Close Menu
    Son Eklenenler

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Cumartesi, Eylül 12
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

      Eylül 9, 2026

      ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

      Eylül 8, 2026

      ‘Eskişehir festivaller şehri olacak!’

      Eylül 6, 2026

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

      Eylül 11, 2026

      Napolyon’un yenilgisi modern dünya sistemini nasıl doğurdu?

      Eylül 1, 2026

      İstanbul’un unutulmuş mimarlarının izinde

      Ağustos 31, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Klasik Müziğin çağdaş yorumcularından Janoska Ensemble Bodrum’da

      Ağustos 7, 2026

      AYIN ŞARKILARI: AĞUSTOS AYINDA NE DİNLEYELİM

      Ağustos 2, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Şarkıları: HAZİRAN AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Haziran 2, 2026

      İsmi olmayan hikâyeler – VIII

      Ağustos 30, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – VII

      Temmuz 25, 2026

      AH BAVULUM VAH BAVULUM

      Temmuz 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      İBB Beyoğlu Sineması’nda Ağustos Boyunca Ücretsiz Film Şöleni

      Ağustos 4, 2026

      Obsession: Bir Dileğin Etik Bedeli

      Temmuz 27, 2026

      THE ODYSSEY ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: EN FAZLA TANRILAR KADAR KUSURLU

      Temmuz 26, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Sait Faik ile Orhan Kemal “Düş Payı”nda buluşuyor

      Eylül 1, 2026

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

      Eylül 11, 2026

      2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

      Eylül 9, 2026

      ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

      Eylül 8, 2026

      Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvurular başladı

      Eylül 1, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      FARE MASALI

      Eylül 1, 2026

      DÖVÜŞ KULÜBÜ: SAHİP MİYİZ? KÖLE MİYİZ?

      Eylül 1, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » STEVENSLAŞMAK: PROFESYONEL ESARET
    H. Nilgün Karataş - Suare

    STEVENSLAŞMAK: PROFESYONEL ESARET

    Eylül 1, 2026Yorum yapılmamış10 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Henize Nilgün
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Nilgün Karataş

    Odasına çekilip aşk romanları okuyan, fakat kendi yaşamında duygudan arınmayı “en büyük erdem” sayan bir adam düşünün. Dışarıdan bakıldığında çelikten bir disiplin, kusursuz bir profesyonellik ve sarsılmaz bir duruş… Kapı kapandığında ise başkalarının kurgusal aşklarını okuyan, kendi gerçekliğinde tek bir riskli adım dahi atamayan bir kaçak. Hayatı yaşamak yerine onun emniyetli temsilini seçen tanıdık bir silüet.

    Üstelik bu adam tembel değil, hayattan elini eteğini de çekmemiş. Tam tersine çalışıyor, sorumluluklarını yerine getiriyor, eksiksiz. Kendisinden bekleneni -ve hatta beklenmeyeni- yapıyor, kusursuzca. Başarılı, güvenilir, disiplinli. Dışarıdan bakıldığında esarete değil, erdeme benzeyen bir hayat bu.

    Bu adamdan söz edince gelen onca insan olduğuna göre, belki de bu hâli adlandırmanın zamanı gelmiştir. O hâlde sözlüğe yeni bir madde ekleyelim. Stevenslaşmak.

    Stevenslaşmak: Özgürlüğün belirsizliğinden kaçmak için bir role, göreve, kuruma ya da unvana sığınmak; çalışkanlığı, sorumluluğu ve profesyonelliği bir zırha dönüştürerek hayat üzerindeki iradeyi fark etmeden onlara teslim etmek. Esaretin zincirlerle değil görev tanımlarıyla, zorbalıkla değil profesyonellikle, korkuyla değil “vakar”la geldiği hâl.

    Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlarındaki başuşak Stevens’tan türetilmiştir.

    Yakın anlamlısı: Güvenli bir hayat uğruna yaşanabilecek hayattan vazgeçmek.

    Karşıtı: Kendi hayatının sorumluluğunu, yanılma ihtimaliyle birlikte üstlenmek.

    Klişelerin tuzağına düşerek, konfor denilince aklıma koca bir malikâne, uşaklar, hizmetçiler, bir orduyu doyuracak tek kişilik sofralar, tavana kadar uzanan kitaplıklar geldiğinden midir nedir, Stevens’ı hatırlamam zor olmadı. İlk anda o konforlu dünyanın bir parçası olarak belirdi zihnimde. Oysa biraz düşününce, Stevens’ı hatırlamamın nedeni değişti. O, bu konforun sahibi değildi ki… Stevens konforun içinde yaşamıyordu; konforun hizmetinde yaşıyordu.

    Hatırlayalım; Kazuo Ishiguro’nun zamansız romanı Günden Kalanlar (The Remains of the Day) ve James Ivory’nin sinema uyarlamasında Anthony Hopkins’in o müthiş tutuk beden diliyle ölümsüzleşen baş uşak Stevens, yalnızca 20. yüzyıl İngiltere’sine ait demode bir figür değil. Stevens, özgürlüğün ağır yükünden kaçıp bir unvanın, kurumun ya da “görevin” arkasına sığınan modern insanın en rafine aynalarından biridir. Hikâyenin merkezinde İngiltere’nin görkemli malikânelerinden Darlington Hall’un başuşağı Stevens yer alır. Onun için bir insanın, özellikle de bir başuşağının değeri tek bir ölçüte bağlıdır; duygularını bastırabilmek, her koşulda mesleki “vakarını” korumak.

    Stevens bir köle değildir. Kapılar kilitli değildir. Gitmesini engelleyen zincirler yoktur. Fakat hayatını özgürce yaşamasını sağlayacak hemen her şeyi kendi isteğiyle teslim etmiştir. Üstelik bunu bir trajedi değil, ulaşılması gereken en yüce erdem olarak görür. Fakat burada konfor kavramını doğru yere koymak gerekir. Stevens rahat bir hayat yaşamaz. Çalışır, yorulur, kendisini sürekli denetler.

    Onun konforu rahatlık değil, kesinliktir. Kim olduğunu bilir. Ne yapması gerektiğini bilir. Kime itaat edeceğini bilir. Hangi durumda nasıl davranması gerektiğini belirleyen kuralları vardır. Belirsizliğe yer yoktur. Dolayısıyla seçime de.

    Romanın şimdiki zamanında Darlington Hall artık eski sahibi Lord Darlington’a değil, Amerikalı Bay Farraday’e aittir. Farraday, Stevens’ı birkaç gün izin yapması ve otomobille İngiltere kırsalını gezmesi için teşvik eder. Tam bu sırada Stevens, yıllar önce malikâneden ayrılan eski kâhya Miss Kenton’dan bir mektup almıştır. Mektuptan onun evliliğinde mutsuz olabileceği sonucunu çıkarır ve Darlington Hall’a dönmek isteyebileceğini düşünür. 

    Böylece yolculuğuna son derece Stevensvari, güvenli bir gerekçe bulur; eski bir çalışanı yeniden işe davet edecektir. Fakat fiziksel rota çok geçmeden hafızanın tekinsiz labirentlerine dönüşür. Stevens aslında yalnızca eski bir çalışanı değil, hayatında sevmiş olabileceği tek kadını görmeye gitmektedir. Kendisine bile açıkça itiraf edemediği bu hakikat, geçmişin muhasebesini başlatır.

    Ve biz yol boyunca yavaş yavaş şunu fark ederiz; Stevens yanlış kararlar vermiş bir adamdan çok, karar vermekten kaçınmış bir adamdır.

    Stevens’ın bu durumunu anlamak için Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu felsefedeki “kötü niyet -mauvaise foi” kavramına bakabiliriz. Sartre, Varlık ve Hiçlik’te insanın özgürlüğünün yarattığı kaygıdan kaçmak için kendisini sabit bir kimliğe, toplumsal role ya da işleve indirgemesini tartışır. Meşhur garson örneğinde, mesleğini neredeyse bir oyuncu gibi aşırı bir kesinlikle sergileyen adam vardır. Hareketleri, jestleri, tavırları; bütün varoluşunu “garson” olmaya dönüştürür.

    Stevens, Sartre’ın garsonunun edebiyattaki akrabası gibidir. Bir insan olarak var olmanın belirsizliğinden kaçmak için kendisini “başuşak” rolünün içine yerleştirir. Artık karar veren Stevens değildir; başuşak Stevens’ın nasıl davranması gerektiği bellidir. Böyle bakıldığında onun “vakar” dediği şey yalnızca mesleki disiplin değildir. Aynı zamanda özgürlüğe karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır.

    Çünkü özgürlük romantik biçimde düşündüğümüz kadar konforlu değildir. Özgür olmak seçmeyi gerektirir. Seçmek, yanılma ihtimalini. Yanılmak ise sorumluluğu.

    Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçışta tartıştığı mesele de tam burada Stevens’a yaklaşır. Modern insan özgürleşirken aynı zamanda güvenli bağlarını kaybeder; bireysel özgürlüğün getirdiği yalnızlık, belirsizlik ve sorumluluk ağırlaştığında yeniden kendisini teslim edebileceği otoriteler arayabilir.

    Stevens’ın patronu Lord Darlington’a duyduğu koşulsuz bağlılık böyle bir irade devri olarak okunabilir. Lord Darlington başlangıçta Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya dayatılan ağır koşulları adaletsiz bulan ve Avrupa’da uzlaşma arayan bir İngiliz aristokratıdır. Ancak zamanla Nazi Almanyası lehine çalışan çevrelerin etkisine açık hâle gelir ve siyasi muhakemesi giderek sorunlu bir yöne savrulur. Bir noktada Darlington Hall’da çalışan iki Yahudi hizmetçinin işten çıkarılmasını ister. Miss Kenton buna karşı çıkar. Kararın yanlış olduğunu açıkça söyler. Stevens ise emri uygular. Çünkü ona göre bir başuşağının görevi işvereninin siyasi ve ahlaki kararlarını sorgulamak değildir. Burada Stevens yalnızca itaat etmez. Daha önemli bir şey yapar; ahlaki karar verme yükünü üzerinden atar.

    Hannah Arendt’in özellikle üzerinde durduğu “düşüncesizlik” meselesini hatırlatan nokta da budur. Kişi kendisini yaptığı şeyin ahlaki anlamından uzaklaştırıp yalnızca görevin nasıl yerine getirileceğine odakladığında vicdanın yerini prosedür alabilir. Stevens’ın sığınağı tam da bu değil mi?
    “Ben karar vermedim.”
    “Ben yalnızca görevimi yaptım.”
    Bu türden cümleler insana büyük bir konfor sağlar. Çünkü sorumluluğu da kararın verildiği yere gönderebildiğimizi sanırız. Oysa Ishiguro’nun romanının sessizce sorduğu soru başkadır.

    Sorgulamamayı seçmek de bir seçim değil midir?

    Stevens’ın profesyonel esaretinin en sarsıcı örneklerinden biri yaşlı babasının ölümünde ortaya çıkar. Darlington Hall’da önemli uluslararası konukların katıldığı büyük bir toplantı sürmektedir. Stevens bir yandan evin kusursuz işlemesinden sorumludur, diğer yandan babasının yukarıdaki odalardan birinde ölmek üzere olduğunu bilir. Babasının yanına çıkar. Ama kalmaz. Görevine döner. Bir süre sonra babasının öldüğü haberi gelir. Stevens yine görevini sürdürür. Yıllar sonra bu geceyi anlatırken bile davranışında bir tür mesleki başarı görür. Duygularının görevine engel olmasına izin vermemiştir! Kendi ölçütlerine göre en büyük sınavlarından birini başarıyla vermiştir!

    Fakat okur olarak biz aynı sahnede bambaşka bir şey görürüz. Bir oğlun babasının ölümünü yaşayamayışını. Stevens’ın trajedisi tam da burada derinleşiyor aslında. Esaretini esaret olarak deneyimlemiyor, onunla gurur duyuyor. Zindanının duvarlarına madalyalarını asmış, hayali ödülleriyle avunuyor. 

    Ya Miss Kenton’la ilişkisine ne demeli? Belki de insanın ömrü hayatında karşısına bir kez çıkabilecek kadar büyük bir şans. Zamanında idrak edilemediği için koca bir hayata mal olabilen fırsat… 

    Miss Kenton, Stevens’ın kusursuz düzenine sızabilen az sayıdaki insandan biridir diyebiliriz. Filmde Emma Thompson’ın canlılığıyla hayat bulan Kenton, Stevens’ın aşırı resmiyetini zorlar; odasına çiçek getirir, onunla konuşmaya çalışır, kararlarına karşı çıkar, duygusal temasın mümkün olduğu küçük aralıklar yaratır. Stevens ise her defasında kapıyı kapatır.

    Romanın en unutulmaz anlarından birinde Miss Kenton, Stevens’ın odasında okuduğu kitabı merak eder. Stevens kitabı göstermemeye çalışır. Kenton yaklaşır; kitabı elinden almaya çalışırken aralarındaki fiziksel mesafe neredeyse yok olur. Stevens’ın sakladığı kitap romantik bir romandır. Kendisi bunu dil ve ifade yeteneğini geliştirmek amacıyla okuduğunu söylese de sahnenin gücü başka bir yerde yatar. Dışarıdan duygusuz görünen adamın içinde romantik bir dünya vardır.

    Stevens aşka yabancı değildir. Aşkın riskine yabancıdır. Başkalarının kurgusal aşklarını okumak oldukça güvenli değil mi? Orada reddedilmezsiniz. Yanlış bir şey söylemezsiniz. Kontrolünüzü kaybetmezsiniz. Birinin karşısında savunmasız kalmazsınız. Hayatın kendisi ise bunların hiçbirini garanti etmez. Stevens bu yüzden duygudan bütünüyle vazgeçmez; onun emniyetli temsilini seçer.

    Miss Kenton başka bir erkekle görüşmeye başladığını söylediğinde belki de ondan küçücük bir işaret bekler. Birazcık kıskançlık. Bir itiraz. “Gitme” diyen bir ses. 
    Hiç Stevenslık olmayan hâller… Öyle olunca Miss Kenton evlenir ve Darlington Hall’dan ayrılır. Stevens kabuğunun içine sıkıştıkça sıkışır. James Ivory’nin sinema uyarlamasının romana kattığı en güçlü katmanlardan biri burada ortaya çıkar. Ishiguro bize Stevens’ın zihnini açar; Anthony Hopkins ise onun bedenini. Hopkins’in Stevens’ı dimdik durur. Ölçülü yürür. Ellerini kontrol eder. Yüzünde bir duygu belirmeye başladığında sanki görünmez bir kas onu hemen geri çeker. Filmde Stevens’ın esareti yalnızca düşünsel değildir, bedenine yerleşmiştir.

    Yıllarca kendisini kontrol eden insan artık kontrol etmeyi bırakmayı beceremez. Başlangıçta mesleki bir tercih olan şey zamanla karaktere; karakter bedene, beden de hapishaneye dönüşmüştür. Profesyonel esaretin belki de en ileri aşaması budur. Gardiyana artık ihtiyaç kalmaz. İnsan kendi kendisini denetler. İşte tam da bu yüzden bu hâle onun adını verdim. Stevenslaşmak.

    Edebiyat bazı karakterlerini kitabın kapağının içinde tutamaz; onlar zamanla bir insanlık hâlinin adına dönüşür. Gonçarov’un Oblomov’u gibi… “Oblomovluk”, eylemsizliğin, atalete teslim olmanın, değişmekten ve hayatın talep ettiği iradeden kaçmanın adı hâline gelmiştir. Stevens’ın adı henüz böyle yerleşmiş bir kavrama dönüşmüş değil. Ama düşünüyorum da çağımız böyle bir kelimeyi hak ediyor. 

    Oblomov ile Stevens ilk bakışta birbirinin tam karşıtı gibidir. Biri yatağından çıkmaz, diğeri neredeyse hiç durmaz. Biri eylemsizlikle, diğeri görevleriyle kendisini hayattan korur. Sonuçta ikisi de aynı yere varır. Oblomov hayatı eylemsizlikle kaçırır; Stevens görevlerle doldurarak. Oblomov yatağından çıkmayarak, Stevens görev yerinden ayrılmayarak hayatı ıskalar. Fakat aralarında önemli bir fark vardır.

    Oblomovluk dışarıdan kolayca fark edilir. Atalet görünürdür. Stevenslaşmak ise çalışkanlık, sorumluluk, sadakat, disiplin ve profesyonellik gibi toplumun ödüllendirdiği değerlerin arkasına saklanabilir. Belki de bu yüzden daha tehlikelidir. Esaret, erdem kılığına girmiştir.

    Hikayeyi dümdüz anlatınca Stevens’ın dünyası bize uzak görünebilir. Malikâneler, gümüş takımlar, kusursuz sofralar, aristokratlar, başuşaklar… Ama biraz dikkat kesilince Stevens’ın asıl meselesi şaşırtıcı biçimde güncel olduğunu fark edebiliriz. Bugün hayatımızda bir Lord Darlington olmayabilir. Fakat kimliğimizi teslim ettiğimiz roller yok mu? Mesleğimiz. Unvanımız. Kurumumuz. Konumumuz.

    İşte asıl tehlike de burada. İlişkilerde yıllardır üstlendiğimiz karakter. “Ben buyum” diye tekrar ettiğimiz her tanım, bir süre sonra “Ben başka türlü olamam” cümlesine dönüşebilir.

    Kendinizi tanımladığınız cümlelere dikkat edin; profesyonel esaret tam da orada başlamış olabilir. Belki de çoktan sistemin kararı kendi kararımıza, başkalarının değerleri kendi değerlerimize, görev tanımımız kimliğimize fark etmeden dönüşmüştür.
    “Kurallar böyle.”
    “Benim görevim bu.”
    “Benden beklenen bu.”
    “Ben zaten böyle biriyim.”
    Cümleler değişebilir, mekanizma değişmez. Böyle bakıldığında konfor her zaman rahatlık değildir. Bazen ne yapacağımızın önceden belirlenmiş olmasıdır. Kararı bizim yerimize veren bir sistemin içinde yaşamak, kararın ağırlığını taşımaktan daha kolay olabilir.

    Aynı şeyi duygusal hayatımızda da yaparız. Reddedilmekten korktuğumuz için yaklaşmayız. Kaybetmekten korktuğumuz için başlamayız. Yanlış seçim yapmaktan korktuğumuz için seçimimizi erteleriz. Kontrolümüzü kaybetmemek adına hayatla aramıza güvenli bir mesafe koyarız. Sonra o mesafeye olgunluk, düzen, istikrar, hatta huzur adını veririz. Oysa bazen yalnızca korkunun daha iyi giydirilmiş hâlidir.

    Yolculuğun sonunda Stevens, artık Mrs. Benn olan Miss Kenton’la buluşur. Ama artık çok geçtir. Daha fazlasını anlatmayacağım, merakınıza bırakıyorum.

    Romanın sonlarına doğru bir iskelede otururken hayatına bakmaya başlar. Hizmet ettiği Lord Darlington’ın ciddi hatalar yaptığını artık kabul edebilmektedir. Fakat aralarında korkunç bir fark vardır. Lord Darlington en azından kendi kararlarını vermiştir. Yanılmıştır ama yanılgıları kendisine aittir. Stevens ise yanlış yapma hakkını bile başkasına bırakmıştır. İşte Günden Kalanların trajedisi burada tamamlanır.

    Özgürlüğün yükünü taşımamak, bedelini ödememek için ondan kaçınabilir insan. Çünkü özgürlük yalnızca istediğimizi yapabilmek değildir. Yanılabilmektir. Reddedilebilmektir. Pişman olabilmektir. Bir kararın sorumluluğunu başkasına devretmeden “Ben böyle istedim” diyebilmektir.

    Ancak her zaman öyle olmaz. Stevens da tüm ömrünü bunlardan korunarak geçirir. Onun hikayesi bu yüzden bize ağır, huzursuz edici bir farkındalık yükler. Anlarız ki; her esaretin bir gardiyana ihtiyacı yoktur. Bazen buna profesyonellik demek yeterlidir.

    Okuma ve İzleme Tavsiyeleri

    Kazuo Ishiguro – Günden Kalanlar (The Remains of the Day, 1989)
    James Ivory – The Remains of the Day (Günden Kalanlar, 1993)
    Jean-Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik (L’Être et le Néant, 1943)
    Erich Fromm – Özgürlükten Kaçış (Escape from Freedom, 1941)
    Hannah Arendt – Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor (Eichmann in Jerusalem, 1963)
    İvan Gonçarov – Oblomov (1859)

    Not: “Stevenslaşmak”, bu yazıda Kazuo Ishiguro’nun Stevens karakterinden hareketle yazar tarafından türetilen bir kavramdır; yerleşik literatürde kullanılan bir edebiyat terimi değildir.


    Henize Nilgün

    H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Yayın yönetmenliği yaptığı Suare Dergi’de ve Bianet’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.

    YAZARIN DİĞER YAZILARI
    henize nilgün nilgün karataş suaremag yazar

    Related Posts

    Ayın Müzikleri: Eylül Ayı Seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Şarkıları

    Ayın Kitapları: Eylül Ayı Seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Kitapları

    Ayın Filmleri: Eylül ayı seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Filmleri

    SuareMag Eylül 2026

    Eylül 1, 2026 Manşet
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026 Kitap

    Gazeteci ve polisiye yazarı Önay Yılmaz, yeni romanı Pinokyo Kapanı – Yalan Yazarsan Ölürsün ile…

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026

    ‘Eskişehir festivaller şehri olacak!’

    Eylül 6, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Davetsiz “Misafir”

    Ağustos 2, 2025 BURAK SOYER

    NİHAL GÜNDÜZ ile GÖRÜNTÜNÜN SESSİZ İZLERİ

    Nisan 29, 2026 Fotoğraf

    Anora: Oscar’da bağımsız sinemanın ‘şaşırtıcı’ zaferi

    Mart 4, 2025 Film
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.