Sevin Bayrı
İnsan, en çok kendi sessizliğinden korkar hâlbuki. Sokağın gürültüsünden sıyrılıp kendimize çekildiğimizde ya da perdenin kapanmasını beklediğimiz o loş anda, cesaretin kılıçtan ve kalkanlı hikâyelerden çok daha ince bir yerden sızdığını hissederiz. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, içindeki gölgelerin arasından geçer. O yolculukta ışık sızmıyorsa bir daha o yolları yürümek pek mümkün değildir.
Cesaret, insanlık tarihinin en kadim pusulalarından biridir. Çoğunlukla kılıcın kınına sığmadığı, karanlık mağaraların ya da azgın dalgaların hatırlandığı o ilk zamanlarda cesaret; görünmeyene meydan okuyan, fiziksel sınırları zorlayan dışsal bir güç olarak yankı bulurdu. Zaman kabuk değiştirdikçe, bu kavram da sessizce yön değiştirdi. Mitolojinin devasa figürlerinden bugünün tuvaline, kağıdına ve sahnesine uzanan yolda cesaret; kas gücünden ziyade, insanın kendi içindeki uçuruma bakabilme yetisine dönüştü. Çığır açmak da zaten o güvenli kıyıyı terk edip, kimsenin haritasını çıkaramadığı bir estetik boşlukta kendi sesini arayabilmekte saklıydı.
Mitolojide Perseus, Medusa’nın gözlerine doğrudan bakmanın taşa kesmek demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden canavarla yüzleşirken kalkanını bir ayna gibi kullandı, doğrudan değil yansıma üzerinden baktı dehşete.
Sanat da biraz Perseus’un kalkanına benzer. Hakikatin o yakıcı, kör edici çıplaklığına doğrudan göz dikmek yerine, onu metaforların, renklerin ve kelimelerin süzgecinden geçirmek gerekir. Sanatta zamansızlığı yakalatan biraz da hayatı olduğu gibi tekrarlamak değil, gerçeğin arkasındaki gölgeyi o ayna aracılığıyla sunabilmektir. Bu bilindik olanın konforunu terk etme, hakikate estetik bir mesafeden bakabilme cesaretidir.
Theseus, Minotauros’la karşılaşmak için karanlık labirente adım attığında elinde sadece incecik bir iplik vardı. Yaşam da kendi labirentini barındırır, içeride kaybolma ihtimalinin en yüksek olduğu, her köşesinde bir yanılsama barındıran o karmaşık mekânda geleneklerin, kuralların, iktidarın gölgesinde ve alışılmış biçimlerin arasında kaybolmadan yeni bir yol açmak,kendi yolunu bulmak bir iplik tutmayı gerektirir. O iplik, bazen sanatın ta kendisi olabiliyor.
Başka bir mitolojik öyküde Odysseus, Akdeniz’in dalgalarında sirenlerin o büyüleyici, baştan çıkarıcı şarkısına direnebilmek için kendini direğe bağlatmıştı. Kimi zaman sanatçı da hem duymak hem de o cazibeli uçuruma kapılmamak arasında ince bir ipte yürür. Zamanı aşan eserler, tehlikeli suların sesini bastırmak yerine, o sesin içindeki tenhalığı duyurabilen cesur zihinlerin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.
En yakın arkadaşı Enkidu’nun ölümünden sonra ölümsüzlüğün peşine düşen Gılgamış, dünyanın sınırlarına kadar yürümüş, nihayetinde insan olmanın o değiştirilemez yazgısıyla yüzleşmiştir. Gılgamış Destanı, insanın zamana direnme çabasının ilk büyük yankısıdır. Sanat da özünde bu yankının modern biçimidir. Bir sanatçının en büyük cesareti, eserinin unutulacağını, kendisinin de bir gün yok olacağını bildiği halde yepyeni bir biçim önermesidir. Bu, geride bir iz bırakma arzusunun getirdiği o saf kırılganlıktır. Cesaret artık bir canavarı alt etmek değil, insanın kendi varoluşsal yalnızlığıyla baş başa kalabilmesidir.
Mahabharata’nın destansı savaş meydanında Arjuna, akrabalarına karşı savaşmak zorunda kaldığında elleri titremiş, yayı düşmüştü. O an, körü körüne eyleme geçmek yerine durup sorgulamanın, tereddüt etmenin ne kadar insani ve derin bir cesaret olduğunu hatırlattı hikayesinde.
Sanatçı da her yeni esere başlarken benzer bir eşikten geçer. Yeni bir kapı aralamanın isteği ile dolu olan biri, ardı arkası kesilmeyecek bir sürü sorunun o ürpertici sessizliğiyle baş başa kalır. Zamanını aşan sanat, Arjuna gibi o savaş meydanında durabilen, hazır reçeteleri reddeden ve kendi içsel yasasını yeniden yazabilen kimselerce yapılabilmekte.
Günümüzün karmaşık ve gürültülü dünyasında cesaret, artık göğüs kafesinde kalkan taşımak değil; gürültünün orta yerinde sessiz kalabilmek, ya da herkesin baktığı yere sırtını dönüp başka bir ufuk arayabilmektir. Bazen cesaret herkesin bildiğini mizah unsurları ile bezeyip, kafese konulmayı göze alıp yine de mizahını sahneden söyleyebilmektir. Sanatçılar, geçmişin devasa omuzlarında yükselirken, o omuzları kutsal birer pranga olarak görmeyenlerdi.
Sanatın cesareti, sınırları yıkmaktan ziyade, sınırların varlığını unutturan geniş bir özgürlük alanı açmakta. Belki de en derin çığır, bir insanın kendi zihnindeki binlerce yıllık kabulleri yumuşakça söküp atarak, yepyeni ve kırılgan bir sesle dünyayı yeniden tarif edebilmesidir.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

