Nilgün Karataş
Gözlerimin önünden kahramanlar geçiyor; kimi ağalara meydan okuyup dağlara çıkmış, kimi kılıcını çekip ejderhalarla savaşmış. Bir başkası devleri yere sermiş, diğeri savaş meydanlarında koca orduları alt etmiş.
Gerçek hayatta da kurgu dünyada da cesaret öyküleri çok seviliyor, cesurların hikâyeleri tekrar ve tekrar anlatılıyor.
Aklımda biri var; bunlardan epey farklı. Bana adalet ile cesaretin nasıl iç içe geçmiş kavramlar olduğunu hatırlatan. Kılıcı yok. Arkasında onu alkışlayan ne bir kalabalık var ne de emrini bekleyen bir ordu. Kimsenin lideri de değil!
Hikâyesi hafızamda dipdiri ama bir an adını hatırlayamıyorum. Gülümsüyorum kendime; kahramanların adı unutulur mu hiç? Süpermen denilince Clark Kent, Spider-Man denilince Peter Parker ismi hemen geliyor oysa aklıma. Onun ise adı değil de sıfatı dilimin ucunda; Jem’in avukat babası.
Üstünde pelerini, yüzünde maskesi ya da süper güçleri yok bu adamın. O cesaretiyle dünyayı kurtaran bir süper kahraman değil; pazar sabahı gazetesini okuyan, çocuklarına çay koyan, akşamları sessizce kitap okuyan sıradan bir insan. Belki de bu yüzden zihnim onu ismiyle değil de duruşuyla, babalığıyla kaydetmiş hafızama.
Olsun kahramanları unutulmaz kılan adları değil ya, seçimleri ve o seçimlerin bedelini ödemeyi göze almaları değil mi en nihayetinde.
Peki korkuyu anlatabilecek kadar cesur, cesareti anlatabilecek kadar kararlı birini ararken, neden onca kahramanı geçip onu seçiyorum? Cevabı sayfaların arasında. Elim kitaplığımda iki farklı çevirisi bulunan bir kitaba gidiyor: Harper Lee’den Bülbülü Öldürmek.
Hızla adını arıyorum. Onun adı; Atticus Finch. Evet Atticus ya… Adıyla birlikte zihnimde onun şu cümlesi çınlıyor:
“…başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.”
Bu sade ama sarsıcı cümle; benim için ötekini anlamlandırma çabalarımın, hatta günlerce Levinas okumaları yapmamın bile nedeni.
Evet ne diyordu Öteki’nin Babası Levinas; “Başkaları için, kendime rağmen, kendimden…”
Atticus’un adalet anlayışındaki cesaret de tam olarak burada yatıyor. Biliyoruz ki; herkes adalet ister ama pek az insan onun için elini taşın altına koyar.
O da onlardan biri…
Hadi hatırlayalım; 1930’ların Alabama’sında, Maycomb adında küçük bir kasabayız… Haritalarda bulamazsınız çünkü kurgusal bir yer. Ama insanlarına her yerde rastlayabilirsiniz. Herkesin birbirini tanıdığı, dedikoduların hızlı yayıldığı yerlerin hepsi üç aşağı beş yukarı birbirine benzer zaten.
Bu kasabada bir avukat yaşar; Atticus Finch. Eşi yıllar önce ölmüş. Hayatını iki çocuğu, Jem ile Scout’a adamış. Gündüzleri adliyenin ağır dosyaları arasında dolaşır, akşamları verandasında çocuklarıyla otururur; onlara ders kitaplarında yazmayan şeyleri anlatır.
Derken bir gün kasaba karışır. Siyah bir tarım işçisi olan Tom Robinson, beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanır. Daha dava başlamadan herkes hükmünü vermiş olsa da Atticus hukukun sadece kanunlardan değil, vicdan da beslendiğine olan inancıyla sanığın avukatlığını üstlenir.
Çünkü Levinas der ki; Öteki’nin yüzü bize emreder: Öldürmeyeceksin. Terk etmeyeceksin. Yalnız bırakmayacaksın.
Atticus’un duyduğu da tam olarak buydu. Ancak kararı yüzünden tüm kasabanın hedefi hâline gelir. Hakaretler. Tehditler. Hatta linç girişimi. Çocukları Scout ve Jem de bu nefret ikliminden nasibini alır. Atticus ise ne çocuklarına öfkeyle karşılık vermeyi öğretir ne de kendi ilkelerinden ödün vermeyi.
Dava sonunda Tom Robinson, masumiyetini gösteren güçlü kanıtlara rağmen suçlu bulunur, cezaevinden kaçmaya çalışırken öldürülür. Evet, Atticus davayı kaybeder. Mücadelesi boşa gider! Ancak çocuklarının ve benim gibi okurların gözünde ise büyüdükçe büyür Atticus. Korkunun ve cesaretin, adalet ile vicdanın kazanmanın ve kaybetmenin birbiriyle ne kadar iç içe geçen kavramlar olduğunu hatırlatan… Ve sorgulatan… Özel bir tür kahramana dönüşür. Oysa o sadece yapması gerekeni yapmıştır. Yapmasaydı kim ona hesap soracaktı? Hiç kimse. Kasabanın saygın avukatı olarak yaşamını sürdürebilir, mesleğini yapmaya devam edebilirdi. Daha az düşman edinir, çocuklarını daha korunaklı bir dünyada büyütürdü.
Aslında çoğu zaman düşman da hiç kimsedir! Çoğu zaman tek bir kötü adam yoktur ortalıkta, korkuyu normalleştiren toplumsal iklimdir.
Michel Foucault’nun vurguladığı gibi; iktidar yalnızca yasaklayan değil, itaatkâr birey üreten bir mekanizmadır. Bunun için insanlara neden ve nasıl korkmaları gerektiğini öğretilir.
Başını belaya sokma! İşine bak! Kendini düşün! Ses çıkarma! Sus!
Atticus’un karşısına çıkanlar neydi?
Yerleşmiş önyargılar. Çoğunluğun sessiz onayı. Sessiz kalan “iyi” insanlar. Hukuku kendi çıkarına göre eğip büken düzen.
Hepsi çok tanıdık. Hepsi bu kadar tanıdık olunca, yapılması gereken de belli değil mi?
Başını belaya sokma!
İşte cesaret, işte feraset!..
İşine bak!
Bakalım. Romanın ortalarında bir yerde Harper Lee, cesareti onun ağzından şöyle tanımlar:
“Gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgili olmadığını. Daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. Nadiren de olsa bazen kazanırsın.”
Atticus Finch’in cesareti, korkusuz olması değil. Korkunun normal kabul edildiği ve her yanı sardığı bir düzende, normalleşmeyi reddetmesi. Kaybedeceğini bilerek yapılması gerekeni yapmak, yalnız kalacağını bilerek söylenmesi gerekeni söylemek, bedel ödeyeceğini bile bile geri çekilmemek, yolunda ilerlemek.
Demek ki cesaret, kalabalığın kolektif ahlakına sığınmak yerine, tek başına kendi vicdanının yanında durabilmekte. Gerçek cesaret; arkanda seni alkışlayan bir kalabalık varken değil, arkanda kimse yokken de aynı hakikati söyleyebilmekte.
Cesaretin adı çağdan çağa, coğrafyadan coğrafyaya değişir. Bazen bir romanın sayfalarında çıkar karşımıza, bazen bir mahkeme tutanağında, bazen de tarihin direnç noktalarında… İsimler değişir ama korkunun hüküm sürdüğü her çağda cesaretin ortak dili hep aynı kalır. Bedelini göze alarak hakikatten vazgeçmemek ve susmanın en güvenli liman olduğu anlarda bile konuşabilmek.
Cesur yürekler için canavarlara gerek de yok aslında. Atticus’un kasabasındaki insanların çoğu canavar değildi. İyi aile babalarıdır. Komşudurlar. Esnaftılar. Jüri üyeleridir. Ama hep birlikte büyük bir adaletsizliği normalleştirirler. İşte Atticus’un yalnızlığı burada başlar. Hannah Arendt’in söylediği gibi kötülük çoğu zaman şeytani değildir; sıradandır. Komşunun sessizliği, mahkemedeki bakış, “Ben ne yapabilirim ki?” diyen iyi insanların suskunluğu… Bazen adaletsizliği büyüten tam da budur; korkunun içselleştirilmesi!
Tabii toplumlar değişiyor, insanlar da… Özünü korumakla birlikte korkular da şekil değiştiriyor! Byung-Chul Han diyor ki; eskiden disiplin toplumu vardı, şimdi performans toplumu var. Ne isabetli bir saptama. Eskiden “itaat et” deniyordu, şimdi “kendini gerçekleştir.”
Sonuç değişmiyor aslında. Herkes yalnızca kendi derdine düşüyor; kendi mutluluğunu, kendi başarısını düşünmeye başlıyor. Öteki ortadan kayboluyor.
Aslında sistemin bizden istediği hep aynı; yine itaat etmemizi istiyor, sadece bunu söyleme biçimini ve yöntemini değiştirdi. Bugünün sistemi isteklerini her zaman zorbalıkla dayatmıyor, daha incelikli tarafları da var. Daha çok bizi düşünüyor! Önce kendimizi düşünmemizi öğütlüyor. Kariyerimizi, konforumuzu, itibarımızı, güvenliğimizi… Başkası için konuşmanın bize ne kaybettireceğini sürekli hatırlatıyor. Böylece korku, yasaklardan değil, hesaplardan doğuyor.
Bugün cesaret; konforunu kaybetmeyi göze almak anlamına da geliyor. Çünkü günümüzde insanlar çoğu zaman hayatlarını değil; işlerini, akademik kariyerlerini, sosyal çevrelerini, takipçilerini, itibarlarını, terfilerini kaybetmekten korkuyor. Atticus ise tam da bunu yapmıştı. Konforunu feda etmişti.
Sistem artık bizden cesur olmamızı istemiyor. Öyle ya “Ucuz kahramanlıklara gerek yok!”
Sistem artık yalnızca kendi işimize bakmamızı istiyor. Farklı olana tahammül hiçbir zaman olmadı da, öteki tamamen tehdit olarak görülüyor. “Beni ilgilendirmez” demek, ayıp değil günümüzde, en güvenli itaat limanı!
Tabii insan doğası gereği hiç susmuyor, hep bir şeyler anlatma, gösterme derdinde. Performans toplumu olmanın bir gereği de bu zaten. Bu durumda günümüzün kabul gören ötekisi, sadece izleyicilerden oluşuyor. Haliyle dijital platformlarda sürekli kendi kendine yayın yapan, sürekli kendi kendine konuşan, öteki ile bir şey paylaşıyormuş gibi yapan, sürekli akıl veren, listeler sunan ama kendi narsisizmini besleyen, ya da hadi insaflı davranayım sadece vakit öldüren insanlara dönüşüyoruz.
Başkası için mi yapıyoruz bunları, kendimiz için mi? Yoksa neye itaat ettiğimizi, neden korktuğumuzu hatırlamamak için oyalanıyor muyuz?
İşte Atticus Finch, bize cesaretin yalnızca konuşmak için konuşmak olmadığını gösterir.
Bize bizi hatırlatır. Başkası için konuşabilmeyi… Her şeye rağmen ötekini savunabilmeyi… Levinas’ın dediği gibi, etik tam burada başlar: Kendime rağmen başkaları için.
OKUMA LİSTESİ
- Harper Lee, Bülbülü Öldürmek, Sel Yayınları
- Emmanuel Levinas, Sonsuza Tanıklık, Metis Yayınları
- Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi
- Hannah Arendt, Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor, Metis Yayınları
- Byung-Chul Han, Psikopolitika & Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri
- Byung-Chul Han, Ötekini Kovmak & Günümüzde Toplum, Algı ve İletişim
- Zygmunt Bauman, Akışkan Korku, Ayrıntı Yayınları

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Yayın yönetmenliği yaptığı Suare Dergi’de ve Bianet’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


