Emel Altuntaş
Nerden geldim buralara? Gitmek de zor kalmak da. Türlü çeşit ayrılıklar, zorbalıklar biliyordum da bu kadar çabuk olacağını ya da bu anı yaşayacağımı pek düşünememiştim. Üstüne üstlük bunun bir tahliye kararı, tebligatı falan da yok. Öyle; bakıp, görüp, öğrenip defoluyorsun ortamdan. Ortam karanlık, uğultulu, var mı yok mu belli değil. Ustalıkla hazırlanmış bir tuhaflık içinde debeleniyorum. Bavulu hazırladım, tıpkı babamın yaptığı gibi üstüne çıkıp bütün ağırlığımı vererek fermuarı kapatmaya çalıştım. Zor tabii, öyle kolay olmuyor. Biraz sıçıp sıvamak, hele de tırnağını, parmağını falan kaptırınca incecik metale, zavallı çaresiz bavulun anasını atasını anmak lazım. Sonunda her şey hazır olur, yeni şey başlamak üzeredir ama sen bitiksindir. Ne kadar küfretsen azdır.
Sapı tutmaz, bir tekeri kırık, üstelik tıka basa da dolu, kaç yılı sokuşturduysam içine öyle bilir bilmez, hışımla, ağır mı ağır, bavul ve ben, az sonra ezbere bildiğim sokağa çıkacağız. Ezbere dedimse yanlış anlaşılmasın. Tüm; dönüş, giriş, çıkış iskelet olarak aklımda. Yol boyunca uzanan duvarın rengini sorsalar hatırlamam, zaten karıştırırım hep yeşili maviyi, siyahı laciverti. Doğrusu da bu değil mi? Renk dediğin ışığın oyunlarından başka nedir ki?.. Her neyse, gelip geçerken birçok kereler parmağımı sokup çıkardığım bu renksiz yüzeylerin üstündeki çizik ve oyuklar da hatırımdadır. Çok fazlalar, hangi birine dokunacağımı bilemediğimden sıraya koydum. İşe giderken, işten dönerken, hazır markete çıkmışken, bir yürüyüş yapayım canım derken, bezirganda üç beş paraya satılanın ben olduğuma hayret ederken, kuruyası ellerimle, beni olur olmadık, hışımla öpenleri şakşaklarken hatta; kendi, bana ait, arada bir şapırdattığım ağzımla ona tezahürat ederken, en kötüsü olan sahne de şu ki onu vantuz gibi böğrüme basarken… Böğrüme vura vura akıllanmadım. Renkler diyordum, onlar zaten ışığın oyunlarından başka bir şey değil. Bu, asil bakış açımı da alıp yıllardır önünden gelip geçtiğim sokağı, sokakları, arkamda bırakıp gideceğim nasıl olsa. Gideceğim sokak, beni daha önce, birçok kereler görmüş olduğu için suskunluğunun da bir anlamı olacaktır. Birine benzetmiş olmalıyım demeli içinden mesela. Sadece içinden konuşmalıdır; kuşu, otu, börtüsü, böceği. Kafam hatta ağzım bozukken selamlaşmalar falan hayal ettiğim bir şey değil.
Sapsız, tekersiz bavulun içindeki yığını çekiştirerek çıkacağım dışarı. Yol kenarındaki kaldırım taşlarının ortasına dikilmiş isimsiz ağaççıklarla bile göz teması kurmayacağım. Yürüdükçe beni içine çeken, hırsımın mağarası olacak. Burnumdan soluyarak dalacağım içine. Kürekler, bıçaklar, elimin içi kadar tabancalar, karanlıkta bile parlayabilen Zülfikar ki bununla dudaklarını, ağzını, dilini, dişini… Seni, gelmişini, geçmişini diyerek sayıklayacağım. İkide bir ters dönen bavulu düzeltip küfredeceğim onu yazana, çizene, boyayana. Yapımda ve bu dünya denen şu üç kağıtçı pazaryerinde yayınlanmasında, emeği geçen kendi yüzüme tüküreceğim bolca. Ah Tanrım! Sana mal etmeyeceğim bütün bu olanları. Hepsi benim marifetim. Bavulu sürüklemek, dışarı çıkmak işten bile değil ama kendi içimde bile demirleyebileceğim bir güvenli liman yok. Bazen salonda buharlaşıp balkonda yoğunlaşıyorum. Kuzgunların pislediği tırabzanlara tutunarak tepeden bakıyorum sokağa.
Anlaşıldığı üzere bir müddet buradan çıkış yok ama devam etmek zorundayım. Varacağım yeri hayal ettim. Durucu değil uğrayıcıydım, öyle olmak zorundaydım. Hırsımın ocağı harıl harıl beni pişirmeye devam ederken biraz olsun şefkat arasam çok mu abartmış olurum. Belki orada azcık da olsa insaf kırıntısı kalmıştır. Gözlerimle sürdüm yola kendimi. Az sonra sallanan çamaşırları göreceğim. Neredeyse yola sıfır balkonunun demirleri çoktan paslanmış olmalı. İçimde; sadeleştiremediğim, bölemediğim bir çarpıntı ile su gibi akacağım yolda. İşte bakın hızla yürüdüm. Seslenmedi arkamdan kimse, seğirme sesi de duymadım ağaçlardan. Sokak beni tanımadı, belki de yanlış bir anıya sokuşturarak yine gerçeklik algımı istismar etmeye çalıştı.
Balkon demirleri boyanmıştı. Her ne kadar yer yer dökülmüş olsa da açık gök mavisine boyamıştı, en son kiracı. Tabii masrafı kiradan da düşmüştü. Ayrılırken öyle hesaplaşmış olmalıydılar. Dokundum demirlere, elime bulaşan boyayı kokladım. Yüksek müsaadelerimle aklımı başımdan alışına şaşırmadım. Pas ve yıllanmış boya parçaları sinüslerimde yapış yapış şimdi. Sokak da zaman da değişti. Aslında ben de bu değildim. Ev aynı evdi, hatta zile bassam aynı kuşlar, aynı ritimle ötüşecekti. Annem önce balkona çıkacak, kim o diye bağıracak, beni görünce, anahtarın yok mu senin diye söylenecekti. Hiçbir şey olmamış, zaman geçmemiş gibi az önce berbat bir fizik sınavından çıkmışların korkaklığı ile gözlerinde merhamet dilenecektim. Yaprak sarma, ayran, nasıl geçti sınav, gözünüze dizinize dursun. Aptal mısın kızım sen? Kaçıp kurtulacağım bu evden diye bağırıp üste çıkacaktım. Elimdeki en büyük kozum buydu ne de olsa. Evden kaçan kızların geride bıraktıklarının hiç şansı olmazdı.
Ellerime baktım, paslı bir mavi çizgi ortalamıştı avucumu. Gökyüzünden kuş sürüsü geçti. Girişteki basamaklara oturup onların gidişini izledim. İzlemek iyi olacaktı. Basamaklar kaydı altımdan.
Ağır, bozuk, dengesiz bir bavulu sırtlanmak işte böyle çetindir. Sokak bir iskelet, renkler yalancı, ağaçlar yaprak dökmüyor ama hep yeşil. Konuşmayı, gülmeyi, yiyip içmeyi hatta sevişmeyi bilen neşesiz görüntüler yansıyor çoğunlukla. Cesur insanların yaptığı o şeyler neydi? Hemen ayağa kalkmak, kaldığı yerden devam etmek, şu hantal yükü sürüklemek mi? Et, sinir, kan, kemik ve deriden oluşan parmağım sızladı. Fermuarın canavar ağzı yutmaya çalışmıştı ya işte o. Bana en yakın olan hatta gerçek olan oydu şu anda. Gözüme yaklaştırdım, pelteleşmiş kanın morarttığı nazik solucanı.


