Fatma Özalp
“Hazır mısın?” diyor ömürlük tek dostum.
“Sanırım.”
Cevabı ben de bilmiyorum ki. Tek bildiğim buradan gitmem gerektiği. Zira bir müddet daha kalırsam, zihnimin batağına saplanıp kalacağım. Ne çıkaracak hayat beni bu bataktan, ne tam gömecek. Ne öldürecek ne de yaşatacak. Eğer gitmezsem kendi kendimi yavaş yavaş öldüreceğimden hiç şüphem yok…
“Yazlık yer, ince kıyafetler al,” diyor Kamuran. Sanki içim yeterince yanmazmış gibi, bir de oranın sıcağını çekeceğim. Vaz mı geçsem, diyorum bir an kendime.
Yok olmaz, duramam burada artık. Ne ben bu kasabaya yar olurum ne de o bana.
Daha bir hırslı hazırlamaya başlıyorum bavulumu. Elime geçen her şeyi tıkıştırıyorum önce. Bakıyorum olacak gibi değil. Her kıyafette bir anı, her kumaşta bir duygu esir alıyor beni.
Yok, yapamayacağım! Başaramayacağım sanırım. Nasıl gidilir ki onca yaşanmışlığın ardından. Hatıralar yas tutmaz mı kalbimde, şen kahkahalar silinip gitmez mi kulaklarımdan? Sonra… Bana ne kalacak ki geriye? Olmaz, gidemem ben. Yapamam. Anılarıma ihanet edemem.
Hızla boşaltıyorum bavulumu. Evet evet. Doğru olan bu. Gitmemek. Gitmek demek onu geride bırakmak demek çünkü. Toprağın altında da olsa aynı sınırlar içinde olmanın tesellisi ne olacak gidersem. Ya kurursa diktiğim çiçekler? Ya dikenli otlar biterse üzerinde… Ya boynu bükülürse ince ruhunun…
Kalıyorum. Olmam gereken yerde. Onun yakınında. Ne işim varmış hem benim bilmediğim o yerlerde! Burası acıtıyor, kanatıyor da. Ama bildiğim yer. Hem o burada yatıyor. Başka sebebe ne hacet!
Kamuran geliyor az sonra. Yüreğimdeki çekişmeden habersiz. Gideceğimi sanıyor. Hatta emin. Çünkü defalarca konuştuk bu konuyu. Sonunda pes ettim ya da o öyle sandı. Hatta ben de öyle sanıyordum. Ta ki o bavulu doldurmaya başlayana dek. Bazı duyguların tarifi yok. Bazı duygulardan kurtuluş da yok. Olmamış demek ki. Yapamamışım.
“Niye boşalttın bavulu Gülfidan?”
Demiyorum bir şey. O benim çocukluğum, gençliğim, yetişkinliğim. Ahretliğim o benim.
Ah Kamuran beni en iyi sen tanırsın. Nasıl düşünebildin ki gideceğimi. Onu bırakamayacağımı bilmezmiş gibi. Sen şahit değil misin benim ilk kalp yangınıma? Eteklerimin nasıl zil çaldığına. Deli divane olup, yanıp tutuşuşuma. Her şeye en yakın şahit sen değil misin? Hem sen demez miydin hep, siz birbiriniz için yaratılmışsınız diye. Diğer yarımı kaybettim ben. Böyle yarım ne işe yararım ki artık. Sana da ayak bağı olurum oralarda. Git kurtar kendini. Benim girdabım seni de içine çekmesin. İflah olmam ben artık.
Bunların hiç birini demiyorum ona. Kendimden kendime dökülen sessiz dizeler onlar sadece. Belki o duyuyordur beni bir tek… Nejat…. Bir de Yaradanım elbet.
“Bir bardak su içeyim,” diyorum. Sıvışmam lazım oradan. Hava ağırlaştıkça ağırlaşıyor odada. Kamuran da hissetmiş olacak ki, kolumdan tuttuğu gibi bahçeye çıkarıyor beni.
Hep yaptığımız gibi, öylece gökyüzüne bakıyoruz. Saatlerce konuşan, kıkırtıları hiç dinmeyen, heyecandan uyku tutmayan o genç kızlar değiliz artık. Kahkahalarımızın yerini derin iç çekişler, uzun sohbetlerimizin yerini, sırt sıvazlamalar aldı. Nasihatler, teselliler bitti. Cümlelerin yetersiz olduğu evredeyiz.
Ben başımı onun omzuna koyuyorum, o da benim sırtımı sıvazlıyor hep yaptığı gibi. Sen de olmasan ne yapardım, diyorum içimden. Hissetmiş gibi sıkı sıkı elimi kavrıyor.
Esen rüzgâr vuruyor bizi. Ee haliyle. Yaşlıyız artık. Bedenlerimiz nazlı bir gül gibi titrek. Hasta olmayalım diyoruz, atıyoruz kendimizi eve.
Gıcırdayan merdivenlere basa basa üst kata çıkıyorum yeniden. Hey gidi emektar evim hey. Ne günlere şahit oldun sen. Ne güzel yuva oldun bize. Her günümüzü huzurla geçirdik içinde. Ama sen bile eskidin sanki o gittiğinden beri. Renkleri soldu duvarlarının. Ee dile kolay. Koskoca altı sene. Nejat olsaydı boyardı duvarlarını. Böyle solgun bırakmazdı seni. Bana bakma sen. Ben yapamadım. Bakamadım hakkınca. İçimin ışığı sönmüşken, can veremedim sana. Baksana çiçekler bile kırgın bana. Açmıyorlar artık eskisi gibi.
Tekrar odaya giriyorum. Bavul boylu boyunca yatıyor yerde. O bile bezmiş. Peşim sıra Kamuran geliyor. Biliyor yapamadığımı, dahası yapamayacağımı. Başlıyor kıyafetleri seçmeye. Bir kaç kelime geveliyor ağzında bir taraftan. Ben ise dolaptaki boşluğa dalıyorum bir müddet. Dört sene ellemedim Nejat’ın kıyafetlerini. Ama her gün açıp okşadım her birini. Teninin kokusu kalmış mı diye kontrol ettim defalarca. Kamuran yaptı bir gün. Hepsini bir çuvala doldurdu, aldı götürdü. Yalnız, son gün giydiği tişörtü almasına izin vermedim. Onu sakladım kendime. O benim avunmalığım olacaktı. Oldu da. Gecelerce ona sarılıp yattım. Yatağın soğuk tarafını onunla ısıtmaya çalıştım.
Yatağımın başucundaki çekmeceden çıkartıyorum tişörtü. Kamuran’a uzatıyorum. “Bunu da koy,” diyorum. Gülümsüyor. Bunu artık gitmeye hazır olduğumun bir emaresi olarak görüyor belli. Ben de gülümsüyorum ona. Bavulumu son bir kez kontrol ederken, içine tüm anılarımızı, yaşanmışlıklarımızı da koymayı ihmal etmiyorum.
Sanmasın ki Nejat, onsuz gideceğim buralardan. Evet eskisi kadar sık ziyaret edemeyeceğim onu. Toprağı kuruyacak, diktiğim çiçekler solacak belki. Ama o hep bilecek onu ne kadar sevdiğimi. Zaten insandan geriye kalan ne ki. Bir avuç hatıra. Hatıralarımızda yaşatacağım onu yine.
Bavulun fermuarını kapatırken bir şey kopuyor içimden. Ilık ılık akıyor kalbimden, sonra gözümden bir damla olarak düşüyor yere.
“Onunla vedalaşmak ister misin?” diyor Kamuran. “Yok,” diyorum. Yanına gidersem ayrılamam biliyorum. Ardıma dönüp uzaklaşamam. Çakılır kalırım oracığa. Kamuran başını sallıyor. Bavul sanki bin kilo. Nasıl ağır nasıl heybetli. Zor kaldırıyoruz ikimiz. Bagaja koyup, biniyoruz Kamuran’ın emektar arabasına.
Demek koca bir hayat bir bavula sığarmış vakti gelince. Camın kolunu usul usul çeviriyorum ki, biraz daha bakabileyim evime. Evimize. Yuvamıza. “Elveda gençliğim, elveda anılarım, elveda sevgilim, elveda güzel olan her şey.”
Derin bir nefes alıyorum. “Gidebiliriz,” diyorum ahretliğime…


