Şebnem Özbay
Gün doğumu elimden yine kaçamadı. Kaçırmam. Sımsıkı tutmuşum uykusuzluğun elinden, nereye, nasıl kaçar? Başlarda geçici zannetmiştim ama gece uykusuzluğu asla geçmiyor. Yine ayaktayım. Şimdi seher vakti. Seher vakti sözü de nedense şark edebiyatını çağrıştırır hep bana.
Gel ey seher, gel ey seher
Es deli külek, bugünü apar
O öten ömrü yeniden qaytar.
Polat Bülbüloğlu’nun, nakarattan önce minörden majöre geçişi, beni benden alır her dinlediğimde.
Pencere önünde dışarıyı seyrediyorum. Hava soğuk, sisli. Sokaklar bomboş. Sisin altında devasa gölgelere dönüşen bahçedeki şu ıhlamur ağaçlarının ne olduğunu bilmesem, şahlanan atın üstünde dörtnala; kapıya ha dayandı, ha dayanacak haydut ordusu zannederim. Bilmek ne güzel diyorum. Bilgi ne büyük güç. Bilgi nasıl koruyucu. Bilmesem ödüm kopardı. Şimdi korkmuyorum çünkü aslında ne olduklarını biliyorum. Ya bilmediklerim? Bilgim ne kadar artarsa artsın, ne denli çoğalırsa çoğalsın; biliyorum ki bilmediklerime asla yetişemeyeceğim. Bildiğim alanlarda bile hâlâ bilgiyi kovaladığıma göre. Kesin bilgi daha, neyse ki kovaladıkça kaçmıyor bilgi. Sen yeter ki bilmek iste.
Tek tük ışıkları yanıyor evlerin. Ortalık henüz sakin. Dünya sakini, site sakini, apartman sakini, ev sakinleri… Sakinlik top gibi elden ele geçen ya da talih gibi birinin başından diğerinin başına uçan kuş misali. Fırtına öncesi sessizlikten, fırtına sonrası sessizliğe uzanan; bazen durup dinlendiğimiz, bazen dertlendiğimiz, bazen aralara serpiştirdiğimiz keyifli anlardan oluşan, inişli çıkışlı bir yol değil mi yaşam? Pencerenin önünde ardımda kalan yılların, yerlerin, insanların, eşyaların, bir türlü okuyamadığım kitapların, tamamlayamadığım yazıların hesabını tutmayı değil, tam da şu anın sessizliğini duyumsamayı seçiyorum bir fincan kahve eşliğinde.
Neşeli kuşlar şakıyor, ses dışarıdan mı geliyor ayırt edemiyorum belki de ötüşleri sadece zihnimde yankılanıyor. Eskiden de duyardım, o kuşların sesi hüzün verdiğinden Hüzün Kuşları derdim onlara. Artık duymuyorum, yoklar. Onları başımdan kovalı çok oldu. Erken karşılamış yolculamakta geç kalmış olsam da… Gündüz gözüme gözükmezken, gece akıl pencereme sıra sıra dizilip ha bire kanat çırparlardı. Başım, kanatlarının koyu gölgesinde esaretteyken ağzımdan zorla çeker; sırrımı, derdimi, kırgınlığımı kolayca ele geçirirlerdi. Hep düşerdim tuzaklarına, düşmesem zihnimi durmaksızın gagalarlardı. Dünyanın dertlerini saydırır; yetmez başa sardırır, unutmak istediğim şeyleri ısrarla hatırlatıp anlattırır güzel şeyler işitmek istemez, neşeyle hiç şakımazdı onlar. Ağzımdan çıkan sözleri ip gibi uzatır, rengârenk külah yapar, o külahı başıma geçirmeden çekip gitmezlerdi. Dedim ya, bilgi korur. Bilgim arttıkça baş etmeyi öğrendim onlarla da. Sonra salıverdim gittiler.
Gün doğdu işte. Birazdan hazırlanıp yürüyüşe çıkarım. Yürüdüğüm o yollarda her zaman küçük mutluluklar önüme serilir, bilirim. Bir kedinin kuyruğunu yakalamaya çalışması kadar küçük şeylerin sevinciyle, yaşam sevinciyle dolar içim yine. Her şeye rağmen, onca şeye karşın işte budur benim hakikatim derim. Sinem çiçeklenir. Dökülür dudaklarımdan şiir tadında oylum oylum şarkılar.
Ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben…
Cânım Didem Madak’ın güneş gibi, uzaklardan hâlâ ışıldayan gözlerini anımsar, bu sözleriyle ona yine selam veririm.
Hayat fazlalıklara katlanma, edebiyat fazlalıklara kıyma sanatıysa, kelimeleri azalta azalta ustalaşacak; gezmeyi, gülmeyi, yürümeyi, sevmeyi, öğrenmeyi arttıra arttıra çoğalacağım. Ben artık tamam’ım! Hakikatin yakasıyla, hilenin paçasını nazikçe yırtmakta da şimdi daha mahir.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

