Eda Büyükçapar
Bazı kareler fotoğraflarda kalmak zorunda kalıyordu. Yine de. Deniz çekiliyordu. Işık değişiyordu. İnsan, bir zamanlar içinde yaşadığı mevsimden yavaş yavaş sürgün ediliyordu. Yine de. Hiç kimse bir fotoğrafın içinden sonsuza kadar çıkıp gelemiyordu.
Gülüşler kalıyordu. Masalar kalıyordu. Bir yaz akşamının üzerine düşen turuncu ışık kalıyordu. Fakat o ışığın altında duran insanlar çoktan başka hayatlara doğru yürümüş oluyordu. Bazen bunu zaman yapıyordu. Bazen seçimler. Çoğu zaman ise seçim sandığımız dayatmalar yapıyordu.
İnsan, önüne konulan kapılardan birini seçtiğini sanıyordu; oysa koridor çok önceden çizilmiş oluyordu.
Bir ses:
– Özgür müsün?
Sessizlik.
Sonra içerden başka bir ses cevap veriyordu:
– Bana verilen seçenekler arasında, evet.
Ne tuhaf bir trajedi oluyordu bu. Kuşa gökyüzü gösteriliyor, fakat yalnızca belirlenmiş yönlere uçmasına izin veriliyordu. Denize ufuk gösteriliyor, fakat hangi kıyıya vuracağı çoktan kararlaştırılmış bulunuyordu. Ve insan, buna hayat diyordu.
Yine de.
Bazı aşklar yaşanıp bitmiyordu. Onlar yalnızca biçim değiştiriyordu. Bir zamanlar el ele yürünmüş sokaklar, sonradan hafızanın tenha müzelerine dönüşüyordu. Bir zamanlar kalbi hızlandıran isimler, yıllar sonra eski bir şarkının unutulmuş nakaratı gibi uzaktan duyuluyordu. İnsan onları kaybetmiyordu. Onlarla aynı zamanda yaşamayı bırakıyordu.
Belki bütün ayrılıklar buydu. Aynı hikâyede kalamamak. Birinin geçmişte kalması. Diğerinin geleceğe sürüklenmesi. Aradaki boşluğa ise kader denmesi.
Yine de. Hatıralar ölmek bilmiyordu. Onlar, geceleri açılan eski çekmeceler gibi çalışıyordu. Bir koku. Bir şarkı. Bir sokak lambası.
Ve yıllardır dokunulmayan bir acı yeniden nefes almaya başlıyordu. O sırada insan anlıyordu: Hayat, mutluluğu koruma sanatı değildi. Mutluluğun sürekli el değiştirmesine katlanma sanatına daha çok benziyordu.
Çünkü eski neşeler yeni bilinçlerde yaşamıyordu.
Bir çocuğun sevindiği şeyle yetişkinin teselli bulduğu şey aynı olmuyordu. Aynı denize bakılıyordu. Ama bakan gözler değişiyordu. Aynı şarkı çalıyordu. Ama duyan kalp değişiyordu. Aynı gökyüzü duruyordu. Ama altında bekleyen insan değişiyordu.
Yine de. İnsan en çok burada yaralanıyordu. Geri dönmek istiyor, dönemiyordu. İleri gitmek istiyor, korkuyordu.
İki zaman arasında asılı duran bir avize gibi sallanıp duruyordu.
Belki de bütün yetişkinlik buydu. Kaybettiklerine veda etmeyi öğrenirken, henüz kaybedeceklerinin yasını tutmaya başlamak. Bir garson gibi davranıyordu hayat. Masadan tabakları topluyordu. Anıları topluyordu. İnsanları topluyordu. Üstelik hesabı da masaya bırakıyordu.
Kara mizahın en eski biçimi belki buydu. Kimse sipariş etmediği bir hayatın ücretini ödüyordu.
Yine de. Bir yerlerde deniz duruyordu. Bir yerlerde ışık duruyordu. Bir yerlerde, artık dönülmeyecek bir yaz akşamı bütün sıcaklığıyla bekliyormuş gibi görünüyordu.
Fakat belki de olgunlaşmak, geri dönmeyi istemekten vazgeçmek değildi. Geri dönülemeyeceğini bilerek sevmeye devam etmekti.
Çünkü bazı kareler fotoğraflarda kalıyordu.
Bazı insanlar hatıralarda. Bazı mutluluklar eski mevsimlerde. Ve insan, hepsini yanında taşıyarak başka birine dönüşüyordu.
Yine de. Belki özgürlük, seçebilmekten önce şunu anlayabilmekti:
Bize dayatılan yolları yürürken bile hangi manzaraya bakacağımıza kimse karar veremiyordu.
Ve bazen insanın bütün hayatı, tam da o manzaradan ibaret kalıyordu.
Sonra anlıyordu insan; zaman, sandığımız gibi bizden hiçbir şeyi gerçekten almıyordu. Ne o yaz akşamını, ne denize doğru savrulan kahkahaları, ne de artık adını anarken içimizin ürpermediği eski sevdaları… Yalnızca onların içimizdeki yerini değiştiriyordu. Bir zamanlar hayatımızın tam ortasında duran şeyler, usulca hafızamızın kıyılarına çekiliyordu. Biz buna kayıp diyorduk, oysa belki de büyümek buydu: Geri dönmeyeceğini bildiğin bir mevsimi hâlâ seviyor olmak. Çünkü bazı fotoğraflar sararıyordu, bazı sesler uzaklaşıyordu, bazı insanlar bir daha hiç dönmüyordu. Yine de. İnsan, içinde taşıdığı deniz sayesinde hayatta kalıyordu; çünkü en derin özgürlük, kaybettiklerinin yok olmadığını, yalnızca başka bir ışığın altında yaşamayı sürdürdüğünü anlayabildiği gün başlıyordu.

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

