Nilgün Karataş
Odasına çekilip aşk romanları okuyan, fakat kendi yaşamında duygudan arınmayı “en büyük erdem” sayan bir adam düşünün. Dışarıdan bakıldığında çelikten bir disiplin, kusursuz bir profesyonellik ve sarsılmaz bir duruş… Kapı kapandığında ise başkalarının kurgusal aşklarını okuyan, kendi gerçekliğinde tek bir riskli adım dahi atamayan bir kaçak. Hayatı yaşamak yerine onun emniyetli temsilini seçen tanıdık bir silüet.
Üstelik bu adam tembel değil, hayattan elini eteğini de çekmemiş. Tam tersine çalışıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor, eksiksiz. Kendisinden bekleneni -ve hatta beklenmeyeni- yapıyor, kusursuzca. Başarılı, güvenilir, disiplinli. Dışarıdan bakıldığında esarete değil, erdeme benzeyen bir hayat bu.
Bu adamdan söz edince gelen onca insan olduğuna göre, belki de bu hâli adlandırmanın zamanı gelmiştir. O hâlde sözlüğe yeni bir madde ekleyelim. Stevenslaşmak.
Stevenslaşmak: Özgürlüğün belirsizliğinden kaçmak için bir role, göreve, kuruma ya da unvana sığınmak; çalışkanlığı, sorumluluğu ve profesyonelliği bir zırha dönüştürerek hayat üzerindeki iradeyi fark etmeden onlara teslim etmek. Esaretin zincirlerle değil görev tanımlarıyla, zorbalıkla değil profesyonellikle, korkuyla değil “vakar”la geldiği hâl.
Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlarındaki başuşak Stevens’tan türetilmiştir.
Yakın anlamlısı: Güvenli bir hayat uğruna yaşanabilecek hayattan vazgeçmek.
Karşıtı: Kendi hayatının sorumluluğunu, yanılma ihtimaliyle birlikte üstlenmek.
Klişelerin tuzağına düşerek, konfor denilince aklıma koca bir malikâne, uşaklar, hizmetçiler, bir orduyu doyuracak tek kişilik sofralar, tavana kadar uzanan kitaplıklar geldiğinden midir nedir, Stevens’ı hatırlamam zor olmadı. İlk anda o konforlu dünyanın bir parçası olarak belirdi zihnimde. Oysa biraz düşününce, Stevens’ı hatırlamamın nedeni değişti. O, bu konforun sahibi değildi ki… Stevens konforun içinde yaşamıyordu; konforun hizmetinde yaşıyordu.
Hatırlayalım; Kazuo Ishiguro’nun zamansız romanı Günden Kalanlar (The Remains of the Day) ve James Ivory’nin sinema uyarlamasında Anthony Hopkins’in o müthiş tutuk beden diliyle ölümsüzleşen baş uşak Stevens, yalnızca 20. yüzyıl İngiltere’sine ait demode bir figür değil. Stevens, özgürlüğün ağır yükünden kaçıp bir unvanın, kurumun ya da “görevin” arkasına sığınan modern insanın en rafine aynalarından biridir. Hikâyenin merkezinde İngiltere’nin görkemli malikânelerinden Darlington Hall’un başuşağı Stevens yer alır. Onun için bir insanın, özellikle de bir başuşağının değeri tek bir ölçüte bağlıdır; duygularını bastırabilmek, her koşulda mesleki “vakarını” korumak.
Stevens bir köle değildir. Kapılar kilitli değildir. Gitmesini engelleyen zincirler yoktur. Fakat hayatını özgürce yaşamasını sağlayacak hemen her şeyi kendi isteğiyle teslim etmiştir. Üstelik bunu bir trajedi değil, ulaşılması gereken en yüce erdem olarak görür. Fakat burada konfor kavramını doğru yere koymak gerekir. Stevens rahat bir hayat yaşamaz. Çalışır, yorulur, kendisini sürekli denetler.
Onun konforu rahatlık değil, kesinliktir. Kim olduğunu bilir. Ne yapması gerektiğini bilir. Kime itaat edeceğini bilir. Hangi durumda nasıl davranması gerektiğini belirleyen kuralları vardır. Belirsizliğe yer yoktur. Dolayısıyla seçime de.
Romanın şimdiki zamanında Darlington Hall artık eski sahibi Lord Darlington’a değil, Amerikalı Bay Farraday’e aittir. Farraday, Stevens’ı birkaç gün izin yapması ve otomobille İngiltere kırsalını gezmesi için teşvik eder. Tam bu sırada Stevens, yıllar önce malikâneden ayrılan eski kâhya Miss Kenton’dan bir mektup almıştır. Mektuptan onun evliliğinde mutsuz olabileceği sonucunu çıkarır ve Darlington Hall’a dönmek isteyebileceğini düşünür.
Böylece yolculuğuna son derece Stevensvari, güvenli bir gerekçe bulur; eski bir çalışanı yeniden işe davet edecektir. Fakat fiziksel rota çok geçmeden hafızanın tekinsiz labirentlerine dönüşür. Stevens aslında yalnızca eski bir çalışanı değil, hayatında sevmiş olabileceği tek kadını görmeye gitmektedir. Kendisine bile açıkça itiraf edemediği bu hakikat, geçmişin muhasebesini başlatır.
Ve biz yol boyunca yavaş yavaş şunu fark ederiz; Stevens yanlış kararlar vermiş bir adamdan çok, karar vermekten kaçınmış bir adamdır.
Stevens’ın bu durumunu anlamak için Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu felsefedeki “kötü niyet -mauvaise foi” kavramına bakabiliriz. Sartre, Varlık ve Hiçlik’te insanın özgürlüğünün yarattığı kaygıdan kaçmak için kendisini sabit bir kimliğe, toplumsal role ya da işleve indirgemesini tartışır. Meşhur garson örneğinde, mesleğini neredeyse bir oyuncu gibi aşırı bir kesinlikle sergileyen adam vardır. Hareketleri, jestleri, tavırları; bütün varoluşunu “garson” olmaya dönüştürür.
Stevens, Sartre’ın garsonunun edebiyattaki akrabası gibidir. Bir insan olarak var olmanın belirsizliğinden kaçmak için kendisini “başuşak” rolünün içine yerleştirir. Artık karar veren Stevens değildir; başuşak Stevens’ın nasıl davranması gerektiği bellidir. Böyle bakıldığında onun “vakar” dediği şey yalnızca mesleki disiplin değildir. Aynı zamanda özgürlüğe karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır.
Çünkü özgürlük romantik biçimde düşündüğümüz kadar konforlu değildir. Özgür olmak seçmeyi gerektirir. Seçmek, yanılma ihtimalini. Yanılmak ise sorumluluğu.
Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçışta tartıştığı mesele de tam burada Stevens’a yaklaşır. Modern insan özgürleşirken aynı zamanda güvenli bağlarını kaybeder; bireysel özgürlüğün getirdiği yalnızlık, belirsizlik ve sorumluluk ağırlaştığında yeniden kendisini teslim edebileceği otoriteler arayabilir.
Stevens’ın patronu Lord Darlington’a duyduğu koşulsuz bağlılık böyle bir irade devri olarak okunabilir. Lord Darlington başlangıçta Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya dayatılan ağır koşulları adaletsiz bulan ve Avrupa’da uzlaşma arayan bir İngiliz aristokratıdır. Ancak zamanla Nazi Almanyası lehine çalışan çevrelerin etkisine açık hâle gelir ve siyasi muhakemesi giderek sorunlu bir yöne savrulur. Bir noktada Darlington Hall’da çalışan iki Yahudi hizmetçinin işten çıkarılmasını ister. Miss Kenton buna karşı çıkar. Kararın yanlış olduğunu açıkça söyler. Stevens ise emri uygular. Çünkü ona göre bir başuşağının görevi işvereninin siyasi ve ahlaki kararlarını sorgulamak değildir. Burada Stevens yalnızca itaat etmez. Daha önemli bir şey yapar; ahlaki karar verme yükünü üzerinden atar.
Hannah Arendt’in özellikle üzerinde durduğu “düşüncesizlik” meselesini hatırlatan nokta da budur. Kişi kendisini yaptığı şeyin ahlaki anlamından uzaklaştırıp yalnızca görevin nasıl yerine getirileceğine odakladığında vicdanın yerini prosedür alabilir. Stevens’ın sığınağı tam da bu değil mi?
“Ben karar vermedim.”
“Ben yalnızca görevimi yaptım.”
Bu türden cümleler insana büyük bir konfor sağlar. Çünkü sorumluluğu da kararın verildiği yere gönderebildiğimizi sanırız. Oysa Ishiguro’nun romanının sessizce sorduğu soru başkadır.
Sorgulamamayı seçmek de bir seçim değil midir?
Stevens’ın profesyonel esaretinin en sarsıcı örneklerinden biri yaşlı babasının ölümünde ortaya çıkar. Darlington Hall’da önemli uluslararası konukların katıldığı büyük bir toplantı sürmektedir. Stevens bir yandan evin kusursuz işlemesinden sorumludur, diğer yandan babasının yukarıdaki odalardan birinde ölmek üzere olduğunu bilir. Babasının yanına çıkar. Ama kalmaz. Görevine döner. Bir süre sonra babasının öldüğü haberi gelir. Stevens yine görevini sürdürür. Yıllar sonra bu geceyi anlatırken bile davranışında bir tür mesleki başarı görür. Duygularının görevine engel olmasına izin vermemiştir! Kendi ölçütlerine göre en büyük sınavlarından birini başarıyla vermiştir!
Fakat okur olarak biz aynı sahnede bambaşka bir şey görürüz. Bir oğlun babasının ölümünü yaşayamayışını. Stevens’ın trajedisi tam da burada derinleşiyor aslında. Esaretini esaret olarak deneyimlemiyor, onunla gurur duyuyor. Zindanının duvarlarına madalyalarını asmış, hayali ödülleriyle avunuyor.
Ya Miss Kenton’la ilişkisine ne demeli? Belki de insanın ömrü hayatında karşısına bir kez çıkabilecek kadar büyük bir şans. Zamanında idrak edilemediği için koca bir hayata mal olabilen fırsat…
Miss Kenton, Stevens’ın kusursuz düzenine sızabilen az sayıdaki insandan biridir diyebiliriz. Filmde Emma Thompson’ın canlılığıyla hayat bulan Kenton, Stevens’ın aşırı resmiyetini zorlar; odasına çiçek getirir, onunla konuşmaya çalışır, kararlarına karşı çıkar, duygusal temasın mümkün olduğu küçük aralıklar yaratır. Stevens ise her defasında kapıyı kapatır.
Romanın en unutulmaz anlarından birinde Miss Kenton, Stevens’ın odasında okuduğu kitabı merak eder. Stevens kitabı göstermemeye çalışır. Kenton yaklaşır; kitabı elinden almaya çalışırken aralarındaki fiziksel mesafe neredeyse yok olur. Stevens’ın sakladığı kitap romantik bir romandır. Kendisi bunu dil ve ifade yeteneğini geliştirmek amacıyla okuduğunu söylese de sahnenin gücü başka bir yerde yatar. Dışarıdan duygusuz görünen adamın içinde romantik bir dünya vardır.
Stevens aşka yabancı değildir. Aşkın riskine yabancıdır. Başkalarının kurgusal aşklarını okumak oldukça güvenli değil mi? Orada reddedilmezsiniz. Yanlış bir şey söylemezsiniz. Kontrolünüzü kaybetmezsiniz. Birinin karşısında savunmasız kalmazsınız. Hayatın kendisi ise bunların hiçbirini garanti etmez. Stevens bu yüzden duygudan bütünüyle vazgeçmez; onun emniyetli temsilini seçer.
Miss Kenton başka bir erkekle görüşmeye başladığını söylediğinde belki de ondan küçücük bir işaret bekler. Birazcık kıskançlık. Bir itiraz. “Gitme” diyen bir ses.
Hiç Stevenslık olmayan hâller… Öyle olunca Miss Kenton evlenir ve Darlington Hall’dan ayrılır. Stevens kabuğunun içine sıkıştıkça sıkışır. James Ivory’nin sinema uyarlamasının romana kattığı en güçlü katmanlardan biri burada ortaya çıkar. Ishiguro bize Stevens’ın zihnini açar; Anthony Hopkins ise onun bedenini. Hopkins’in Stevens’ı dimdik durur. Ölçülü yürür. Ellerini kontrol eder. Yüzünde bir duygu belirmeye başladığında sanki görünmez bir kas onu hemen geri çeker. Filmde Stevens’ın esareti yalnızca düşünsel değildir, bedenine yerleşmiştir.
Yıllarca kendisini kontrol eden insan artık kontrol etmeyi bırakmayı beceremez. Başlangıçta mesleki bir tercih olan şey zamanla karaktere; karakter bedene, beden de hapishaneye dönüşmüştür. Profesyonel esaretin belki de en ileri aşaması budur. Gardiyana artık ihtiyaç kalmaz. İnsan kendi kendisini denetler. İşte tam da bu yüzden bu hâle onun adını verdim. Stevenslaşmak.
Edebiyat bazı karakterlerini kitabın kapağının içinde tutamaz; onlar zamanla bir insanlık hâlinin adına dönüşür. Gonçarov’un Oblomov’u gibi… “Oblomovluk”, eylemsizliğin, atalete teslim olmanın, değişmekten ve hayatın talep ettiği iradeden kaçmanın adı hâline gelmiştir. Stevens’ın adı henüz böyle yerleşmiş bir kavrama dönüşmüş değil. Ama düşünüyorum da çağımız böyle bir kelimeyi hak ediyor.
Oblomov ile Stevens ilk bakışta birbirinin tam karşıtı gibidir. Biri yatağından çıkmaz, diğeri neredeyse hiç durmaz. Biri eylemsizlikle, diğeri görevleriyle kendisini hayattan korur. Sonuçta ikisi de aynı yere varır. Oblomov hayatı eylemsizlikle kaçırır; Stevens görevlerle doldurarak. Oblomov yatağından çıkmayarak, Stevens görev yerinden ayrılmayarak hayatı ıskalar. Fakat aralarında önemli bir fark vardır.
Oblomovluk dışarıdan kolayca fark edilir. Atalet görünürdür. Stevenslaşmak ise çalışkanlık, sorumluluk, sadakat, disiplin ve profesyonellik gibi toplumun ödüllendirdiği değerlerin arkasına saklanabilir. Belki de bu yüzden daha tehlikelidir. Esaret, erdem kılığına girmiştir.
Hikayeyi dümdüz anlatınca Stevens’ın dünyası bize uzak görünebilir. Malikâneler, gümüş takımlar, kusursuz sofralar, aristokratlar, başuşaklar… Ama biraz dikkat kesilince Stevens’ın asıl meselesi şaşırtıcı biçimde güncel olduğunu fark edebiliriz. Bugün hayatımızda bir Lord Darlington olmayabilir. Fakat kimliğimizi teslim ettiğimiz roller yok mu? Mesleğimiz. Unvanımız. Kurumumuz. Konumumuz.
İşte asıl tehlike de burada. İlişkilerde yıllardır üstlendiğimiz karakter. “Ben buyum” diye tekrar ettiğimiz her tanım, bir süre sonra “Ben başka türlü olamam” cümlesine dönüşebilir.
Kendinizi tanımladığınız cümlelere dikkat edin; profesyonel esaret tam da orada başlamış olabilir. Belki de çoktan sistemin kararı kendi kararımıza, başkalarının değerleri kendi değerlerimize, görev tanımımız kimliğimize fark etmeden dönüşmüştür.
“Kurallar böyle.”
“Benim görevim bu.”
“Benden beklenen bu.”
“Ben zaten böyle biriyim.”
Cümleler değişebilir, mekanizma değişmez. Böyle bakıldığında konfor her zaman rahatlık değildir. Bazen ne yapacağımızın önceden belirlenmiş olmasıdır. Kararı bizim yerimize veren bir sistemin içinde yaşamak, kararın ağırlığını taşımaktan daha kolay olabilir.
Aynı şeyi duygusal hayatımızda da yaparız. Reddedilmekten korktuğumuz için yaklaşmayız. Kaybetmekten korktuğumuz için başlamayız. Yanlış seçim yapmaktan korktuğumuz için seçimimizi erteleriz. Kontrolümüzü kaybetmemek adına hayatla aramıza güvenli bir mesafe koyarız. Sonra o mesafeye olgunluk, düzen, istikrar, hatta huzur adını veririz. Oysa bazen yalnızca korkunun daha iyi giydirilmiş hâlidir.
Yolculuğun sonunda Stevens, artık Mrs. Benn olan Miss Kenton’la buluşur. Ama artık çok geçtir. Daha fazlasını anlatmayacağım, merakınıza bırakıyorum.
Romanın sonlarına doğru bir iskelede otururken hayatına bakmaya başlar. Hizmet ettiği Lord Darlington’ın ciddi hatalar yaptığını artık kabul edebilmektedir. Fakat aralarında korkunç bir fark vardır. Lord Darlington en azından kendi kararlarını vermiştir. Yanılmıştır ama yanılgıları kendisine aittir. Stevens ise yanlış yapma hakkını bile başkasına bırakmıştır. İşte Günden Kalanların trajedisi burada tamamlanır.
Özgürlüğün yükünü taşımamak, bedelini ödememek için ondan kaçınabilir insan. Çünkü özgürlük yalnızca istediğimizi yapabilmek değildir. Yanılabilmektir. Reddedilebilmektir. Pişman olabilmektir. Bir kararın sorumluluğunu başkasına devretmeden “Ben böyle istedim” diyebilmektir.
Ancak her zaman öyle olmaz. Stevens da tüm ömrünü bunlardan korunarak geçirir. Onun hikayesi bu yüzden bize ağır, huzursuz edici bir farkındalık yükler. Anlarız ki; her esaretin bir gardiyana ihtiyacı yoktur. Bazen buna profesyonellik demek yeterlidir.
Okuma ve İzleme Tavsiyeleri
Kazuo Ishiguro – Günden Kalanlar (The Remains of the Day, 1989)
James Ivory – The Remains of the Day (Günden Kalanlar, 1993)
Jean-Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik (L’Être et le Néant, 1943)
Erich Fromm – Özgürlükten Kaçış (Escape from Freedom, 1941)
Hannah Arendt – Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor (Eichmann in Jerusalem, 1963)
İvan Gonçarov – Oblomov (1859)
Not: “Stevenslaşmak”, bu yazıda Kazuo Ishiguro’nun Stevens karakterinden hareketle yazar tarafından türetilen bir kavramdır; yerleşik literatürde kullanılan bir edebiyat terimi değildir.

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Yayın yönetmenliği yaptığı Suare Dergi’de ve Bianet’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


