Pelin Süalp
“Demonik olan, kendi içine kapanan ve özgür-olmayan bir biçimde açılan durumdur.”
Søren Kierkegaard
Ben Vigilius Haufniensis. Başım dönüyor. İçeri bakıyorum, dışarısı aydınlanıyor. Dışarı bakıyorum, içerisi ferahlıyor. Bir esinti, bir rüzgâr…
Bir keresinde kendime sordum. Ben Haufniensis değilim tabii, Kierkegaard da değilim; o yüzden aradığım cevaplar önemini kaybetti. Hikâyeler anlattım. Bir gölün içinde yaşayan canavara dair. Onu gördüğünü iddia eden köylüler vardı. Gölün büyüklüğünü söylesem belki gözünüzde canlanır ama büyük bir göl desem de canlanmaz mı? Betimlemeler çok abartılıyor. Proust değilim. Zaman üzerine söyleyecek bir şeylerim olsa da korkumdan söyleyemem. Böyle böyle düşünüyorum, ne dersiniz? Anksiyetesi olan bir ben miyim? Sanmam. Kierkegaard içimi sıkar. Yapay zekâya sorarım, ne demiş bu adam? Sonra keyfime bakarım. Bir içeri bir dışarı. İçerisi köhne mi köhne, tozlu. Dışarısı yakamoz, yaz akşamı. Canavar da olsan çıkamazsın işte gölden. Haufniensis diye biri yok tabii, biliyorum bunu, herkes biliyor. Köylüler de biliyor canavar olmadığını ama turistler geliyor. Çocuklara Çin malı oyuncak canavarlar satılıyor. Ben de bir tane mor olanından alıyorum. Çünkü neden olmasın? Evin herhangi bir odasında tozlanacağını bile bile. Dopamin, ille de dopamin. Pazartesi olacakmış, işlermiş… Canavarı komidinin üzerine koyuyorum. Gece gözlerim kapanana kadar dizi izliyorum. Bunların hepsi kurgu tabii. Proust okuyorum gerçekte. Cümleler uzuyor uzuyor paragraflara evriliyor. Yıllar önce altını çizdiğim satırlar sayfalarla birlikte sararmış, solmuş. Sağa dönüyorum, canavar bana bakıyor, müstehzi demek istiyorum, metnimin bütünlüğünü bozuyor. Alay ediyor işte. Bir de evine mi götüreceksin beni, diyor… İçim dışıma çıkacak gibi oluyor. Bir sürü şey yedim. Yerel peynirler, etler… Yorgunum ama kendimi geceleri dışarı çıkmaya zorluyorum. Otelden içeri otelden dışarı. Kierkegaard çekilmiyor, Proust çekilmiyor. Karanlık mekânlarda zehir gibi içkiler içiyorum. Siyaset, tarih, felsefe konuşulmuyor. Yatağa uzanıyorum, tavana bakıyorum. Kopenhag’daki evlerin tavanları da bu tavana benziyor aslında, hiç farklı değil. İnsanlar aynı yerlere aynı lekeleri bırakıyor; sanki bütün dünya tek bir fabrikadan çıkmış. Göl… Gölün ne kadar derin olduğunu hatırlamıyorum. Canavar çok büyük diyor köylüler. Upuzun bir kuyruğu var. Bavula sıkıştırıyorum. Uçakta pencereye yaslanıyorum. Aşağıda göller var, hangisi olduğunu bilmiyorum, hepsi birbirine benziyor yukarıdan, mavi lekeler, içlerinde ne olduğunu kimse göremiyor bu yükseklikten. İyi ki göremiyor kimse. Vigilius Haufniensis diye biri yok. Ben de bazı günler yokum galiba. Kendi ismimle bunları yazıyor olmam neyi değiştirir?
Canavarı göğsüme bastırıp, derin bir uykuya dalıyorum.

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

