Pınar Cebeci
Kasabamız, aylardır hatta yıllardır bugünü bekliyor. Kolay değil ilk defa trenle tanışacağız. Demir raylar üzerinde gelecekmiş. İnsan taşıdığı gibi yük de taşıyabiliyormuş. Kasabalılar bir olmuş, etrafı süslüyorlar. İstasyon denilen bir yer var. Tren gelince orada duracakmış. O yüzden kimi kırmızı kumaşlarla burayı donattı, kimi çiçekler dizdi, kimi de çay börek gibi şeyler getirdi. Davulcular da geldi. Hepimiz trenin gelişini bekliyoruz. İçimizde en heyecanlımız Halil. Annesi, babası savaşta öldü. Amcasının yanında kalıyor. Bugün trenle Mahmure teyzesi gelecek.
“Mahmut amca bugün tren kesin gelecek değil mi?”
“Gelecek Halil’im.”
“Teyzem de gelecek mi?”
“Gelir elbet, niye gelmesin.”
“Üstüm başım iyi mi?”
“İyi iyi aferin.”
“Saçım nasıl havaya kalkmış mı? Islattıydım.”
“O da iyi.
“Mahmut amca, çişim geldi. Yapana kadar gelmez değil mi?”
“Evladım, kaçta geleceği belli değil. Sen yap da gel.”
“Gidiyorum bak.”
“Git Halil’im git.”
Halil koşa koşa gitti, koşa koşa da geldi.
“Yetiştim Mahmut amca.”
“Yetiştin aslanım, yetiştin.”
Yaklaşık bir saat sonra acıklı bir ses duyuldu. Gittikçe yakınlaşan. Herkes birbirinin yüzüne baktı. Sonra bir duman, sonrasında da kapkara bir tren. Davullar çalınmaya başladı. Herkeste bir bayram havası. Tren gittikçe yavaşladı ve istasyonun önünde durdu. Bir alkış kıyamet koptu ki sormayın. Trenin kapısı açıldı. İnen kimse olmadı. Sadece bir bavul bırakıldı ve yine düdüğünü çala çala gitti.
“Mahmut amca, teyzem niye inmedi?”
“Bilmiyorum Halil’im”
“Bu bavul kimin Mahmut amca?”
“Bilmiyorum, biri bekliyordur mutlaka.”
Kasaba halkı ne olduğunu anlayamamış. Tren, geldiği gibi gitmişti.
“O kadar börek yaptımdı, boşa gitmesin yiyin gari.” Çocuklar, böreğin olduğu masaya üşüştü. Ne de güzel yapmıştı Ayşe teyzeleri. Çiçekleri başlarına taç yapıp, ortalıkta koşturmaya başladılar. Kasabanın ileri gelenlerinden üç kişi bavulun başına geldi.
“Ne yapıyoruz efendiler, kimse bavula sahip çıkmadı.”
“Kasabadan gelmeyen var mı hiç?”
“Benim gördüğüm kadarı ile herkes burada.”
“Ya bavulu açtık diye başımıza iş açarsak?”
“Bavulu bıraktıklarına göre bizde suç yok.”
“Öyle mi diyorsun? Ya yanlışlıkla bıraktık niye açtınız diye geri dönerlerse?”
“Olur mu ki öyle?”
“Halil’im bu bavul teyzenin olabilir mi?”
“Ben nereden bileyim Mahmut amca! Teyzemin midir ki acaba?”
“Açalım bence, bak gün kararmaya başladı bile.”
“Açalım diyenler”
Üç kişi ve Halil parmaklarını kaldırınca bavulu yan yatırıp açtılar.
“Allah Allah… Bunlar da ne ki acaba?”
Küçük kırmızı kadife keseler, biraz daha büyükçe sarı keseler, ipek kumaşlar…”
“Beyler, ben bu keseleri açıyom. Hepiniz de görün gari.”
“Aç hele ne çıkacak içinden”
Hepimizin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Tüm keselerin içinde altın sikkeler vardı.
“Haydee netçez şindi?”
“Bizi tevkif ederler mi acep?”
“Mahmut emmi, bu bavulu sen sakla, yarın kadıya soralım.”
“Kadı da hasta yatağında, kabul eder mi ki?”
“Niye etmesin, dünya para var bu bavulda.”
O gece kimseyi uyku tutmadı. Bavulu önce bir battaniyeye sardık. Açıkta gözükmesin diye. Sonra üçümüz bavulu çevreleyerek yattık. Kapının arkasına sandalye dayadık. Perdeleri sıkıca kapattık. Kimse yerinden kıpırdamadan sabahı sabah ettik.
“Şindi nolücek? Nasıl götüreceğiz kadı efendiye?”
“Senin at arabana koyup götürsek.”
“Ya yolda önümüzü biri keserse?”
“He o da doğru.”
“Kadıya sen haber götür Mustafa Efendi. Biz de burada bavulu bekleyelim. Olma mı?”
“O zaman ben gidiyorum, kalın sağlıcakla.”
Mustafa Efendi, kadı’nın yanına çıkmak ister fakat bir türlü izin çıkmaz. Ne yapsın gerisin geriye döner.
“Ne oldu Mustafa Efendi, ne dedi kadı?”
“İzin çıkmadı görüşemedik.”
“Söylemedin mi bavulu?”
“Başkasına söylemek istemedim.”
“Hay Allah, dur bir de ben gideyim siz kalın burada o zaman.”
“Doğru diyorsun Reşad Efendi hadi uğurlar olsun.”
Reşad Efendi durumu uygun bir dille anlatır.
“Kadı efendi ile görüşmemiz elzemdir. Padişah Efendimizin kulağına giderse nice olur?”
Durumdan huzursuzlanan kadı muhtesipleri soluğu kadının yanında alır.
“Kendileri durumu istişare edecekler. Yarın tekrar gelsinler dedi kadı efendimiz.”
“Reşad Efendi büyük bir gururla tekrar kasabaya döner.”
“Ne oldu Reşad Efendi, ne dedi kadı efendi?”
“Haberler iyi, bugün istişare edecek, yarın tekrar gelin dedi.”
Akşamına yine üç kişi ortalarına bavulu koyarak sabahı sabah etti.
“Bu seferde sen git Mahmut Efendi, hayırlı haberlerle dönesin.”
Mahmut Efendi o kadar sabırsızdı ki, sabahın erken saatlerinde atı koştu, arkasında toz bulutu bırakarak kadı efendinin yanına vardı.
“Kadı Efendi ‘gelsin, söyleyeceklerim var demiş’, geldim.”
“Az bekle sen burada.”
Nihayet bavul ile ilgili nihai karar çıkacaktı. Ayak sesleri yakınlaştı.
“Al bakalım kadı efendinin verdiği mühürlü yazı.”
Yazıyı aldığım gibi koşturdum atları gerisin geriye. Eve vardığımda Mustafa ve Reşad Efendi ortalarında bavul ile beni bekliyordu.
Elimdeki yazıyı gösterdim. Biraz sonra bavulun akıbeti öğrenilecekti. Dikkatle mührü söktüm ve okumaya başladım.
“Elinizdeki bavul, ülkemizi ziyarete gelen Prusya kralının kızı Prenses Victoria’ya ait olup, yapılan görüşme sonrasında hizmetkarlarının bavulunu karıştırarak yanlış trene koyduklarını öğrenmiş bulunmaktayız. Bununla beraber, gösterdiğiniz bu konudaki hassasiyet, prensesi çok mutlu etmiş ve o bavulun kasaba halkına eşit olarak dağıtımını uygun görmüştür.”
“Hayde gördün mü başımıza geleni, nasıl pay edilir ki?”
“Altın sikkeleri sayıp, hane halkına böleriz.”
Başladılar saymaya. Bir tane eksik geliyor. Bir daha saydılar. Yine eksik.
“Şindi nölecek?”
O sırada kapı hızla çalınmaya başladı. Halil, bir yandan da bağırıyordu.
“Mehmet emmi vefat etti, koşun.”
“Allah rahmet eylesin. Şindi oldu.”


