Selcen Gezgin
Çekici bulamadı.
Mutfak dolabının kapağı birkaç gündür yamuk duruyordu. Her açışında hafifçe aşağı sarkıyor, kapanırken sürtünüyordu. Sabah kahvesini hazırlarken yine gözüne takıldı. Önce çekmecelere baktı. Sonra kilerdeki rafları karıştırdı. Balkon dolabını açtı. Eski boya kutularının, temizlik malzemelerinin arasına kadar baktı.
Yoktu.
“Belki çatıdadır,” diye mırıldandı.
Bu düşünce bile ona yabancı geldi. Yıllardır çatı katına çıkmamıştı. Evde gereksiz görülen ne varsa yukarı kaldırılırdı. Eşi bu konuda oldukça kararlıydı. Kullanılmayan her eşya gözden çıkarılır, atılmıyorsa çatıya gönderilirdi. Bir çeşit sürgün yeri gibi. Merdiveni açıp tavandaki kapağı itti. Tozlu hava yüzüne vurdu. Telefonunun ışığını açarak yukarı çıktı. İlk dikkatini çeken sessizlik oldu. Aşağıdaki evin düzenli ve yaşayan havasının aksine burada zaman durmuş gibiydi. Karton kutular üst üste dizilmişti. Eski perdeler bir köşeye yığılmıştı. Kırık bir sandalye, paslanmış bir vantilatör, kullanılmayan mutfak eşyaları… Hepsi unutulmayı bekliyordu. Çekici ararken eline eski bir fotoğraf albümü geçti. Merak edip açtı. İlk sayfada yıllar önceki bir bayram sabahı vardı.
Annesi.
Babası.
Kendisi.
Fotoğrafa birkaç saniye baktıktan sonra albümü kapattı. Aradığı şey bu değildi. Biraz daha ilerledi. Köşedeki karton kutuyu kenara çekerken siyah bir çanta gördü. Uzun ve inceydi. Üzerini kaplayan tozu eliyle sildi. Birden durdu. Kalbi anlamsız bir şekilde hızlandı. Bu çantayı tanıyordu. Resim çantasıydı. Dizlerinin üzerine çöktü. Fermuarı açarken sanki yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralıyormuş gibi hissetti. İçinden onlarca resim çıktı. Karakalem çalışmalar. Suluboya denemeleri. Yarım kalmış eskizler. Kâğıtların kenarları sararmıştı. Bazılarının üzerinde tarih vardı. Yirmi yıl öncesinden. Bir resmi eline aldı. Yağmur altında yürüyen yaşlı bir adam çizmişti. Bir diğerinde deniz vardı. Dalgaların üzerine düşen ışık. Bir diğerinde vapur iskelesinde bekleyen insanlar. Detaylar şaşırtıcıydı. Uzun süre baktı. Sonra aynı soruyu tekrar tekrar düşündü. Bunları gerçekten ben mi çizdim? Çünkü o kâğıtlara bakan kadınla mutfakta dolap kapağıyla uğraşan kadın aynı kişi gibi görünmüyordu. Defterlerden birini açtı. Sayfaların arasından katlanmış bir belge düştü. Eğilip aldı. Güzel sanatlar fakültesinin kabul mektubuydu. Kâğıdın üzerindeki mürekkep biraz solmuştu ama cümle hâlâ okunuyordu. Hatırladı. Mektubun geldiği günü. Sevinçten sabaha kadar uyuyamadığını. Babasının belgeyi okuyup masaya bıraktığını.
“Resim yapmak güzel şey. Ama meslek olmaz,” dediğini. Sonra hayatın nasıl yön değiştirdiğini. İtiraz etmediğini. Edemediğini. Bir yıl sonra başka bir bölüm okuduğunu. Daha sonra işe başladığını. Sonra evlendiğini. Ve resim yapmayı bıraktığını. Hayır…Aslında bırakmamıştı. Yavaş yavaş unutmuştu. Çatı katında dolaşmaya devam etti. Bir kutunun içinde yarım kalmış örgüler buldu. Bir başka kutuda okumak için aldığı ama hiç açmadığı romanlar vardı. Tozlanmış bir fotoğraf makinesi. Kullanılmamış bir eskiz kalemi seti. Birden fark etti. Burada yalnızca eşyalar durmuyordu. Burada vazgeçtiği hayatlar duruyordu. Her biri başka bir ihtimaldi. Her biri zamanında sevdiği bir şey. Ve hepsi bir gün “şimdilik kaldırılsın” denilerek unutulmuştu. Akşam olduğunda aşağı indi. Yemek hazırladı. Sofra kurdu. Eşi iş yerindeki sorunlardan bahsetti. Komşulardan. Ekonomiden. Televizyondaki haberlerden. O dinliyormuş gibi yaptı. Ama zihni hâlâ çatı katındaydı. Gece uzun süre uyuyamadı. Yatağın yanında duran saate baktı. Sonra tavana. Sonra tekrar tavana. Yıllardır ilk kez kendisine bir soru sordu. Ben ne istiyordum? Cevabı hemen gelmedi. Ama soru oradaydı. Ve yıllardır ilk kez gerçekten önemliydi. Sabah gün doğmadan uyandı. Dolabın üzerindeki eski bavulu indirdi. Yatağın üzerine koydu. Kapağını açtı. İçine ne koyacağını düşünmeye başladı. Birkaç kıyafet çıkardı. Sonra geri bıraktı. Takı kutusunu açtı. Kapattı. Dosyalarına baktı. Hiçbirini almak istemedi. Çatı katından getirdiği resim çantasını bavulun içine koydu. Bir süre öyle durdu. Sonra onu da çıkardı. Saatler geçti. Bavul hâlâ boştu. Çünkü gitmek istediği yer başka bir şehir değildi. Eksik olan şey bir adres değildi. Kaybettiği kişi yıllar önceki kendisiydi. Öğlene doğru resim defterlerinden birini yeniden açtı. Sayfaları yavaşça çevirdi. Son sayfalardan birinin köşesinde çocukluk el yazısıyla yazılmış kısa bir not gördü.
“Bir gün resimlerimle yaşayacağım.”
Uzun süre o cümleye baktı. Sonra bavula. Sonra tekrar kâğıda. Bavulu sessizce kapattı. Ama yolculuk için değil. Yerine kaldırmak için. Ayağa kalktı. Masaya oturdu. Bilgisayarı açtı. Güzel sanatlar fakültesinin yetenek sınavlarını araştırmaya başladı. Yıllar önce yarım bıraktığı bir çizimi önüne koydu. Eline kalemi aldı. İlk çizgide eli titredi. İkincisinde daha az. Üçüncüsünde durmadı. O sabah evden kimse gitmedi. Ama yıllardır içeride yaşamayan biri, yavaş yavaş geri dönmeye başladı. Bavul yine boştu. Fakat bu kez boş olan bavul değil, önündeki yıllardı. Ve onları neyle dolduracağına ilk kez kendisi karar verecekti.


