Şirin Öz
Luzern Garı’nın insanı sersemleten kalabalığının ortasında kalakaldım. Alp serinliğine inat, insanlar telaşla akıyordu; Almanca ve İtalyanca anonslar, birbirine karışan sesler, kısa ve parlak kahkahalar… Tam o akışın içinde, peron kenarındaki ahşap bankın yanında duran şeye takıldı gözüm: köşeleri dökülmüş, kocaman bir deri bavul.
Çağın hafifliğe ve kusursuzluğa yaslanan yüzeyleri arasında, sırt çantalarının ve tekerlekli valizlerin arasında öyle eğreti duruyordu ki… Sanki buraya ait değildi. Rayların üstüne düşmüş bir kaya parçası gibi; yabancı, ağır, suskun. Herkes yanından geçiyor, görmezden geliyordu. Ben ise gözümü alamıyordum.
Bavulun derisi yıllarca güneşte kalmış bir ağaç kabuğu gibi sertleşmişti. Metal tokaları kararmış, öyle sıkı kapanmıştı ki içindekileri korumak için değil, dışarıdaki hayatı içeri sokmamak için direniyor gibiydi. Yanından geçenlerin çarpmasıyla en ufak bir ses çıkarmıyordu. Ne esniyor ne karşılık veriyordu. Tok, sağır bir sessizlik.
Bir süre karşısında durdum.
Sonra bavulu kavrayıp trene bindim.
Pencereden akıp giden yemyeşil ufuk, içerideki bakışları keskinleştirdi. Kompartımandakiler kucağımdaki eski bavulu süzüyordu; nazik ama mesafeli bakışlardı bunlar. O bakışların altında bavul büyüdü, ağırlaştı. Bir eşya olmaktan çıktı. Taşınması güç bir şeye dönüştü.
Tren dağların gölgesine girdi. Tüneller başladı. Işık azaldı.
Vagonun sarı lambası bavulun üstüne düştüğünde derisinin yorgunluğunu fark ettim. Tozunun arasında Berlin’in yağmurdan sonra kararan kaldırımları vardı sanki.
Uzun zamandır zihnimde aynı düşünce dönüp duruyordu;
“Belki de dönmeliydim.”
İnsan bazen bir şehri bırakır ama şehir onu bırakmaz.
Bazı şehirler gidilen yer değildir; İstanbul gibi, insanın içinde yaşamaya devam ederler.
Gözlerimi cama çevirdim. Dağlar geriye doğru akıyordu. Ama Berlin yerinde duruyordu. Köprüleri, tramvayları, akşamüstü ışığıyla dolan sokakları… Orada bıraktığım hayatın büyük bir kısmı hâlâ kapanmamış bir kapı gibi arkamda bekliyordu.
Elimi bavulun tokalarına götürdüm.
Açamadım.
Sanki kapağı kaldırırsam dönüş ihtimalini de kaybedecektim.
Tren yeniden bir tünele girdi. Camda yalnızca kendi yansımam kaldı.
İlk kez bavulun neden bu kadar ağır olduğunu anladım.
İçinde taşıdığım şey geçmiş değildi.
Berlin’di.
Ağır olan yaşanmış olan değildi. Ağır olan, hâlâ mümkün görünen şeylerdi. Gidilmemiş yollar. Edilmemiş telefonlar. Bir gün geri dönülebileceğine dair inatçı düşünce.
Tren yeniden ışığa çıktığında gün batıyordu. Ufuk çizgisi solgun bir sıcaklıkla yıkanıyordu. Ayağa kalktım, camı araladım. İçeriye deniz gibi alabildiğince uzanan yeşilliğin kokusu doldu. Hava bu kez canlıydı.
Tokaları çözdüm.
Kapağı yavaşça açtım.
İçinde kıyafet yoktu.
Zaten hiç olmamıştı.
Dipte yalnızca birkaç an duruyordu: Berlin’in soğuk bir akşamı, ıslak kaldırım taşlarında uzayan tramvay ışıkları, bir köprüden geçerken yarım bırakılmış bir konuşma, belki de bir daha hiç dönülmeyecek bir şehrin hâlâ canlı kalan sesi.
Güneşin ışığı bavulun içine süzüldü.
Parmaklarım o soğukluğa son kez değdi.
Sonra elim çekildi.
Kapağı açık bıraktım.
Tokalar çözülmüş, ağırlık dağılmıştı. İçindeki her şey yavaş yavaş ışığa karışıyordu. Bavul artık bir yük değildi; geri dönemeyeceğimin kanıtıydı.
Tren yoluna devam etti.
Ben camın önünde durup uzaklaşan ışığa baktım.
Ve ilk kez, dönmenin aslında bir tür kaybetmek olduğunu anladım.


