Kadir Horzum
Yalnızlık, karanlığı çocukluğumuzdan kalmış bir çocuktur;
İçimizin içinde oturup ihtiyarlığımızı yaşar.
Nedendir bilmem, ne zaman bir yolculuğa çıksam illa yeni biriyle tanışır illa ilginç bir hikâye dinlerim. Her biri ayrı bir yaşanmışlık olan bu hikâyelerin çoğu da güzel hatıralar olarak kalır zihnimde. Birazdan aşağıda okuyacağınız hikâye de böyle bir yolculukta tam da söyleyecek lafımın kalmadığını düşündüğüm bir zamanda çıktı karşıma. İstanbul’a gitmek için yola çıkmış ancak otobüsün en arkasının ortasında, kırk bir numaralı koltukta yer bulabilmiştim. Ya nasip diye attım kendimi koltuğa. Daha oturmamla yan koltuktaki adam yetiştirdi lâfı.
“Rast gele kaptan. Balığa mı?”
Gülerek hayır dedim, çok çok elli yaşlarında gösteren bu muzip adama. Yanındaki kadın yükseldi bu sefer.
“Aman Mülayim sen de!”
“Ne var canım, ne dedik, rast gele dedik.”
Tanışma, merhabalaşma derken sordum.
“Yolculuk nereye?”
Adam ciddi ciddi “Van’a” deyince kadına döndüm. Kadın ise adamı dürterek,
“Bakma kardeş sen ona. Aklınca eğleniyor işte. İstanbul’a gidiyoruz.” Dedi ve uyardı adamı.
“Düzgün konuş adamla. Asker arkadaşın değil o senin.”
“Aman sen de her şeye bir kulp bul. Tamam sustum.”
Çiftin çocuksu hallerinden sebep, aklıma gelen ilk soruyu sordum.
“Evli misiniz?”
“Çok mu belli oluyor,” dedi adam.
Kadın çıkıştı.
“Ne o, pek bir şikayetçi gördüm seni.”
“Yahu, adam belki sana bakışımdan anladı. Belki de dürtmenden. Ben onu kast ettim. Değil mi kardeş! Sen de bir şey söylesene, kaldım burda.”
“Evet evet. Öyle!” Dedim. Kadın halime güldü.
“Yirmi yıllık evliyiz. Bunun babası bunu kapının önüne koymuş, bu da kırk sene kapı kapı dolanmış durmuş. Senin anlayacağın kapanın elinde kalacaktı; o şanslı da ben oldum.”
“Hahaha! Tuzlayayım da kokma! Ne güzel anlatıyorsun sen öyle tatlı tatlı. Hiç demiyorsun, son trenimdi bu. Kaçırsaydım tek başıma kalacaktım. Değil çocuğum, kedim bile olmayacaktı, diye.”
“Hahayt! Elimi sallasam ellisiydi de n’apalım nasip senmişsin. Sen şükret beni bulduğuna.”
“Şükür tabi canım. Çok şükür, gündüz güneşim, akşam yıldızımsın.”
Kadın kızardı. Ne diyeceğini bilemeden bakakaldı adama. Hırsının yerini utangaç bir memnuniyet almıştı. Usulca söylendi.
“Deli! Milletin içinde denir mi hiç öyle şeyler. Ayıp.”
Adam kızaran kadını yanağından öpüp bana döndü.
“E kaptan, sen nerden gelip nereye gidersin, ne iş yaparsın, yok mudur bir sevdiceğin?”
Garip yaşam yolculuğumu en kısa yoldan söyledim. Adam yazar olduğumu duyunca ilgilendi.
“Ben de ilgilendim bir dönem. Gerçi hiç yayınlatmadım ama.”
“Merak ettim. Varsa yanınızda bir şeyler, okumak isterim.”
Adam duraksadı, kadın heyecanlandı.
“Bakma mütevazi olduğuna. Yazıları iyidir onun. Şimdilerde yazmasa da bir zamanlar bana ne şiirler yazdı bir görsen.”
“Seni yaşamak yazmaktan daha güzel.”
Kadın güldü, adam devam etti.
“Mübalağa ediyor. Benimkiler edebi metin gibi değil de daha çok iç dökme gibi. Bana iyi geliyordu yazmak, ben de yazıyordum.”
“Bilmem mi. İnsana en çok kendi sesi, kendi sözü iyi gelir.”
“Yine en çok kendi sözü kötü gelir. O yüzden sağduyulu bir ses lâzımdır yanında.”
Eşini tekrar öptü ve arabadan inince okumam konusunda sıkı sıkı tembihlediği öyküsünü mail attı bana. Nitekim öyle de yaptım. Kadıköy sahile inip arkadaşlarımı beklerken başladım okumaya.
Anlatayım efendim anlatayım. Toplaşın şöyle, kurulun sedire de insanın kendi kendini ne hallere düşürdüğünü anlatayım. Anlatayım da gülün eğlenin azıcık. İnsanlık hali bu ya, olur da kendinizden bir parça bulur gözleriniz dolarsa da çekinmeyip ağlayabilirsiniz. Zira burası ne maske taktığımız dost meclislerinden ne de gönlümüzü eylediğimiz yaren sofralarındandır. Burası romantik bir yazarın, hesapsız duyguları anlatmaya çalıştığı satırlardır o kadar.
Hak dostum hak! Zaman, ne eskiydi ne de yeni. Zaman, yaşayanların bir türlü sevemediği şimdiki zamandı. Her şeyi yapmaya imkân vardı da ölmeye bile vakit yoktu. En çok merak edilen kimin ne kadar kazandığı, nasıl yaşadığıydı? En çok yarışılan konuysa kimin ne kadar mutsuz olduğuydu. Herkes bir parça güneşi görebilmek ümidiyle karanlıkta kalkıyor, yapay ışıklarda çalışıyor, yıldızlar doğduğunda eve dönüyordu. Çok kimse Kadir-i mutlak sıfatını görmediğine yakıştırıyor; kaz tüyü yastıkmışçasına bu acziyetine yaslanmış, kendini övüyor, başkalarını suçluyordu. Aynalarda dahi görmek istenen fakat başarılamayan üst insanların hayâli yansıyordu. Ben ise atıp tutuyor, “Nedir yani yaşamak, n’olabilir,” diye avare avare zaman öldürüyordum. Haklıydım da bu halimde. Gerçi “dım” dediğime bakmayın, hâlâ haklıyım bence. Ben özel olmanın ayrıcalığını sıradan, “Küçük Adam” olmakta buldum. Nasıl bulmayayım ey efeler, ey yarenler, siz söyleyin, nasıl bulmayayım? Baksanız kırk yaşındayım ama esasta altı yaşında, yazamadığı için babasının boğazını sıktığı, hadi bilemediniz dokuz yaşında, yine babasının kapı dışarı ettiği bir çocuğum. Nasıl olur demeyin oluyor işte. Zaman sizin dışarıdan gördüğünüz gibi ilerlemiyor kimsenin zihninde. Bendeki de böyle.
Efendim babam bana hep, “Babamın adı ağzımın tadı” derdi küçükken. Derdi demesine ama hiç de acımazdı düşersem. Tekme atmazdı ya lâfı da yeterdi. Gerçi şimdi büsbütün hakkını yemeyeyim. Yaratılış itibariyle zayıf bir bünyeye sahip olduğumdan çocukluğum SSK hastanelerinde geçti. Hepsinde de babam, o acıyan, çaresiz bakışlarıyla “Bu çocuk ne olacak böyle” der gibi başımda bekledi. Kim bilir, belki de ondandır bu kadar milletin bakışlarından kaçışım; tek başıma yaşayışım. Çevrem ise “Kurtlu bu” derdi. “Aman siz siz olun gözünüzün önünden ayırmayın, başınıza çorap örer bu.” Derdi. Oysa yaptığım, çok çok koltuktan koltuğa zıplamak, merdivenlerden üçer beşer atlamak, bilemedeniz sokaklarda kedi köpek kovalamaktı. Çocuktum işte; yetişkinler düşse kafasının gözünün yarılacağı yerde ben düşsem dizlerim, dirseklerim yüzülürdü. Ne bileyim melekler korurdu herhalde. O yaşlarda babamın çok hoşuna giderdi bunlar. Yarışırdı benimle ve kardeşimle. Her seferinde de yenerdi. Hiç demezdi, çocuktur bunlar, yenileyim. Güreş, bilek güreşi, koşu, erkeksi ne kadar iş varsa hepsinde de yener ve öğütlerdi.
“Gün gelecek ben size yenileceğim.”
Ben de bu durumu hırs yapar; bir an önce büyümek isterdim hep. Nerden bileyim hiç büyümeyeceğim; o gün hiç gelmeyecek. Gerçi altı yaşımda zorla oturtulduğum o masa başında “oku, yaz” emriyle mücadele ettiğim anları hatırlıyorum da…
Her şey çok kolaydı a dostlar. Fakat ben nedense çok hata yapıyor çokça silgi kullanıyordum. Hele matematikte… İki kere ikinin dört ettiğini biliyordum da hiç orada değildim. Bir an önce masadan kalkıp koşmak, ne bileyim yetişkinler gibi işler yapmak istiyordum. Tabii bir iki derken babam baktı ki olmayacak, gitmeyecek bu iş böyle; bir akşam yapıştırdı tokadı. Ben sulu göz ağlamaya başlayınca da sarıldı boğazıma.
“Neden yapamıyorsun, neden!”
Ah ah! Kimine göre babamın, kimine benim haklı olduğum bu vakadan sonra hiç kalkamadım o masadan. Bu zamanlarda da bambaşka dünyalar gördüm. Cin Ali’den, sürekli gezen eğlenen Ayşegül’e kadar birçok arkadaşım oldu. Yetmedikleri yerde Alâeddin’i tanıdım. Canım sıkıldıkça sihirli lâmbasından çıkar, bir uçan halı ile Ali Baba ve Kırk Haramileri görmeye giderdim. Oradan sıkılınca da kâh dünyanın merkezine iner, kâh gökyüzüne çıkar aya giderdim. Anlayacağınız, otursam bile diyar diyar gezerdim. Ne fantazmalarmış ama. Hiç mi çizgi film yoktu zamanında be arkadaşım, demeyin. Vardı elbet fakat yasaktı. İzlerken ağzı açık ayran budalası gibi dalıp gidiyormuşum o kutuya da okumayı hiç gözüm görmüyormuş. Yahu çocuktum, nasıl bakacaktım. Hem okuyup duruyordum ya işte, daha ne yapacaktım. Şirinlerdeki gözlüklü gibiydim. Kurdelem bile vardı.
Anacağızımın, “Aman kızdırma babanı” diye masaya oturttuğu bu kurdeleli, uçmalı kaçmalı, hoplamalı zıplamalı dünyamı ise bir akşamüstü yine babam yok etti. Tüm derslerimin pekiyi, matematiğimin iyi geldiği bir karne günü, kan ter içinde sokaktan gelmiş öksürükler arasında üzerimi değiştirip salona geçmiştim. (Neden öksürüyordun diye sormayın artık. Dedim ya mütemadiyen üşütür hasta olurdum.) Annem sırtıma ve alnıma elini koyduktan sonra,
“Yine terlemiş, ateşi de çıkmış. Yarına hasta olmasa bari.” Dedi.
Babam hışımla ayağa kalktı. Elindeki karneyi sallaya sallaya,
“Ölsün! Ölecekse ölsün de kurtulalım bu zinadan. İllallah artık, durmuyor yerinde. Okumada da gözü yok.” Dedi.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan da gözlerimin içine baka baka ekledi.
“Yarından tezi yok işe başlayacaksın. Hem zanaat öğrenirsin hem enerjini atarsın.”
N’apayım el mecburdu gittim. Gittim gitmesine ama tahmin edileceği üzere babamın bir ümit yolladığı bu adam olma macerası çok sürmedi. Yanlış anlaşılmasın, verilen işleri yapamadığımdan değil, çocuktum; anca getir götür yapıyordum. Ben, bana yapma dediklerini yaptığım; kurcalama dediklerini kurcaladığım için çıkarıldım işten. Ne yapayım tabiatım bu. Kırk sene geçti hâlâ aynıyım. Sakarmışım, başıma işler alırmışım hiç düşünmem. Hâlâ karşı konulamaz bir merakla, gitme denilen yere gider, görme denileni görür, yapma denileni sorgularım.
“Neden, neden yapmayacakmışım ki? Niye görmüyorum ki orda işte. Tamam anladık, gitmek yasak ama niye?”
Üstüne bir de haklıymışım gibi tartışırım kendimle. Tıpkı ilk işimden çıkarıldığım gün babama yaptığım gibi.
Günlerdir akşamın dokuzunda eve gelip de ölü gibi uyuyan oğlunu, daha akşam ezanı bile okunmadan, çakmak çakmak gözlerle evde gören babam ufak çaplı bir şokun ardından sordu.
“Ne oldu?”
“Hiç!” Dedim omuzlarımı silkerek. Gözlerinde, “yine ne halt ettin,” der gibi bir bakış belirdi. Sinirlendim. Çektim isyan bayrağını. Görseniz Yavuz babasını hizaya alıyor sanırsınız.
“Gitmeyeceğim. İstemiyorum çalışmak falan. Çocuğum ben. Sen ne biçim babasın. Ne işim var sanayide. Millet çocuğunu futbol kurslarına yolluyor. Futbol oynayacağım ben. Yolla beni bir kursa.”
Daha neler neler. Dakikalarca ben konuştum babam dinledi. Bitirince de sakin sakin ayağa kalkıp bileğimden kavradı. Şimdi sizin düşündüğünüz gibi ben de dövecek sandım o zaman. Keşke dövseydi. Hazin bir hatıra olarak kalırdı zihnimde. Belki de gülerek hatırlardım. Sordu.
“Sen çalışmayacak mısın?”
“Ha, hayır çalışmayacağım.”
Kavradığı bileğimden çeke çeke daire kapısının önüne kadar getirdi. Tekrar sordu.
“Çalışmayacak mısın?”
“Hayır!” Dedim, bu sefer daha kararlıydım.
Kapıyı açtı, beni dışarı çıkardı.
“Benim çalışmayan adama ihtiyacım yok. Defol git. Yolun bahtın açık olsun.”
Dedi ve kapıyı yüzüme kapattı. İnanın ne olduğunu bile anlayamadım. Öylece kalakaldım kapının önünde. Kulaklarımda başlayan yoğun uğultu ile korku ve heyecandan çırpınan kalbimin tıpırtıları eşliğinde titreye titreye ayakkabılığa çöktüm. Dokuz yaşındaydım. Gitmek kelimesinin anlamını dahi bilmiyordum ve korkuyordum. Bakmayın şimdilerde ahkâm kestiğime, “Gitmek özgürlüktür. Yaşamak, zamanı geldiğinde gidebilmektir. İradenizle yaşamak istiyorsanız gidin, durmayın istemediğiniz, istenmediğiniz yerde.” Dediğime. O gün Godot’yu bekler gibi bekledim kapının açılmasını.
Kapı açıldı açılmasına ya yarenler, o kapıdan girdiğimde artık ben, eski ben değildim. Uçan halılardan, Güliverin gezilerinden indim de tek derdi ekmek parası kazanmak olan, Kemalettin Tuğcu’nun kimsesizleri, küçük beslemesi ile arkadaş oldum. Ömer Seyfettin’in kuşpalazı olan çocuklarıyla arkadaş oldum. Perilerin, cinlerin insan uydurması masallar olduğunu, insanınsa en acımasız varlık olduğunu öğrendim. Öğrendin de ne oldu demeyin. Her öğrendiğimiz bize bir şey katacak değil ya. Katsa bile ben o kadar dikkatli değilim. Unuturum. Tabiatım bu. Babamın deyimiyle, adam olmayacağı bokundan belli olan zina. Neyse lâfa lâf karıştı yine. Biz dönelim o kapıya.
İlk ve son isyanımın bastırılmasıyla başlayan; kışın okul, yazın çalışmayla geçen bu yeni dönemde birçok işe girdim çıktım. Kiminden kovuldum, kiminden sıkıldım da kovdurdum kendimi. Babam da her seferinde bir dünya lâf etti. Yetmediği yerde bir araba da sopa çekti. Bense ağzımı açıp tek lâf etmedim. İçimden geçenleri dışa vurup da külliyen günaha girmedim. Neme lâzım, dışarısı soğuk. Sıcak evimde sustum oturdum; okudum. Okudukça da o sefil arkadaşlarıma yeni Sefiller eklendi. Çoğu babalarına karşı toplaşıp hakkını bir tamam arayan lâkin hep kaybeden sefillerdi. Ana’ları da tanıdım bu dönemde, evlatlarını otoriteye karşı kışkırtan kadınları… Sonra babasını katleden piç Pavel’i ve “Beni öldürmen neye yarar, bir ağa gider, yerine başka biri gelir,” diyen Abdi Ağa ile “Olsun, benim yerime de başka bir İnce Memed gelir.” Diye cevap verip ömrünü dağlarda tüketen İnce Memed’i tanıdım. Anlayacağınız, kimi yaşıtlarımın kendini pokemon sanıp balkondan atladığı dönemde ben, mide sancıları içinde, isyankar evlatların nutuklarını okudum; ağlak şairlerin seslerini duydum mısralarında. İlle de “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Bir orman gibi kardeşçesine” lafını çok sevdim.
On üç yaşımda güreşe merak saldım. Senden olmaz, yapamazsın diyen hocalarıma, arkadaşlarıma inat, namağlup şampiyon oldum. İnat derken sakın yanlış anlaşılmasın, hırsla çıkmadım mindere. Benim için eğlenceydi o minderde yaptıklarım. Çıktım eğlendim ve kazandım. Tek kişi hariç herkes de tebrik etti. O da babam. Hep, “Senden sporcu olmaz, bünyen çok zayıf,” diyen adam, kazandığımın ertesi günü öğretmen bir arkadaşıyla yeniden karşıma geçip,
“Bu işler karın doyurmaz. Bırak bunları da okumana bak” dedi. Arkadaşı da ekledi.
“Sporcunun en aptalı güreşçi olur.”
İlk sigaramı o günden sonra yaktım. Yalnız, ben şimdi bunu dedim diye, sakın babama ve arkadaşına kabahat bulmayın. Bana, “Git sigara iç,” demediler ya. Uslu olmamı, kurallara göre yaşamamı söylediler. Kendilerince haklıydılar da bunu söylemekte. Neticede o dönem herkes bir şeylere, birilerine özeniyordu. Doğru olana yönelmeliydim. Doğru olanı bulmalıydım. Yoksa güreşerek geçmediği gibi; kaçak kaçak, pis şeyler izleyip otuz bir çekerek, kızlara laf atarak, kavga dövüş ederek ömür geçmezdi. Geçmedi de zaten. Sınıfta kaldım. Babam da aldı başka okula verdi. Hiç değilse meslek öğrenirsin, düşüncesinin devlet tarafından tescil edildiği bir okula.
On beş yaşımda, bir öğretmenim kulağımdan tutup sahneye çıkardı. “Alçak, namussuz, düzenbaz, rüşvetçinin teki” olan, Ziver alçağı gibi bir Zübük’ü canlandırdım. Çok da eğlendim. İzleyenler güldükçe güldüm, düşündükçe düşündüm. Her ne kadar, daha sahneden iner inmez babam, “Tam sana göre rol vermişler.” Dese de ben, zaman içinde Keşanlı Ali’yle, Vatan Kurtaran Şaban’la, Uzun Donlu Kişot’la ve daha nice nice gözlerini kapayıp vazifelerini yapan küçük kahramanlarla tanıştım. Onlar sayesinde sefalet içinde harcanan anlamsız ömürle dalga geçebilmeyi öğrendim. Her bir şeyin başının fukaralık olduğu bu bereketli topraklar üzerinde yetişen babamın derdini anladım. Onlar sayesinde “to be or not to be” sorusuyla yüzleştim.
Bazen düşünüyorum da keşke yüzleşmeseydim diyorum. İnanın, bilip de hiçbir şey yapamayan insan, hiçbir yere uyum sağlayamayan bir yabaniye dönüşüyor. Herkesin özel, herkesin biricik olduğu şu sürgünde korkuyor, başkalarına benzemekten de tüketiyor ömrü, beyhude sorularla. Aman neyse ne, boş verelim şimdi bu anlamsız; sonu gelmeyen, babamın deyimiyle, soytarı lâflarını.
Yaşamaya çalışan Yaşar gibi dönüp durduğum bu çarktan, umduğunuzun aksine özgürlükle çıkamadım. Kimine göre tam benlik olan, kimine göre ise asla bana uymayan fakat babamın aslanı olduğum bir iş buldum kendime. Siz sormadan ben anlatayım da onu da dinleyin.
Daha on sekiz yaşımda, babamın “Sen o işi yapamazsın. Gitme.” Laflarına rağmen ilk bulduğum işe başladım. Ne yalan söyleyeyim ilk zamanlarda da gerçekten bocaladım. Gerçi hâlâ daha bocalıyorum ya başlardaki gibi değil. Aşağılık insanoğlu her şeye alışıyor işte. Alışmasam, bırakmaya karar verdiğim o dönemde babamı aramaz derhâl dönerdim evime.
Mesaide daha intibak dönemiydi. Eğitim bile değil. Sizin anlayacağınız aday adayıydım ki bu sürecin ardından iki yıllık bir adaylık süreci vardı daha. Bir söylenti geldi kulağıma, “Bu kadar adamın yarısından fazlası atılacakmış.” O gece uyuyamadım, düşündüm durdum. Sabaha karşı da dedim ki bunca adam atılacaksa bunların içinde benim olmamam imkânsız. İlla beni de koyarlar çuvala. Bugün değilse yarın, illa yaparlar bunu. Ben en iyisi bırakıp gideyim. Ertesi gün ilk fırsatta kararımı bildirmek için babamın iş yerini aradım. (O zamanlar cep telefonu yoktu)
“Alo baba!”
“Vay aslanım benim, sen misin?”
“Benim baba. Nasılsınız?”
“İyiyiz aslan oğlum benim. Ananın çok selamı var sana. Sen bizi düşünme. İşine gücüne bak. Hayırdır neden aradın, paran pulun mu bitti. Yoksa hemen yollayayım.”
“Var baba param pulum, çok şükür. Kazanmaya başlayınca ben sana gönderirim merak etme.”
“Sen parana sahip çık da o bize yeter. Hadi kolay gelsin.”
O telefonu kapatalı kaç sene oldu, hâlâ aynı işi yaparım. Ha, düzeldin mi, büyüdün mü derseniz, ona da hayır derim. Ben hep dokuz yaşında; katlanılmaz, kurtlu mu kurtlu, sakar mı sakar, evden kovulan o çocuk olarak yaşadım. Bu tabiatımdan sebep de başıma olmadık işler geldi. Çok zaman il il dolaştım ya yine de bana mısın demedim. Hayatıma giren kadınlar bile,
“Biraz büyü artık!” dedi.
Hiç birine de cevap vermedim. Ne diyecektim ki değişebilsem değişirdim elbet. Ben büyük adam olmak için doğmamışım bir kere.
Yazı bittiğinde hâlâ Kadıköy sahildeydim, hâlâ yalnızdım. Kafamı kaldırıp o nazlı güzelin, İstanbul’un, üzerinden batan güneşi seyretmeye başladım. Bu ara bir şarkı geldi kulağıma.
“Kimler geldi hayatımdan, kimler geçti.”

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

