Gülbin Pekel
“Kapının önündeyim. Zamanın bitti. Geçmişinden kaçamazsın!”
Bu, gecenin ilk mesajı değildi. Her şey yirmi dakika önce başlamıştı. Adam geçmişin bilançosuyla yüzleşmek ile arkasını dönüp kaçmak arasında, iradesinin hapishanesinde yapayalnızdı. Ardı ardına gelen mesajlar durmak bilmiyordu.
“Karının dolabındaki yeşil hırkanın cebine bak. Oradayım.”
Adam yeşil hırkayı hiç görmemişti. Yıllarca karısının geçmişini hiç kurcalamadığı için kendisini suçladı. Aynı yastığa baş koymuş ama birbirlerinin gözlerine bakmaktan korkarak geçirmişlerdi yıllarını. Evlilikleri yaralarını umursamadıkları kederli bir anlaşmaydı.
“Sevmeyi, terk edilmek korkusu yüzünden unutmuş bir mutsuzdu kısacası.”
— Selim İleri, Yaşarken ve Ölürken, Everest Yayınları,— s. 4
“Anahtarlıkta üç anahtar var. Üçüncüsü bu evin değil. Kimin evi olduğunu ona sordun mu?”
Adam nefesini tuttu. Üzerinde küçük melek sarkacı olan karısının anahtarlığı geldi aklına. Hiç sormamıştı. İnsan, sormadığı soruların konforuna sığınarak yaşardı. Gerçeği öğrenmek, gerçeğin doğuracağı felaketlerin faturasını kabul etmekti. Bilmemek, en güvenli korunaktı.
“Hayat yeterince karmaşık, imkansızlıklarla dolu. Bir de biz onu içinden çıkılmaz hale getirmeyelim.”— s. 492
“Ali ayağını yine yorganından çıkarmış. Git ört, üşümesin. Sonraya bahçeye in.”
Adam masaya tutundu. Kalbi, göğüs kafesini kırıp dışarı çıkmak isteyen vahşi bir hayvan gibi güm güm vurararak, koridorun sonundaki odaya doğru yürüdü. Kapının aralığından baktı. Karısı ve oğlu dünyadaki tüm kötülüklerden habersiz uyuyorlardı. Oğlu yatakta döndü, battaniyesi açıldı, küçücük ayakları dışarı çıktı.
Mutfağa girdi. Tezgâhın üzerinde, dün akşamdan kalan emaye çaydanlık duruyordu. Şu çaydanlık bile ondan daha şanslıydı. Bir sorumluluğu yoktu. Birazdan kapı açılıp geçmişi evin içine saçıldığında, çaydanlık hiçbir acı duymayacaktı. Karısı sabah ağlayarak kahvaltı hazırlarken çaydanlık, suyu kaynatacak ve susacaktı. “Ben bugün bu evde durmak istemiyorum” demeyecekti. Pişmanlığı yoktu, yarın sabah ne olacağına dair endişesi yoktu. Oysa adam, her saniye kapıyı açıp açmamaya karar veremeyen çaresiz bir insandı.
Telefonuna bir mesaj daha geldi:
“Hücre evinin basıldığı gece eski bildirilerin arasında kalan sadece sen değildin!”
Baskınlardan kaçıp odalara kapanan aydınlar, çok geçmeden evlerin içinde birbirinin cehennemi haline gelmişti. Kimin kimi ihbar edeceği belirsiz basılan her ev arkasında, paramparça olmuş dostluklar bırakırdı.
Adam yavaşça ayağa kalktı. Dış kapıya doğru yürüdü. Elini kola uzattı. Atacağı yanlış bir adım, karısının ve oğlunun hayatını bitirebilirdi. Ve bu cinayetin tek faili kendisi olurdu.
“Her ölüm, biraz da yaşayanın içindeki bir parçanın cenazesidir.” — s. 358
Keşke biri gelse ve kapıyı arkadan kilitlese. Keşke dışarıda sokağa çıkma yasağı olsa. Birileri onu durdursa, bir polis ya da bir gardiyan kapının önüne barikat kursa… O zaman suç dışarıdaki güçte olurdu. Karısının yüzüne bakıp: “Elimden bir şey gelmedi, beni engellediler” diyebilirdi.
“Polis ifadesinde arkadaşlarını ele veren üçüncü imzanın sahibini sormayacak mısın?”
Bu mesajla oda bir anda soğudu. Adamın geçmişinin kanlı koridorları ortalığa saçılıverdi. Herkesin birbirini namlunun ucuna sürdüğü ihtilal günlerinin hayaletleri şimdi tam karşısındaydı. Artık kaçacağı hiçbir mazereti kalmamıştı.
Karısını ve oğlunu korumakla, kapıyı açıp aşağıya inmek arasında yapayalnızdı. Dışarıdaki gölge, kapıyı iki kez tıklattı. Adam derin bir nefes aldı. Yatak odasının kapısından içeriye, karısına ve oğluna son defa baktı. Karısının yeşil hırkasını, çantasındaki anahtarı, örgüt bildirilerini, şahitlikleri yanına alarak kapıyı açtı.
“Günler geçecek, birbirimizi görmediğimiz, görmeyeceğimiz günler yaşanacak; derken hiç tanışmamışız gibi bu mutsuz hikâye de örtülecekti.” — s. 541

Tekirdağ’da başlayan yolculuğunu; toplumu sosyolog titizliğiyle gözlemleyerek, insan ruhunu aile danışmanı derinliğiyle çözümleyerek sürdürüyor. Biriktirdiklerini bir öğretmenin berraklığıyla aktarırken, tüm yolları ‘yaratma ve yazma’ tutkusuna çıkıyor. Modern dünyanın hengamesi içinde kaybolan ‘insan’ı bulup çıkarmak ve onu kelimelerle yeniden inşa edebilmek için çok çalışıyor.

