Ekin Toprak Ertuğral
Melih asansöre binip eksi ikiye bastı. Kırmızı etikete takıldı gözü. Kontrole gelen adamlar eksik bir şey bulmuşlardı demek ki. İşe yaramaz yönetici bilgi verme zahmetinde bulunmamıştı. Çoluk çocuk gün içinde kaç kere inip çıkıyordu. Allah muhafaza biri kalıverse, kurtaracak apartman görevlisi bile yoktu. Çok para gidiyor diye işten çıkartmıştı adamı. Asansör küt diye durdu. Kapı gıcırdayarak açıldı.
Güya apartmanın sığınağı olan ama bütün sakinlerin ıvır zıvırını yığdığı tozlu ve karanlık salona adımını atar atmaz tavandaki sarı ampul yandı. Etrafında minik sinekler uçuşmaya başladı. Eski bisikletler, bozuk teypler, büyük boy çöp torbalarına sarılıp dizilmiş halılar, içinde ne olduğu çoktan unutulmuş koliler vardı. Melih kendi eşyalarını koyduğu köşeye gitti. Yan yana iki bavul hazır olda bekliyordu. Melih’i görünce heyecanlandılar. Aylardır bu karanlık ve rutubetli yerde seyahate çıkmayı bekliyorlardı. Bazı bavullar ev içinde gardırop üzerinde geçiriyordu bu süreyi. Hiç olmazsa tozlanmıyorlardı. Bir de yolculuğa çıkarken, kirlenmesinler diye üzerlerine parlak, süslü bir kıyafet geçiriyordu sahipleri. Oysa bizimkiler eve sadece seyahate çıkacakları gün giriyorlar, daha evde olmanın keyfini yaşayamadan yola çıkıyorlardı. Melih küçük bavulu aldı. Büyük olan üzüldü. Hevesi kursağında kalmıştı.
Yukarı çıkınca portakal kokulu ıslak mendille üstünkörü temizledi adam. Yatağın üzerine koydu. Önce çifte kavrulmuş lokum paketlerini yerleştirdi. Üzerine takım elbisesini katlayıp koydu. Ceketini dışa doğru katlamayı ihmal etmedi. Her güne denk gelecek şekilde üçer don, atlet, pijama. Terlik koymayı da unutmamalıydı. Otellerin tuhaf terliklerini sevmiyordu. Ayağından çıkıyordu. Bir tane yedek gömlek ve kot pantolon yeterliydi.
Fuarda ziyaret edeceği stantların listesini fermuarlı göze koydu. Tıraş takımı ve deodorantının olduğu çanta, diş macunu, diş fırçası, küçük tırnak makası, ağrı kesici, küçük boy parfüm, bir de uyumadan önce burnuna sıktığı sprey. İşe yaramasa bile sıkıyordu. Alışkanlık olmuştu.
Her şey tamamdı. Bavul nefes alamadığını hissetti. Patlamak üzereydi. İğne koyacak yer kalmamıştı neredeyse. O sırada adamın karısı eve geldi. Küçük bavulu yatağın üzerinde görünce söylendi:
“Benim siparişlerim var. Büyük bavulu al, buna sığmaz.”
Melih derin bir nefes aldı.
Tam o sırada yedek ayakkabı koymadığını hatırladı. Bir keresinde ayakkabının tabanı ortadan ikiye ayrılmıştı, dünyanın parasını verip yeni bir tane almak zorunda kalmıştı.
Oflaya puflaya bavulu boşalttı. Her şeyi yatağın üzerine dizdi. Küçük bavul şaşırdı. Sevinci kursağında kalmıştı. Adam çekiştire çekiştire, aynı yollardan geçip büyük bavulun yanına geldi. Bu sefer sevinme sırası ondaydı. Küçük bavul bağrına taş basıp iyi yolculuklar diledi büyüğüne. Büyük olansa ağzını kocaman açıp bir an önce dolmak istiyordu. Yatağın üzerine konmadan önce iyice temizledi onu Melih’in karısı. Sarı toz bezine azıcık beyaz sirke dökmeyi de ihmal etmedi. Kocası baştan savma temizlediği için küçük bavulu, tozlanmıştı yatak örtüsü. Her şey sırayla kondu. Buruşmadan, ezilmeden, sıkışmadan. Melih yedek ayakkabıyı da getirdi ayakkabılıktan. Kadın kendi telefonundan kocasının telefonuna alışveriş listesini attı.
“M beden kapüşonlu, yüzde yüz pamuk, beyaz bornoz
L beden gri bornoz
5 adet renkli işlemesiz yüz havlusu
Organik salça ve reçel bulursan al. 😊 “
Gülen surat emojisini de eksik etmemişti. Kocası gözlerini faltaşı gibi açtı.
“İşe gidiyorum ben işe, alışverişe değil. Üç gün kalacağım zaten. Vakit bulamazsam almam, haberin olsun,” dedi.
Kadın pişkin pişkin sırıttı.
“Otelinin yanında AVM var. Uğrayıverirsin.”
Üç gün bile olsa bir yere gidiyor olmak, uçağa binmek, otel odasında kalmak, başka bavullarla tanışmak, küçük flörtler yaşamak… Tekerlekler, fermuar, kilit, minik sayılar; bavulun her parçası sabahı iple çekiyordu.
Melih karısını uyandırmadan evden çıktı. Taksiyle havalimanına gitti. Bavul uzun zamandır hareketsiz kaldığı için çabucak yorulmuştu. Adam sanki bunu anlamış gibi el arabalarından birine yükledi onu. Sonrası bildik şeyler. Kırmızı ojeli bir kız tartıp, etiketler yapıştırdı üzerine, yürüyen bantta gitti, gitti. Birtakım adamlar onu çekiştirdi, sağa sola itti. Etrafındaki bavullarla konuşacak fırsatı olmamıştı. Şeker pembesi bir fıstık geçmişti yanından. O sağa dönmüştü, öbürü sola. Nereye gittiğini de anlayamamıştı.
Oradan oraya aktardılar, sıkıştırdılar, üzerine başka bavullar koydular. Altta kaldı, ezildi.
Bizimkinden daha büyük, daha ağır bir bavul daha geldi üzerine. “Çıt” diye bir ses duyuldu. Buz gibi soğuk işledi içine. Yumruk yemişti sanki. Canı acıyordu. Yolculuk bitene kadar zor sabretti. Şuradan bir çıksa, otele bir gitse rahatlayacaktı. Çıktı. Sonunda. Sırayla çıktı bütün bavullar. Sahiplerine kavuşmak döner halıda döndüler. Bizimkinin başı döndü. Canı da acıyordu. Melih sapından tutup çekince sevindi.
Adam bavulu alır almaz kırık köşesini gördü. Söylene söylene “Kayıp ve Hasarlı Bavul” ofisine gitti. Sağda kalbi kırık bavullar, solda yeniler duruyordu.
Görevli adam fazla uzatmadan aynı boyda yepyeni, sapasağlam bir bavul verdi.
Melih bir köşede kırık olanı boşalttı, her şeyi yenisine yerleştirdi. Pek güzeldi, pırıl pırıldı.
Bizimki anlam veremedi. Eve dönmeyecek miydi? O karanlık ve rutubetli yerde hayatının sonuna kadar kalmaya razıydı. Sahibi yüzüne bile bakmamıştı. Keşke küçük olanın arkasından “Kaybolursun inşallah oralarda,” demeseydi.


