim 1, 2026

    HARABENİN HAKİKATİ

    Ekim 1, 2026

    Haber Bülteni

    Haber Bültenimize Abone Olun

    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.