Close Menu
    Son Eklenenler

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Cumartesi, Eylül 12
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

      Eylül 9, 2026

      ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

      Eylül 8, 2026

      ‘Eskişehir festivaller şehri olacak!’

      Eylül 6, 2026

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

      Eylül 11, 2026

      Napolyon’un yenilgisi modern dünya sistemini nasıl doğurdu?

      Eylül 1, 2026

      İstanbul’un unutulmuş mimarlarının izinde

      Ağustos 31, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Klasik Müziğin çağdaş yorumcularından Janoska Ensemble Bodrum’da

      Ağustos 7, 2026

      AYIN ŞARKILARI: AĞUSTOS AYINDA NE DİNLEYELİM

      Ağustos 2, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Şarkıları: HAZİRAN AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Haziran 2, 2026

      İsmi olmayan hikâyeler – VIII

      Ağustos 30, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – VII

      Temmuz 25, 2026

      AH BAVULUM VAH BAVULUM

      Temmuz 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      İBB Beyoğlu Sineması’nda Ağustos Boyunca Ücretsiz Film Şöleni

      Ağustos 4, 2026

      Obsession: Bir Dileğin Etik Bedeli

      Temmuz 27, 2026

      THE ODYSSEY ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: EN FAZLA TANRILAR KADAR KUSURLU

      Temmuz 26, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Sait Faik ile Orhan Kemal “Düş Payı”nda buluşuyor

      Eylül 1, 2026

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

      Eylül 11, 2026

      2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

      Eylül 9, 2026

      ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

      Eylül 8, 2026

      Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvurular başladı

      Eylül 1, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      FARE MASALI

      Eylül 1, 2026

      DÖVÜŞ KULÜBÜ: SAHİP MİYİZ? KÖLE MİYİZ?

      Eylül 1, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » YAŞAMAK ULAN
    Kadir Horzum - SuareMag

    YAŞAMAK ULAN

    Eylül 1, 2026Yorum yapılmamış13 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Kadir Horzum

    Yalnızlık, karanlığı çocukluğumuzdan kalmış bir çocuktur;
    İçimizin içinde oturup ihtiyarlığımızı yaşar.

    Nedendir bilmem, ne zaman bir yolculuğa çıksam illa yeni biriyle tanışır illa ilginç bir hikâye dinlerim. Her biri ayrı bir yaşanmışlık olan bu hikâyelerin çoğu da güzel hatıralar olarak kalır zihnimde. Birazdan aşağıda okuyacağınız hikâye de böyle bir yolculukta tam da söyleyecek lafımın kalmadığını düşündüğüm bir zamanda çıktı karşıma. İstanbul’a gitmek için yola çıkmış ancak otobüsün en arkasının ortasında, kırk bir numaralı koltukta yer bulabilmiştim. Ya nasip diye attım kendimi koltuğa. Daha oturmamla yan koltuktaki adam yetiştirdi lâfı.

    “Rast gele kaptan. Balığa mı?”

    Gülerek hayır dedim, çok çok elli yaşlarında gösteren bu muzip adama. Yanındaki kadın yükseldi bu sefer. 

    “Aman Mülayim sen de!”

    “Ne var canım, ne dedik, rast gele dedik.”

    Tanışma, merhabalaşma derken sordum. 

    “Yolculuk nereye?”

    Adam ciddi ciddi “Van’a” deyince kadına döndüm. Kadın ise adamı dürterek, 

    “Bakma kardeş sen ona. Aklınca eğleniyor işte. İstanbul’a gidiyoruz.” Dedi ve uyardı adamı. 

    “Düzgün konuş adamla. Asker arkadaşın değil o senin.”

    “Aman sen de her şeye bir kulp bul. Tamam sustum.”

    Çiftin çocuksu hallerinden sebep, aklıma gelen ilk soruyu sordum. 

    “Evli misiniz?”

    “Çok mu belli oluyor,” dedi adam.

    Kadın çıkıştı.

    “Ne o, pek bir şikayetçi gördüm seni.”

    “Yahu, adam belki sana bakışımdan anladı. Belki de dürtmenden. Ben onu kast ettim. Değil mi kardeş! Sen de bir şey söylesene, kaldım burda.”

    “Evet evet. Öyle!” Dedim. Kadın halime güldü.

    “Yirmi yıllık evliyiz. Bunun babası bunu kapının önüne koymuş, bu da kırk sene kapı kapı dolanmış durmuş. Senin anlayacağın kapanın elinde kalacaktı; o şanslı da ben oldum.”

    “Hahaha! Tuzlayayım da kokma! Ne güzel anlatıyorsun sen öyle tatlı tatlı. Hiç demiyorsun, son trenimdi bu. Kaçırsaydım tek başıma kalacaktım. Değil çocuğum, kedim bile olmayacaktı, diye.”

    “Hahayt! Elimi sallasam ellisiydi de n’apalım nasip senmişsin. Sen şükret beni bulduğuna.”

    “Şükür tabi canım. Çok şükür, gündüz güneşim, akşam yıldızımsın.”

    Kadın kızardı. Ne diyeceğini bilemeden bakakaldı adama. Hırsının yerini utangaç bir memnuniyet almıştı. Usulca söylendi.

    “Deli! Milletin içinde denir mi hiç öyle şeyler. Ayıp.” 

    Adam kızaran kadını yanağından öpüp bana döndü.

    “E kaptan, sen nerden gelip nereye gidersin, ne iş yaparsın, yok mudur bir sevdiceğin?”

    Garip yaşam yolculuğumu en kısa yoldan söyledim. Adam yazar olduğumu duyunca ilgilendi. 

    “Ben de ilgilendim bir dönem. Gerçi hiç yayınlatmadım ama.”

    “Merak ettim. Varsa yanınızda bir şeyler, okumak isterim.”

    Adam duraksadı, kadın heyecanlandı.

    “Bakma mütevazi olduğuna. Yazıları iyidir onun. Şimdilerde yazmasa da bir zamanlar bana ne şiirler yazdı bir görsen.”

    “Seni yaşamak yazmaktan daha güzel.” 

    Kadın güldü, adam devam etti.

    “Mübalağa ediyor. Benimkiler edebi metin gibi değil de daha çok iç dökme gibi. Bana iyi geliyordu yazmak, ben de yazıyordum.”

    “Bilmem mi. İnsana en çok kendi sesi, kendi sözü iyi gelir.”

    “Yine en çok kendi sözü kötü gelir. O yüzden sağduyulu bir ses lâzımdır yanında.”

    Eşini tekrar öptü ve arabadan inince okumam konusunda sıkı sıkı tembihlediği öyküsünü mail attı bana. Nitekim öyle de yaptım. Kadıköy sahile inip arkadaşlarımı beklerken başladım okumaya.

    Anlatayım efendim anlatayım. Toplaşın şöyle, kurulun sedire de insanın kendi kendini ne hallere düşürdüğünü anlatayım. Anlatayım da gülün eğlenin azıcık. İnsanlık hali bu ya, olur da kendinizden bir parça bulur gözleriniz dolarsa da çekinmeyip ağlayabilirsiniz. Zira burası ne maske taktığımız dost meclislerinden ne de gönlümüzü eylediğimiz yaren sofralarındandır. Burası romantik bir yazarın, hesapsız duyguları anlatmaya çalıştığı satırlardır o kadar. 

    Hak dostum hak! Zaman, ne eskiydi ne de yeni. Zaman, yaşayanların bir türlü sevemediği şimdiki zamandı. Her şeyi yapmaya imkân vardı da ölmeye bile vakit yoktu. En çok merak edilen kimin ne kadar kazandığı, nasıl yaşadığıydı? En çok yarışılan konuysa kimin ne kadar mutsuz olduğuydu. Herkes bir parça güneşi görebilmek ümidiyle karanlıkta kalkıyor, yapay ışıklarda çalışıyor, yıldızlar doğduğunda eve dönüyordu. Çok kimse Kadir-i mutlak sıfatını görmediğine yakıştırıyor; kaz tüyü yastıkmışçasına bu acziyetine yaslanmış, kendini övüyor, başkalarını suçluyordu. Aynalarda dahi görmek istenen fakat başarılamayan üst insanların hayâli yansıyordu. Ben ise atıp tutuyor, “Nedir yani yaşamak, n’olabilir,” diye avare avare zaman öldürüyordum. Haklıydım da bu halimde. Gerçi “dım” dediğime bakmayın, hâlâ haklıyım bence. Ben özel olmanın ayrıcalığını sıradan, “Küçük Adam” olmakta buldum. Nasıl bulmayayım ey efeler, ey yarenler, siz söyleyin, nasıl bulmayayım? Baksanız kırk yaşındayım ama esasta altı yaşında, yazamadığı için babasının boğazını sıktığı, hadi bilemediniz dokuz yaşında, yine babasının kapı dışarı ettiği bir çocuğum. Nasıl olur demeyin oluyor işte. Zaman sizin dışarıdan gördüğünüz gibi ilerlemiyor kimsenin zihninde. Bendeki de böyle.

    Efendim babam bana hep, “Babamın adı ağzımın tadı” derdi küçükken. Derdi demesine ama hiç de acımazdı düşersem. Tekme atmazdı ya lâfı da yeterdi. Gerçi şimdi büsbütün hakkını yemeyeyim. Yaratılış itibariyle zayıf bir bünyeye sahip olduğumdan çocukluğum SSK hastanelerinde geçti. Hepsinde de babam, o acıyan, çaresiz bakışlarıyla “Bu çocuk ne olacak böyle” der gibi başımda bekledi. Kim bilir, belki de ondandır bu kadar milletin bakışlarından kaçışım; tek başıma yaşayışım. Çevrem ise “Kurtlu bu” derdi. “Aman siz siz olun gözünüzün önünden ayırmayın, başınıza çorap örer bu.” Derdi. Oysa yaptığım, çok çok koltuktan koltuğa zıplamak, merdivenlerden üçer beşer atlamak, bilemedeniz sokaklarda kedi köpek kovalamaktı. Çocuktum işte; yetişkinler düşse kafasının gözünün yarılacağı yerde ben düşsem dizlerim, dirseklerim yüzülürdü. Ne bileyim melekler korurdu herhalde. O yaşlarda babamın çok hoşuna giderdi bunlar. Yarışırdı benimle ve kardeşimle. Her seferinde de yenerdi. Hiç demezdi, çocuktur bunlar, yenileyim. Güreş, bilek güreşi, koşu, erkeksi ne kadar iş varsa hepsinde de yener ve öğütlerdi. 

    “Gün gelecek ben size yenileceğim.” 

    Ben de bu durumu hırs yapar; bir an önce büyümek isterdim hep. Nerden bileyim hiç büyümeyeceğim; o gün hiç gelmeyecek. Gerçi altı yaşımda zorla oturtulduğum o masa başında “oku, yaz” emriyle mücadele ettiğim anları hatırlıyorum da… 

    Her şey çok kolaydı a dostlar. Fakat ben nedense çok hata yapıyor çokça silgi kullanıyordum. Hele matematikte… İki kere ikinin dört ettiğini biliyordum da hiç orada değildim. Bir an önce masadan kalkıp koşmak, ne bileyim yetişkinler gibi işler yapmak istiyordum. Tabii bir iki derken babam baktı ki olmayacak, gitmeyecek bu iş böyle; bir akşam yapıştırdı tokadı. Ben sulu göz ağlamaya başlayınca da sarıldı boğazıma.

    “Neden yapamıyorsun, neden!”

    Ah ah! Kimine göre babamın, kimine benim haklı olduğum bu vakadan sonra hiç kalkamadım o masadan. Bu zamanlarda da bambaşka dünyalar gördüm. Cin Ali’den, sürekli gezen eğlenen Ayşegül’e kadar birçok arkadaşım oldu. Yetmedikleri yerde Alâeddin’i tanıdım. Canım sıkıldıkça sihirli lâmbasından çıkar, bir uçan halı ile Ali Baba ve Kırk Haramileri görmeye giderdim. Oradan sıkılınca da kâh dünyanın merkezine iner, kâh gökyüzüne çıkar aya giderdim. Anlayacağınız, otursam bile diyar diyar gezerdim. Ne fantazmalarmış ama. Hiç mi çizgi film yoktu zamanında be arkadaşım, demeyin. Vardı elbet fakat yasaktı. İzlerken ağzı açık ayran budalası gibi dalıp gidiyormuşum o kutuya da okumayı hiç gözüm görmüyormuş. Yahu çocuktum, nasıl bakacaktım. Hem okuyup duruyordum ya işte, daha ne yapacaktım. Şirinlerdeki gözlüklü gibiydim. Kurdelem bile vardı. 

    Anacağızımın, “Aman kızdırma babanı” diye masaya oturttuğu bu kurdeleli, uçmalı kaçmalı, hoplamalı zıplamalı dünyamı ise bir akşamüstü yine babam yok etti. Tüm derslerimin pekiyi, matematiğimin iyi geldiği bir karne günü, kan ter içinde sokaktan gelmiş öksürükler arasında üzerimi değiştirip salona geçmiştim. (Neden öksürüyordun diye sormayın artık. Dedim ya mütemadiyen üşütür hasta olurdum.) Annem sırtıma ve alnıma elini koyduktan sonra,

    “Yine terlemiş, ateşi de çıkmış. Yarına hasta olmasa bari.” Dedi. 

    Babam hışımla ayağa kalktı. Elindeki karneyi sallaya sallaya,

    “Ölsün! Ölecekse ölsün de kurtulalım bu zinadan. İllallah artık, durmuyor yerinde. Okumada da gözü yok.” Dedi.

    Ben daha ne olduğunu anlayamadan da gözlerimin içine baka baka ekledi.

    “Yarından tezi yok işe başlayacaksın. Hem zanaat öğrenirsin hem enerjini atarsın.” 

    N’apayım el mecburdu gittim. Gittim gitmesine ama tahmin edileceği üzere babamın bir ümit yolladığı bu adam olma macerası çok sürmedi. Yanlış anlaşılmasın, verilen işleri yapamadığımdan değil, çocuktum; anca getir götür yapıyordum. Ben, bana yapma dediklerini yaptığım; kurcalama dediklerini kurcaladığım için çıkarıldım işten. Ne yapayım tabiatım bu. Kırk sene geçti hâlâ aynıyım. Sakarmışım, başıma işler alırmışım hiç düşünmem. Hâlâ karşı konulamaz bir merakla, gitme denilen yere gider, görme denileni görür, yapma denileni sorgularım.

    “Neden, neden yapmayacakmışım ki? Niye görmüyorum ki orda işte. Tamam anladık, gitmek yasak ama niye?”

    Üstüne bir de haklıymışım gibi tartışırım kendimle. Tıpkı ilk işimden çıkarıldığım gün babama yaptığım gibi. 

    Günlerdir akşamın dokuzunda eve gelip de ölü gibi uyuyan oğlunu, daha akşam ezanı bile okunmadan, çakmak çakmak gözlerle evde gören babam ufak çaplı bir şokun ardından sordu. 

    “Ne oldu?”

    “Hiç!” Dedim omuzlarımı silkerek. Gözlerinde, “yine ne halt ettin,” der gibi bir bakış belirdi. Sinirlendim. Çektim isyan bayrağını. Görseniz Yavuz babasını hizaya alıyor sanırsınız. 

    “Gitmeyeceğim. İstemiyorum çalışmak falan. Çocuğum ben. Sen ne biçim babasın. Ne işim var sanayide. Millet çocuğunu futbol kurslarına yolluyor. Futbol oynayacağım ben. Yolla beni bir kursa.”

    Daha neler neler. Dakikalarca ben konuştum babam dinledi. Bitirince de sakin sakin ayağa kalkıp bileğimden kavradı. Şimdi sizin düşündüğünüz gibi ben de dövecek sandım o zaman. Keşke dövseydi. Hazin bir hatıra olarak kalırdı zihnimde. Belki de gülerek hatırlardım. Sordu.

    “Sen çalışmayacak mısın?”

    “Ha, hayır çalışmayacağım.”

    Kavradığı bileğimden çeke çeke daire kapısının önüne kadar getirdi. Tekrar sordu.

    “Çalışmayacak mısın?”

    “Hayır!” Dedim, bu sefer daha kararlıydım. 

    Kapıyı açtı, beni dışarı çıkardı. 

    “Benim çalışmayan adama ihtiyacım yok. Defol git. Yolun bahtın açık olsun.”

    Dedi ve kapıyı yüzüme kapattı. İnanın ne olduğunu bile anlayamadım. Öylece kalakaldım kapının önünde. Kulaklarımda başlayan yoğun uğultu ile korku ve heyecandan çırpınan kalbimin tıpırtıları eşliğinde titreye titreye ayakkabılığa çöktüm.  Dokuz yaşındaydım. Gitmek kelimesinin anlamını dahi bilmiyordum ve korkuyordum. Bakmayın şimdilerde ahkâm kestiğime, “Gitmek özgürlüktür. Yaşamak, zamanı geldiğinde gidebilmektir. İradenizle yaşamak istiyorsanız gidin, durmayın istemediğiniz, istenmediğiniz yerde.” Dediğime. O gün Godot’yu bekler gibi bekledim kapının açılmasını. 

    Kapı açıldı açılmasına ya yarenler, o kapıdan girdiğimde artık ben, eski ben değildim. Uçan halılardan, Güliverin gezilerinden indim de tek derdi ekmek parası kazanmak olan, Kemalettin Tuğcu’nun kimsesizleri, küçük beslemesi ile arkadaş oldum. Ömer Seyfettin’in kuşpalazı olan çocuklarıyla arkadaş oldum. Perilerin, cinlerin insan uydurması masallar olduğunu, insanınsa en acımasız varlık olduğunu öğrendim. Öğrendin de ne oldu demeyin. Her öğrendiğimiz bize bir şey katacak değil ya. Katsa bile ben o kadar dikkatli değilim. Unuturum. Tabiatım bu. Babamın deyimiyle, adam olmayacağı bokundan belli olan zina. Neyse lâfa lâf karıştı yine. Biz dönelim o kapıya. 

    İlk ve son isyanımın bastırılmasıyla başlayan; kışın okul, yazın çalışmayla geçen bu yeni dönemde birçok işe girdim çıktım. Kiminden kovuldum, kiminden sıkıldım da kovdurdum kendimi. Babam da her seferinde bir dünya lâf etti. Yetmediği yerde bir araba da sopa çekti. Bense ağzımı açıp tek lâf etmedim. İçimden geçenleri dışa vurup da külliyen günaha girmedim. Neme lâzım, dışarısı soğuk. Sıcak evimde sustum oturdum; okudum. Okudukça da o sefil arkadaşlarıma yeni Sefiller eklendi. Çoğu babalarına karşı toplaşıp hakkını bir tamam arayan lâkin hep kaybeden sefillerdi. Ana’ları da tanıdım bu dönemde, evlatlarını otoriteye karşı kışkırtan kadınları… Sonra babasını katleden piç Pavel’i ve “Beni öldürmen neye yarar, bir ağa gider, yerine başka biri gelir,” diyen Abdi Ağa ile “Olsun, benim yerime de başka bir İnce Memed gelir.” Diye cevap verip ömrünü dağlarda tüketen İnce Memed’i tanıdım. Anlayacağınız, kimi yaşıtlarımın kendini pokemon sanıp balkondan atladığı dönemde ben, mide sancıları içinde, isyankar evlatların nutuklarını okudum; ağlak şairlerin seslerini duydum mısralarında. İlle de “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Bir orman gibi kardeşçesine” lafını çok sevdim. 

    On üç yaşımda güreşe merak saldım. Senden olmaz, yapamazsın diyen hocalarıma, arkadaşlarıma inat, namağlup şampiyon oldum. İnat derken sakın yanlış anlaşılmasın, hırsla çıkmadım mindere. Benim için eğlenceydi o minderde yaptıklarım. Çıktım eğlendim ve kazandım. Tek kişi hariç herkes de tebrik etti. O da babam. Hep, “Senden sporcu olmaz, bünyen çok zayıf,” diyen adam, kazandığımın ertesi günü öğretmen bir arkadaşıyla yeniden karşıma geçip,

    “Bu işler karın doyurmaz. Bırak bunları da okumana bak” dedi. Arkadaşı da ekledi.

    “Sporcunun en aptalı güreşçi olur.” 

    İlk sigaramı o günden sonra yaktım. Yalnız, ben şimdi bunu dedim diye, sakın babama ve arkadaşına kabahat bulmayın. Bana, “Git sigara iç,” demediler ya. Uslu olmamı, kurallara göre yaşamamı söylediler. Kendilerince haklıydılar da bunu söylemekte. Neticede o dönem herkes bir şeylere, birilerine özeniyordu. Doğru olana yönelmeliydim. Doğru olanı bulmalıydım. Yoksa güreşerek geçmediği gibi; kaçak kaçak, pis şeyler izleyip otuz bir çekerek, kızlara laf atarak, kavga dövüş ederek ömür geçmezdi. Geçmedi de zaten. Sınıfta kaldım. Babam da aldı başka okula verdi. Hiç değilse meslek öğrenirsin, düşüncesinin devlet tarafından tescil edildiği bir okula. 

    On beş yaşımda, bir öğretmenim kulağımdan tutup sahneye çıkardı. “Alçak, namussuz, düzenbaz, rüşvetçinin teki” olan, Ziver alçağı gibi bir Zübük’ü canlandırdım. Çok da eğlendim. İzleyenler güldükçe güldüm, düşündükçe düşündüm. Her ne kadar, daha sahneden iner inmez babam, “Tam sana göre rol vermişler.” Dese de ben, zaman içinde Keşanlı Ali’yle, Vatan Kurtaran Şaban’la, Uzun Donlu Kişot’la ve daha nice nice gözlerini kapayıp vazifelerini yapan küçük kahramanlarla tanıştım. Onlar sayesinde sefalet içinde harcanan anlamsız ömürle dalga geçebilmeyi öğrendim. Her bir şeyin başının fukaralık olduğu bu bereketli topraklar üzerinde yetişen babamın derdini anladım. Onlar sayesinde “to be or not to be” sorusuyla yüzleştim. 

    Bazen düşünüyorum da keşke yüzleşmeseydim diyorum. İnanın, bilip de hiçbir şey yapamayan insan, hiçbir yere uyum sağlayamayan bir yabaniye dönüşüyor. Herkesin özel, herkesin biricik olduğu şu sürgünde korkuyor, başkalarına benzemekten de tüketiyor ömrü, beyhude sorularla. Aman neyse ne, boş verelim şimdi bu anlamsız; sonu gelmeyen, babamın deyimiyle, soytarı lâflarını. 

    Yaşamaya çalışan Yaşar gibi dönüp durduğum bu çarktan, umduğunuzun aksine özgürlükle çıkamadım. Kimine göre tam benlik olan, kimine göre ise asla bana uymayan fakat babamın aslanı olduğum bir iş buldum kendime. Siz sormadan ben anlatayım da onu da dinleyin.

    Daha on sekiz yaşımda, babamın “Sen o işi yapamazsın. Gitme.” Laflarına rağmen ilk bulduğum işe başladım. Ne yalan söyleyeyim ilk zamanlarda da gerçekten bocaladım. Gerçi hâlâ daha bocalıyorum ya başlardaki gibi değil. Aşağılık insanoğlu her şeye alışıyor işte. Alışmasam, bırakmaya karar verdiğim o dönemde babamı aramaz derhâl dönerdim evime. 

    Mesaide daha intibak dönemiydi. Eğitim bile değil. Sizin anlayacağınız aday adayıydım ki bu sürecin ardından iki yıllık bir adaylık süreci vardı daha. Bir söylenti geldi kulağıma, “Bu kadar adamın yarısından fazlası atılacakmış.” O gece uyuyamadım, düşündüm durdum. Sabaha karşı da dedim ki bunca adam atılacaksa bunların içinde benim olmamam imkânsız. İlla beni de koyarlar çuvala. Bugün değilse yarın, illa yaparlar bunu. Ben en iyisi bırakıp gideyim. Ertesi gün ilk fırsatta kararımı bildirmek için babamın iş yerini aradım. (O zamanlar cep telefonu yoktu) 

    “Alo baba!”

    “Vay aslanım benim, sen misin?”

    “Benim baba. Nasılsınız?”

    “İyiyiz aslan oğlum benim. Ananın çok selamı var sana. Sen bizi düşünme. İşine gücüne bak. Hayırdır neden aradın, paran pulun mu bitti. Yoksa hemen yollayayım.”

    “Var baba param pulum, çok şükür. Kazanmaya başlayınca ben sana gönderirim merak etme.”

    “Sen parana sahip çık da o bize yeter. Hadi kolay gelsin.”

    O telefonu kapatalı kaç sene oldu, hâlâ aynı işi yaparım. Ha, düzeldin mi, büyüdün mü derseniz, ona da hayır derim. Ben hep dokuz yaşında; katlanılmaz, kurtlu mu kurtlu, sakar mı sakar, evden kovulan o çocuk olarak yaşadım. Bu tabiatımdan sebep de başıma olmadık işler geldi. Çok zaman il il dolaştım ya yine de bana mısın demedim. Hayatıma giren kadınlar bile, 

    “Biraz büyü artık!” dedi. 

    Hiç birine de cevap vermedim. Ne diyecektim ki değişebilsem değişirdim elbet. Ben büyük adam olmak için doğmamışım bir kere. 

    Yazı bittiğinde hâlâ Kadıköy sahildeydim, hâlâ yalnızdım. Kafamı kaldırıp o nazlı güzelin, İstanbul’un, üzerinden batan güneşi seyretmeye başladım. Bu ara bir şarkı geldi kulağıma. 

    “Kimler geldi hayatımdan, kimler geçti.”

    Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

    YAZARIN DİĞER YAZILARI
    kadir Horzum suaremag yazar

    Related Posts

    Ayın Müzikleri: Eylül Ayı Seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Şarkıları

    Ayın Kitapları: Eylül Ayı Seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Kitapları

    Ayın Filmleri: Eylül ayı seçkisi

    Eylül 1, 2026 Ayın Filmleri

    SuareMag Eylül 2026

    Eylül 1, 2026 Manşet
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026 Kitap

    Gazeteci ve polisiye yazarı Önay Yılmaz, yeni romanı Pinokyo Kapanı – Yalan Yazarsan Ölürsün ile…

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026

    ‘Eskişehir festivaller şehri olacak!’

    Eylül 6, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

    Nisan 29, 2026 Sanat

    Leticia Moreno İki Buçuk Asırlık Kemanıyla CRR’de!

    Ocak 15, 2024 Konser

    EŞKIYANIN ÇEKMECESİ

    Ocak 1, 2026 SUARE ÖYKÜ DERGİSİ
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Önay Yılmaz’dan yeni bir polisiye: Pinokyo Kapanı

    Eylül 11, 2026

    2026 Nobel Edebiyat Ödülü için geri sayım: Bu yıl kimlerin adı konuşuluyor?

    Eylül 9, 2026

    ‘Mitolojiden anlamam’ diyenlerin kesin bilgili 10 mitolojik miras

    Eylül 8, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.