Tahsin Dayanç
Yokuşlu bir sokakta oturuyorlardı. Bağlı oldukları mahalle de sokakları gibi ufaktı. Okul yoktu mahallede. Sadece bir tane bakkal vardı. Çöp kamyonları bile haftada bir uğrardı. Şehrin ortasında ama ıssız bir bölgede yaşıyorlardı. Çocukluktan beri arkadaşlardı. En sevdikleri oyun ise yokuş aşağı topu yuvarlayıp peşinde koşmaktı. Gel zaman git zaman iki arkadaş büyüdü. Geçen yıllara rağmen mahalle büyümedi, sokak ise hâlâ yıllar önceki gibiydi. Sanki bu sokakta zaman durmuş gibiydi. Oturanların ufak bir kısmı taşınmıştı mahalleden. Çoğu ise uzun yıllardır aynı yerde oturuyordu.
İki arkadaş bir gün işe giderken yoldan geçen iş makinelerini ve kamyonları gördü. Bu duruma şaşırdılar. Şehrin içinde olmalarına rağmen buralara bırakın iş makinelerini binek araç bile zor gelirdi. İş makinelerinin ve kamyonların gittiği yere doğru yürüdüler. Biraz gittikten sonra etrafı çevrilmiş büyük bir alan gördüler. Biraz incelediler. Ne olduğu hakkında tahmin yürüttüler. En sonunda orada görevli olan birine sordular. Görevli onlara buranın artık otogar olacağını söyledi. İki kafadar cevabı duyduktan sonra kendi aralarında buranın neden ve nasıl otogar olacağı konusunda konuşmaya başladılar. Yıllardır kuş uçmaz kervan geçmez olan mahallelerine otogar inşa etmek kimin aklına gelmişti?
Bir müddet sonra otogarın inşaatı bitti ve otogar hizmete açıldı. Otogarın açılmasıyla birlikte insanlar buraya gelmeye başladı. Haliyle mahalle artık kalabalık bir hâl aldı. İki arkadaş da işten çıktıklarında otogarı net bir şekilde gören yüksek köşeden otogarı izlemeye başladılar. Zamanla bu onlar için bir gelenek haline geldi. İş çıkışı burada buluşuyorlar, hafta sonu ise, bütün gün oturup otogarı izliyorlardı. Gelen giden insanları inceliyorlar, aralarında konuşuyorlardı. Otobüslerin modellerini hatta üretim yıllarını bile artık öğrenmişlerdi. Çocukluklarından beri mahallerinde gördükleri en önemli etkinlik bu olmuştu.
Yine otogarı izledikleri bir gün içlerinden bir tanesinin gözüne biri takıldı. Son derece alımlıydı, güzeldi. Giyimi kuşamı onun sanki bu otogarda olmaması gerektiğini söylüyordu. Elinde bir kâğıt vardı ve otobüs şirketlerinin tabelasına bakıp aradığı yeri bulmaya çalışıyordu. Kalabalık içerisinde bir ışıltı gibiydi. Yanından geçtiği insanlar dönüp ona bir daha bakıyordu. Otogar ve mahalle için fazla güzeldi. Gözlerini onun üstünden ayırmadan izlemeye devam etti. Kadın en sonunda bir otobüs şirketinin yazıhanesine girdi. Bir müddet gözünü yazıhanenin önünden ayırmadı ama kadın da yazıhaneden çıkmadı. Sonrasında arkadaşıyla birlikte yine otogarın farklı yerlerini izlemeye devam ettiler. Otobüsün biri geliyor biri gidiyordu. İnsanlar otobüslere biniyor kimi de otobüslerden iniyordu. Ortada bir duygu yoğunluğu vardı. Gelenler için gözyaşı dökenler aynı göz yaşını gidenler için de döküyordu. Bazıları gülerek birbirlerine doğru koşup sarılıyordu. Otogar, film sahnelerini aratmayan duygu dolu manzaralarla doluydu. Her gün aynı duygu ve manzara olmuyordu. İşin içerisine insan ve duyguları karışınca farklı tepkiler görülüyordu. Kavga oluyordu bazen, birbirlerine bağıran insanlar oluyordu. Yumruk yumruğa birbirine saldıranlar, onları ayırmaya çalışırken yumruk yiyenler. Seyyar satıcılar vardı. Bağıra bağıra dikkati üzerine çekmeye çalışıyorlardı. Kitap okuyan, otobüs bekleyen, tuvaletin yerini arayan, karnı acıkan ve daha niceleri… Burası insanları ve insanların duygularını tanımak isteyen biri için eğitim yuvasıydı, okuldu. Sadece izlemek bile bu eğitimi başarıyla bitirmek anlamına gelirdi.
Güzel kadın uzun bir aradan sonra yazıhaneden çıktı. Yazıhanenin önünde duran otobüse bindi. Koltuğuna oturdu ve otobüsün hareket etmesini beklemeye başladı. Bindiği otobüsün muavini yolcuların eşyalarını bagaja yerleştirmekle meşguldü. Tam o sırada arkadaşı onun koluna vurdu. Parmağıyla bir yeri gösterdi. Arkadaşının parmakla gösterdiği yere baktığında bir kadın etrafa bakıyordu. Otobüs yazıhanelerinden birine girdi ve hızlıca çıktı. Daha sonra beklemeye başladı. Eliyle bavulunu sımsıkı tutuyordu sanki sevgilisi ya da çocuğuymuş gibi. Teması bırakmıyordu. Belki de çalınacağından korkuyordu.
“Bavul eskiydi, yol gitmekten aşınmış görünüyor. Birden fazla şehir belki de ülke görmüş. Bavulun sürekli yanında olması ve onu sürekli tutması, dokunması kadının bir yere ait olmadığının göstergesi. Belli ki bir adresi yok. Belki de bir ailesi yok. Kocası, babası, annesi, kardeşi…’’
“Bütün bunları bir bavuldan mı anladın?’’ diye sordu arkadaşı ona.
“Bazen bir eşya olduğundan daha fazla anlam ifade edebilir. Özellikle o bavul sahibi için de bu durum geçerli olabilir. Düşünsene bavulun içine gökyüzünü koyuyor, evini, eşyalarını, duygularını, hayallerini, üzüntülerini, kısacası bütün hayatını bavulun içerisine koyuyor ve yanından ayırmıyor.’’ diyerek arkadaşına cevap verdi. Sessizlik oldu. Arkadaşı kadını izlemeye devam ederken o da kafasını başka yöne çevirdi. Arkadaşına verdiği cevabı düşündü. Kendi kendine her gün burada otogarı izleyerek insanların satır aralarını okumakta uzmanlaştığını fark etti. Bu iyi bir şey miydi bilemiyordu. Otogarı izlemeye devam etti. Bir otobüs geliyor diğeri gidiyordu, otogar da tıpkı hayat gibi akıp gidiyordu.


