Acaba kötü olan ben miyim?
Demet CENGİZ
Geçen yüzyılda okuduğum bir destanın dizelerini hatırlayama çalışırken, Nolan’ın bu yüzyılın en iddialı filmlerinden birini izliyorum. Yönetmenin tercih ettiği gibi yazalım adını: Odyssey.

Baştan söyleyeyim bu ne bir kitap ne de bir film kritiği… Bir destan ve ondan parçalar kopararak yapılmış bir film üzerine düşünmeler, diyeyim kısaca. Destandaki her şey filmde olmadığı gibi filmdeki her şey de destanda yok.
Nolan’ın diğer tüm karakterleri tıpkı Odysseus gibi eve dönmeye çalışır. Eve özlemi, geriye dönmek için verilen mücadeleyi, bir yolculuğun örste dövülmüş demir gibi kişiyi nasıl şekillendirdiğini en iyi Nolan bilmeyecek de kim bilecek? Filmin teknik başarısı tartışılmaz ve var olan tüm şapkaları çıkarıp Nolan’ın önüne dizebiliriz ama duygu anlamında film benim içimde hiçbir şeyi kıpırdatmadı.
Ölüler diyarında hasretine dayanamayıp ölen annesiyle karşılaşmasından etkileneceğimi düşünüyordum ama destandaki bu dokunaklı olay filmde yoktu. Sahibini son kez görene kadar sadakatle bekleyen, gübrenin üzerine atılmış uyuz köpek Argos’un, Odysseus ile vedası da filmin görsel efektleri ve gürültüsü arasında yüreğime dokunamadan geçip gitti.
LANETLİ YOLCULUK
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.
Robert Frost’un ‘Gidilmeyen Yol’şiirini çok severim. Odysseus’u da, Büyük Balık: Efsanevi Ölçülerde Bir Roman’ın kahramanı Edward’ı da daha iyi anlatan bir cümle bilmiyorum ben. Bu şiiri kendime de yakın hissediyorum.
Odysseus on yıl savaşın ardından hileyle Truva’nın düşmesini sağlar ve artık eve gitme vakti gelmiştir. Ama o ülkesine dönmek için sefere çıkan Kral Agamemnon’un peşine takılmaz, başka bir rotayı takip etmek ister. Ve bütün farkı yaratan da bu kararı olur.
Odysseus kelimesi gazaba uğrayan, nefret edilen gibi anlamlara geliyor. Ve bu kahraman zorlu bir yolculukla lanetlenmiştir. Modern edebiyatta ve sinemada da uzun, zorlu ‘odyssey’ denir. Nolan’ın pek sevdiği yönetmen Kubrick’in 1968 yılında vizyona giren filmi ilk aklıma gelen… 2001: A Space Odyssey.

KENDİNE YENİLEN KAHRAMAN
Homeros’un derlediği İlyada destanı tanrıları, Odyssey ise kurnaz bir insanı anlatır. Bu kral hem yiğittir hem de düzenbaz. Bazen bir şövalye gibi davranır bazen bir kapkaççı.
Filmde Odysseus’un neden gazaba uğratıldığı açık bir biçimde gösterilmiyor. Bu ‘nedensizlik’ filmdeki öyküyü temelsiz bırakıyor. Truva’dan galip çıkan Odysseus’un adamları, yola koyulur koyulmaz mola verdikleri ilk köyü yağmalar, insanları öldürür ve kutsala zarar verir. Tanrıları ilk burada kızdırırlar.
Destanın bana en etkileyici gelen bölümlerinden biri tepegöz Polyphemos ile yaşananlardır. Odysseus adamlarıyla birlikte bu tepegözün mağarasında mahsur kalır. Yine kurtuluş için hileler düşünür. Sohbet edip şarap içerlerken tepegöz ona “Kimsin sen” diye sorar ve o da “Hiç kimse” yanıtını verir. Odysseus uyurken tepegözü kör eder. Tepegöz yardım çığlıkları atarken “Seni kim kör etti” diye soranlara “Hiç kimse” yanıtını verir. Böylece yardımına koşulmaz.
Mağaradan çıkmayı başardıktan sonra Odysseus, tepegöze seslenir, “Seni kör eden adamın adı Odysseus’tur. Bunu anlat herkese” der.
Kral Menelaos’u takip etmek istememesiyle yolculuğuna başlayan Odysseus’un eve dönüşünü on yıllık bir maceraya çeviren kırılma mağaradan çıktığı bu anda yaşanır. Kendi kibrine yenilen bu anti-kahraman, kimliğini açık eder. Gemi yolculuğuyla eve dönmeye çalışan birinin en son kızdırmak isteyeceği deniz Tanrısı Poseidon’dur. Polyphemos, onun oğludur. Ve Odysseus’un gazabı böylece başlar.
Filmde bu olay geçmediği için kahramanımızın işlerinin denizde neden rast gitmediği bir türlü anlaşılamıyor.
KUSURLU TANRILAR, KUSURSUZ İNSANLAR
Filmde tanrıları, tanrıçaları suret olarak hiç görmüyoruz. Kâh Zeus şimşek olarak çakıyor kâh Poseidon dalga olup tekneye vuruyor. Bir tek Truvalı masum bir kadınla özdeşleştirilen Athena’yı görüyoruz yer yer.
Bir ölümlü olan ve neredeyse her limanda Tanrıça bir sevgili bırakan Odysseus’un arzuları, zaafları, hilebazlıkları, suçları, günahları saymakla bitmez. O kusurludur muhakkak ama ya tanrılar? Tanrılar teşkilatından suçsuz olanı, yasaları çiğnemeyeni, başkasının hakkına göz dikmeyeni, ötekinin karısını-kızını kaçırmayanı, kendi çocuklarını öldürmeyeni var mı? Odysseus, bir insan ne kadar kusursuz olabilirse o kadar kusursuzdur. Odysseus, en fazla tanrılar kadar kusurludur.
Odysseus’un yolculuğunda bana en çarpıcı gelen yerlerden biri sirenlerle karşılaşmasıdır. Büyüleyici sesleriyle denizcileri ölüme çeken yarı kuş-yarı kadın olan bu yaratıklar konusunda kahramanımızı, Kirke uyarır. Tayfasının kulaklarını balmumuyla kapatan Odysseus, kendini geminin direğine bağlatır. Bu insanın kendi iradesine çok da güvenmemesinin, kendini kendi arzularından korumak için alacağı tedbirlerin güzel bir örneğidir. Odysseus hem sirenlerin sesini duymaktan kendini alıkoymaz hem de kendini korumak için bir direğe bağlanmayı ister. Kahramanımız kendini, kendinden kurtarır.

UYGARLIĞIN SONU GELDİ
Destanda yoktu ama filmde uygarlığın sonunu getiren ‘denizden gelenler’den sıklıkla söz edilir. Ithaka ülkesinin kralı yirmi yıldır kayıpken ve dul muamelesi gören eşi Penelope, koca adaylarını oyalarken hep bu ‘denizden gelenler’in saldığı korku konuşulur.
Nihayet Odysseus ülkesine dönmüştür ve karısı ona bu korkulu ‘denizden gelenler’i sorar.
“Doğru” der yaşlanmış Odysseus, “Denizden gelenler doğru. Ve o denizden gelenler bizdik.”
Kendini medeniyetin merkezi olarak gören Yunan, mertçe yenemediği Truva’yı hileyle devirmiştir. Şehri yakıp yıkmış, yağmalamış, tapınaklarını yerle bir etmiştir. Uygarlığın sonunu getiren, herkesin ‘kötü’ olarak bildiği, ölüm ve dehşet yağdıran ‘denizden gelenler’ bizzat kendileridir.
Batı’nın merkeze Yunan ve Roma’yı koyduğu medeniyet iskeletinde, hoş görülür kendi yayılmacılıkları. Yunan’ı bir kültür(!) imparatorluğu olarak lanse ederler; yüzlerce Akdeniz limanında kurdukları kolonileri görmezden gelirler. Süleyman Tapınağı’nı yıkan, Yahudileri sürgüne gönderen, İsa’yı asan Roma’yı ise mimaride gelişmiş bir imparatorluk olarak anarlar. Bunları Doğu’yu aklamak için söylemiyorum. Doğru’nun dertleri de bambaşkadır.
Nolan’ın filmi sonunda bu sorgulamayı yaptırır Odysseus’a: Kötü olan benim. Denizden gelenler biziz!


