Belgin Ulutay Kaçmaz
30 Temmuz
“Yeni tema belirlendi.”
Atlas’ın sayfaları açıldığında, dünyanın üzerindeki çizgilerin insan eliyle çekilmiş birer yara izinden ibaret olduğunu anlarsınız. Kendi yaralarımız da öyledir; ilkin derin bir neşter darbesiyle açılır, zamanla kabuk bağlar, nihayetinde üzerini örten tenin rengini alarak görünmezleşir. Görünmezleşmek sadece taşıdığın yükün adını unutmakmış.
Odamın penceresi, kentin en gürültülü caddesine bakıyor. Burası, Mimar Sinan’ın yüzyıllar önce taşı taş üstüne koyarak kurduğu o ilahi dengeden fersah fersah uzakta, betonun ve demirin yığınla yükseldiği bir ara kesit. Saat tam öğleden sonra üç.
Masamın üzerine çöreklenen o soluk, biraz da hırpalanmış pirinç lambanın düğmesini her zamanki gibi çevirdim. Işık da defterin mürekkebi içine çekmekten kalınlaşmış sayfasına 30 derecelik açıyla düştü. Defter masanın kenarına paraleldi, kalem sağ üst köşede, silgi birkaç santim uzağında, kahve fincanının kulpu pencereye dönüktü. Bilgisayarım masanın ortasından tam sekiz santim içerideydi. Yıllardır değişmeyen bu küçük düzenin kendimi iyi hissettirdiğini fark ettim. Sanırım hayatımızın büyük meseleleri üzerinde denetimi kaybettiğimizi hissettiğimizde, şaşırtıcı bir biçimde küçük şeylere sarılıyoruz.
Sanki masamın üzerindeki milimetrik simetriyi tutturabilirsem içimdeki kronik dağınıklık da kendiliğinden hizaya girecekmiş gibi bir avuntu bendeki de işte.
Masada Melville’in Kâtip Bartleby’sinden altını birkaç kez çizdiğim o cümleye ve altına yazdıklarıma takıldı gözüm.
“Yapmamayı tercih ederim.”
“?”
“Ne kadar kusursuz bir cümle. Bir o kadar da korkunç.”
Bu son cümleyi ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum bile. Hayatım boyunca neredeyse hiçbir şeyi yapmamayı tercih etmemiş, her şeyi yapmış, her yere yetişmiştim. Verilen işleri ise elimden gelenin en iyisi ile yapmıştım. Belki de bazı şeyleri hayatımızda eksik olduklarını düşündüğümüz için seviyoruzdur. Bu cümleye takıntım da öyle.
Bilgisayarımın ekranında, dekanlıktan gönderilen tenimi sopayla dürtüyormuş gibi hissettiren e-posta;
“Sayın Doçent Doktor, önümüzdeki dönem interdisipliner laboratuvar projesi için mimarlık ve sinema kürsülerinin ortak hazırlayacağı manifestoyu pazartesi gününe kadar sisteme girmeniz beklenmektedir…”
Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye askıda kaldı. Toplantı. Öğrenci. Takv…
E-postanın dili her zamanki gibi kibar görünmeye çalışan bir buyurganlığa sahip; “beklenmektedir,” “rica olunur,” gibi ifadeler, emrin emir olmaktan çıkmasını mı sağlıyordu?
Hayır!
31 Temmuz 23:45
Her şeyi elinin altında bulmanın, hiçbir tersliğe, hiçbir beklenmedik rüzgâra yer bırakmamanın o tatlı, zihni uyuşturan rehaveti… Tam her şey yolunda, dış dünyanın o hoyrat sesinden tamamen arındım sandığın anda, camın arkasında biriken o acımasız karanlık pencere çerçevesine hafifçe vuruveriyor da asıl sığındığın o yerin seni yavaş yavaş, nefesini çeke çeke boğan şık bir hücreden başka bir şey olmadığını idrak ediyorsun. Konfor dediğimiz kadife astarlı zehirli sığınak, tam da bu çaresizliğin beslendiği bataklık. Kimse bizi zindanlara kapatmadı; altın kafeslerin kapılarına uzaktan kumandalı kilitler taktılar ve anahtarları bize verdiler. İstediğimiz an çekip gidebileceğimize dair o masum inanç, içeride kalmamızı sağlayan en kusursuz zincir.
Akşamüstü, kentin beton yığınları arasında kaybolmuş o kasvetli stüdyoya doğru gitmek üzere evden çıktım. Metro istasyonunun merdivenlerinden inerken vagonlardan birine doluşan insan kalabalığının o kusursuz, neredeyse uzaktan kurulmuş birer saat gibi işleyen uyumuna yine hayran kalmadan edemedim. Herkes aynı saatte, aynı yöne doğru akıyor, kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor.
Vagon doldukça insanlar birbirlerine yaklaşıyor, fakat birbirlerine bakmamak için daha büyük bir çaba gösteriyorlardı. Yanımdaki adamın telefonunda bir video akıyor, karşımdaki kadın kulaklığından müzik dinliyor, kapının yanında duran genç çocuk camdaki yansımasına bakarak saçlarını düzeltiyordu. Herkes birbirinin birkaç santim uzağındaydı ama kimse kimseye gerçekten yakın değildi.
Göz teması, bu çağın en tehlikeli suçlarındandır; çünkü bir başkasının gözünde kendi yalnızlığını görmek, konforun o kadife örtüsünü yırtar.
Tren bir sonraki istasyonda yavaşladı. Düşüncelerim de.
Stüdyoya vardığımda, öğrenciler masanın çevresinde toplanmıştı. Günümüzün tartışma konusu oldukça manidardı; “Geleceğin Esaret Mekânları.” Öğrencilerden biri, masanın üzerine minimalist çizgilerle tasarlanmış, cam ve çelikten yapılmış dışarıya neredeyse hiç açılmayan bir konut maketi bıraktı. Dışarıdan bakıldığında nefis bir modern sanat eseri gibi duran, içerideki iklimin tamamen yapay zekâ tarafından tanzim edildiği bir konut projesi. Yaşayanlar daha ihtiyaçlarının farkına varmadan sistem tarafından tahmin edilecekti.
— Öğrenci, “Hocam,” dedi, sesindeki o çocuksu heyecanı saklamaya bile gerek duymadan, “bu evde yaşayan bir insan dışarı çıkmaya ihtiyaç duymuyor. Havası filtrelenmiş, ışığı biyolojik saate göre ayarlanmış, sokak gürültüsü tamamen sıfırlanmış.”
Öğrenci maketi anlatırken yüzünde öyle saf bir gurur vardı ki bir süre hiçbir şey söylemedim. Maketin içine baktım. Küçük bir yatak, küçük bir masa, pencere yerine ışığı taklit eden bir yüzey ve tavanda hava dolaşımını sağlayan ince bir sistem vardı.
“Mutluluk nihayet tamamen optimize edildi,” dedi öğrenci. Sınıfta birkaç kişi güldü.
“Mutluluk mu?” diye sordum. Öğrenci yüzüme baktı. “Yoksa belirsizlikleri ortadan kaldırırken insanın kendi hayatıyla arasındaki mesafeyi de artıran bir güvenlik sistemi mi? Bir mekân insana dışarıdaki dünyayla bağ kurma ihtimalini tamamen kapatıyorsa, orası bir ev değil, akıllı bir mezarlıktır. Konfor, insanın kendi sınırlarını örme biçimidir. Duvarları ne kadar yumuşak ne kadar pürüzsüz yaparsanız yapın; o duvarlar bir süre sonra nefesinizi keser,” dedim. Kendi cümlemden rahatsız oldum. Çünkü konforun insanı esir edebileceğini anlatırken bile kendimi güvende hissediyordum. Düşünceyi ne kadar iyi formüle edersem, düşüncenin kendisiyle o kadar az yüzleşmek zorunda kalıyordum.
Söylediklerim stüdyonun soğuk, akustiği mükemmel duvarlarında sessizce eriyip kayboldu. Kimse itiraz etmedi. Zaten bu düzenin içinde kimse kimseye itiraz etmez; çünkü hepimiz aynı görünmez ağın içindeyiz. Bu konforlu esarete çoktan rıza göstermiş durumdayız.
Çocuğun gözlerindeki o saf, o dokunulmaz gururu görmeliydiniz.
Gecenin çok geç saatlerinde, sokakların nihayet insan seslerinden arındığı o sessizlikte eve döndüm. Apartmanın asansöründe inen o derin sessizlikle birlikte, aynadaki yansımama uzun uzun baktım. Yansımamı gördüğümde yüzüm bana bir süre yabancı geldi. Saçlarım taralı, gömleğim düzgündü, çantam omzumdaydı. Bütün günün yorgunluğuna rağmen yüzümde hayatını idare etmeyi bilen bir insanın ifadesi vardı. Bir insanın hayatını idare etmesiyle onu yaşaması arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu düşündüm bir an.
Eve girer girmez. Anahtarı her zamanki yerine astım. Mutfakta su kaynatmak için ısıtıcının düğmesine bastım. Su kaynamaya başlarken çıkardığı o ince, tiz ıslık sesi, kentin arka planda gece gündüz demeden uğuldayan gürültüsünü bıçak gibi kesti. Elimde sıcak çay bardağıyla balkona çıktım. Karşı apartmanda pencere kenarında oturan biri tabletinden bir şeyler izliyor; ekrandan yansıyan mavi ışık, kadının yüzünde dalgalanıyordu. Uzunca bir süre izledim. Saatlerdir kımıldamıyor kafasını bir kez olsun kaldırmamıştı. Ah şu kadife minderlerden ördüğümüz alışkanlıklar silsilesi. Freud haklıydı; insan uygarlık uğruna özgürlüğünün en büyük kısmını güvenlik ve konfor karşılığında feda ediyor.
Rahatsız edici olansa onu izlerken dahi kendi telefonumu elimde tuttuğumdur.
1 Ağustos 14:20
Bugün laboratuvarda “Görünmez Panoptikon” projesinin sunumunu hazırlarken Jeremy Bentham’ın hapishane modelinden ve Foucault’nun modern toplumun işleyişini anlamak için faydalandığı Panoptikon hapishanesinden söz ettim. Ortada devasa bir gözetleme kulesi bulunur, etrafında ise mahkûmların hücreleri dizilir. Mahkûm, gözetlenip gözetlenmediğini asla kesin olarak bilmez; bu yüzden her an gözetlendiğini varsayarak kendi kendini denetler.
Bugün o kuleye ihtiyacımız kalmadı. Kule, cebimizdeki telefonlara, evimizdeki akıllı asistanlara dönüştü. Biz kendi irademizle, mahremimizi, beğenilerimizi, korkularımızı o dijital kuleye hibe ettik.
Arkamdaki dev projeksiyonda, insan beyninin nörolojik haritasıyla bir kentin sokak haritası üst üste. “Mimarlık sadece tuğla ve harç değildir,” diyorum salondakilere. “Mimarlık, insanın zihninde kurduğu hapishanenin dış dünyaya yansıtılmış biçimidir. Bir binanın tavanını ne kadar alçak tutarsanız, insanın düşünceleri de o kadar yere paralel hale gelir. Bir odayı ne kadar ses yalıtımlı yaparsanız, insan kendi iç sesinden o kadar korkmaya başlar. Bizler konforu artırdıkça, acıya dayanma eşiğimizi düşürdük. Acı çekmeyen, rahatsız olamayan bir zihin, düşünme yetisini yitirir. Antik Roma’da mimarlar bir yapı inşa ederken önce zeminin, o yerin ruhunu dinlerlerdi. Bugün ise ruhu betonun altına gömüp üzerini cam yünüyle yalıtıyoruz.”
Salondaki öğrencilerden biri bir süre sessizliğin ardından parmağını kaldırdı.
“Hocam, peki bu esaretten çıkış yolu nedir? Mimariyi ve yaşamı yeniden nasıl tasarlayacağız?”
Ona verecek kusursuz bir akademik yanıtım yoktu. Çünkü çıkış yolu, yeni bir bina tasarlamakta değil; o binanın duvarlarını yıkma cesaretini gösterebilmekteydi. Ve maalesef insan, bildiği cehennemi, bilmediği cennete tercih eden bir varlık.
Ardından arka sıradan başka bir öğrenci; “Hocam, artık bizi birinin gözetlemesine gerçekten gerek var mı?”
“Neden?” diye sordum. “Çünkü kendimizi zaten kendimiz gözetliyoruz.”
Sınıfta yine bir sessizlik oldu. Sonra bana bakarak sordu.
“Sizi kim gözetliyor?”
“Kimse.”
Tam o sırada cebimdeki telefon titredi. Çıkarmadım. Birkaç saniye sonra yeniden titredi. Yine çıkarmadım. Üçüncü kez titreştiğinde elim cebime gitti. Bölüm başkanıydı.
“Manifestonun ilk taslağını bu akşam görmek istiyorum.”
Mesaja baktım. Ekranı kapattım. Telefonu cebime koydum. Öğrenci hâlâ bana bakıyordu. “Kimse,” demiştim. Oysa ne yapacağımı zaten biliyordum.
01:15
Saat gece yarısını geçti. Laboratuvarın boş ve beyaz ışıklı koridorlarında tek başıma yürüdüm. Adımlarımın parkede çıkardığı ses, binanın ne kadar sessiz olduğunu bana hatırlattı.
Masama geri dönüp, gün boyunca karaladığım dağınık notları topladım. Bilgisayar ekranındaki manifesto taslağımaysa tek bir cümle ekleyemedim.
Pencereye yaklaşıp kafamı dışarı çıkardım. Sokak lambasının sarı ışığı altında asfaltın üzerine düşen gölgeme rastladım. Gölgem net, keskin ve tek başına.
Şehir uyuyor; milyonlarca insan kendi altın kafeslerinde, akıllı termostatların belirli derecelere sabitlenmiş ısısında, dış dünyadan izole edilmiş bir şekilde rüya görüyorlar.
Kitaplıktan Atlas’ı alıyorum. Dünyanın haritasına parmağımı bastırıyorum. Hiçbir çizgi insanı tutamaz; ama insan kendi elleriyle çizdiği çizgilerin etrafına demirden duvarlar örerse, o zaman ne harita kalır ne de özgürlük.
Lambayı kapattım. Karanlık, odanın köşelerinden yavaşça süzülerek masanın üzerine kitapların arasına yerleşti. Karanlığı delen yalnızca bilgisayarın mavi ışığıydı.
Derin bir nefes aldım.
Bu sabah evde fincanın kulpundaki çentiğe takıldı gözüm. On yıldır aynı porselene aynı parmakla basıyordum. Çentik ne büyüyor ne küçülüyor; sadece etrafındaki sırrı aşındırarak siyah bir leke bırakıyor. İnsan, kendi hayatını da böyle oymuyor mu?
Akşamüstü kürsüdeki o genç mimar adayının yaptığı makete baktım yine. Çelik ve camdan, dışarısıyla tüm bağları koparılmış, sirkadiyen ritme göre aydınlanan o kusursuz evi hatırladım. Öğrenci, “Mutluluk optimize edildi hocam,” demişti.
Mutluluk?
Kalemi masaya bıraktım. Ucu kâğıdı hafifçe delmiş. Altındaki ahşap masada, geçen yıllardan kalan onlarca küçük çentik var.
2 Ağustos 08:30
Pazar sabahının erken, serin saatlerinde elimde dumanı üstünde tüten kahve fincanıyla pencereye yaslandım. Karşı parktaki yapay göletin yüzeyi geceki ayazdan ötürü incecik bir buz tabakasıyla örtülmüştü. Gözüm, suyun dibinde kaskatı kesilmiş, kıpırdamadan duran o otlara takıldı. İlk bakışta insana derin bir hüzün veren, mutlak bir eylemsizlik tablosu gibi görünüyordu. Dışarıdan bakıldığında her hareketsizliği, her duruşu hemen bir esaret, bir irade zafiyeti ya da tembellik olarak yaftalamaya ne kadar da meyilliyiz. Görünür bir hareket olmadan da hayat devam edebiliyor. İnsanların hareketsizliğe karşı bu kadar acımasız olmasının nedeni belki de kendi içimizdeki sessizliği bile bir başarısızlık olarak görmemizdir. Dinlenirken suçluluk duyuyor, beklerken geride kaldığımızı düşünüyor, durduğumuzda başkalarının ilerlediğini varsayıyoruz.
Hayatımın “bunalımdayım” diye tanımladığım enteresan günlerini anımsadım. Günlerce evden çıkmadığım, telefonlara geç cevap verdiğim, çalışmayı ertelediğim, insanlarla görüşmek istemediğim bir dönemdi. O zamanlar bunu ataletsizlik olarak niteliyordum.
O döneme dair bazı şeyleri hâlâ hatırlamak istemiyorum. Fakat geçmişte verdiğim kararların hepsini bugünkü aklımla yargılamanın da başka türden bir kibir olduğunu düşünmeye başladım.
Mesele yalnızca zamanın acımasız akışından ibaret değil ki. Koşulların o anki hamlığı, dış dünyanın sesimize sağırlığı, en önemlisi de insanın kendi içinde, o buzun altındaki kökler gibi yavaş yavaş kabuk değiştirmesi. Kişi iç dengesini yeniden inşa etmesi gerekiyor. İnsan zihni de aniden değil, ağır ağır başkalaşıyor. Dün savunduğu keskin bir öfkeyi bugün sessizlikle tartmayı öğrenip, içindeki katı katmanları içeriden eritiyor.
3 Ağustos 01:10
Laboratuvardayım. Manifestonun son hali önümde açık. Foucault, Bachelard, Melville ve başka isimler metnin içinde yerlerini almıştı. Metin iyi görünüyor. Fazla iyi. Kapattım. Ölçülü ve ikna edici. Bir an için kendi yazdığım metne dışarıdan baktım. Orada kendimi değil, yıllardır akademik çevrenin görmekten hoşlandığı versiyonumu gördüm. Telefonum çaldı. Bölüm başkanıydı. Manifestonun yönetim tarafından beğenildiğini söyledi. Özellikle benim yaklaşımımın yeni laboratuvar koordinatörlüğü için uygun bulunduğundan söz etti. Daha büyük bir oda, daha yüksek bütçe, daha az ders, daha fazla araştırma imkânı ve daha fazla akademik görünürlük. Konuşurken masadaki kaleme dokunuyordum. Her şey yerli yerindeydi.
Sonra teklifin küçük bir koşulu olduğunu söyledi. Manifestonun bazı bölümleri fazla sert bulunmuştu. “Gözetim”, “esaret”, “iktidar”, “kurumsal konfor.” Birkaç kelime yumuşatılabilirdi. Ana fikir korunacaktı. Yalnızca ton değişecekti. Telefon kapandıktan sonra dosyayı tekrar açtım. “Esaret” kelimesini “bağımlılık” yaptım. “İktidar” kelimesini “düzen” ile değiştirdim. “Gözetim” yerine “izleme” yazdım. Koridordan bir temizlik arabasının sesi geldi. Öylece oturdum.
4 Ağustos, 07:40
Sabah elektrikler kesikti. Önce buzdolabının sesini aradım. Sonra hava temizleyicinin, ardından klimanın. Hiçbiri çalışmıyordu. Telefonumun şarjı kırktı. Kahve makinesi sessizdi. Ev bir anda yıllardır alıştığım o düzenden çıktı.
Dışarıdan gelen sesleri duydum. Üst kattaki komşunun ayak sesleri, sokaktan geçen bir motosiklet ve bir çocuğun ağlaması. Pencereyi açtım. Soğuk hava içeri doldu. Islak betonun, egzozun ve gece yağan yağmurun kokusu odanın içindeki temiz havaya karıştı. Elim pencereyi kapatmaya gitti. Durdu. Sonra geri çekildi.
Çayı kendim demledim. Masaya geçip, defterimi açtım. Kalemi elime aldım.
“Peki yapmamayı gerçekten tercih mi ediyorum, yapacak gücüm mü kalmadı?”
Cevabı bilmiyordum. İlk kez bilmiyor olmak beni rahatsız etmedi. Elektrikler gelene kadar başka bir şey yazmadım.
23:55
Elektrikler geldi. Telefonuma bir sürü bildirim geldi. Üniversiteden gelen e-postalar, mesajlar, takvim hatırlatmaları ve toplantı davetleri yeniden hayatın içine dağıldı. Bilgisayarı açtım. Bölüm başkanının teklifini yeniden gördüm. Koordinatörlük görevini kabul ettiğimi bildiren e-postayı henüz göndermemiştim. İmleç ekranda yanıp sönüyordu. Telefonumu aldım, mesajları okudum ve hiçbirine cevap vermedim.
Pencere hâlâ açıktı. Soğuk hava içeri giriyordu. Bir süre sonra üşüdüm. Pencereye baktım. Kapatmadım.
5 Ağustos, 08:10
Sabah uyandığımda ilk yaptığım şey telefonumu aramak oldu. Elimi yatağın diğer tarafına uzattım. Telefon orada değildi. Gece yatmadan önce onu salondaki masanın üzerinde bıraktığımı hatırladım. İlk kez bir şeyin değişmesi için benim hayatımdan çıkması gerekmediğini düşündüm. Bu düşünceyi fazla kurcalamadım. Laboratuvara gittim. Manifestonun yeni hâli masamdaydı.
Bir öğrenci içeri girdi. Elindeki kâğıtları masama bıraktı.
“Hocam, çalışmamı düzelttim. Bakabilir misiniz?” dedi.
Kâğıtları aldım.
“Sen bana önce neden düzelttiğini anlat,” dedim.
Şaşırdı. “Çünkü yanlış olduğunu düşündüm.” “Neden?” diye sordum.
Oturdu ve anlatmaya başladı. Ben dinledim. Kâğıdı geri uzattım. “Değiştirmeden önce neden böyle yazdığını düşün.” Başını salladı ve çıktı. Kapının kapanmasını izledim. O gün ilk kez bir başkasının işini onun adına kolaylaştırmamıştım. Bunun neden iyi hissettirdiğini tam anlayamadım.
6 Ağustos, 11:50
Üniversitede sabahki toplantıya on iki dakika geç kaldım. Metro gecikmişti. Sonra kahve almak için durmuştum. Bir e-postaya cevap vermek üzere telefona bakmış, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Eskiden böyle bir gecikme bütün günümü bozabilirdi. Toplantıya girerken “Günaydın, kusura bakmayın, geciktim,” dedim ve boş sandalyeye oturdum. Kimse yüzüme uzun uzun bakmadı. Toplantı devam etti.
Ekranda bir cümle vardı; “Gözetim teknolojileri bireyin güvenlik ihtiyacına cevap veren araçlardır.” Bu cümleyi ben değiştirmiştim.
Eski hâli aklıma geldi; “Gözetim teknolojileri bireyin güvenlik arzusunu kullanarak davranışlarını biçimlendiren araçlara dönüşebilir.”
Elimi kaldırdım. “Bu kelimeyi neden değiştirdik?”
Bölüm başkanı ekrana baktı. “Hangisini?” “’Cevap veren’ kelimesini.”
“Daha sertti.”
“Evet.”
Bir süre sustum. “Belki daha doğruydu.”
Odada kısa bir sessizlik oldu. Bölüm başkanı bana baktı.
“İsterseniz eski hâline döndürelim.”
“Döndürelim.”
Dosya açıldı. Cümle eski haline çevrildi. Sonra toplantı başka bir gündeme geçti. Benim için değişen şeyin neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm. Belki de bazı şeyler gerçekten küçüktü.
13 Ağustos, 18:20
Sonraki günlerde hayatım dışarıdan bakıldığında neredeyse hiç değişmedi. Aynı metroya bindim, aynı laboratuvara gittim, aynı toplantılara katıldım. Koordinatörlük teklifini kabul ettim. Bazen yine gece e-postalara cevap verdim. Bazen bir toplantıda gereğinden fazla konuştum. Bazen birinin benden hoşnut olup olmadığını gereğinden fazla düşündüm. Bazen telefonu saatlerce elimde tuttum. Ama bunların hiçbirini kendime karşı kullanmamaya, kendimi sobelememeye çalıştım. Bir insanın kendi davranışlarını sürekli ölçmesi de bir tür denetim.
Akşam evin hemen karşısındaki mobilya mağazasının vitrininde uzunca süre mobilyalara baktım. İçeride çok hoş bir koltuk vardı. Rahat bir o kadar da pahalı. Eskiden olsa fiyatından suçluluk duyardım. İçeri girdim. Aldım. Hemen teslim edebiliriz dediler. Getirdiler. Pencerenin yanına yerleştirmelerini istedim. Kitabımı alıp oturdum. Bir süre sonra klima açıldı. Oda yine yirmi iki derece oldu. Pencereyi kapattım. Sonra kitabımı okumaya devam ettim. Biraz dinlenmek iyi gelecek.
14 Ağustos, 00:30
Gece yarısı telefonuma bir mesaj geldi. Üniversiteden bir öğrencim, birkaç gün önce konuştuğumuz proje hakkında bir soru soruyordu. Sabah cevaplamaya karar verdim. Bunu yapmak beklediğimden daha zor oldu. Birinin bana ihtiyaç duyduğu anda orada olmak, kendimi değerli hissetmenin kolay yollarından biriydi.
Sabah mesajı cevapladığımda öğrenci zaten sorusunun cevabını başka bir yerden bulmuştu. “Teşekkür ederim hocam,” yazdı. Telefonu kapattım.
21 Ağustos, 21:15
Bir hafta sonra masamın başına yeniden oturdum. Pirinç lambayı açtım. Defter, kalem yerli yerinde. Fincan biraz daha soldaydı. Telefon titriyordu. Oda yirmi iki dereceydi. Pencere açıktı. Defteri açtım. Sayfaları çevirdim. Yazdığım o cümleyi gördüm.
“Peki yapmamayı gerçekten tercih mi ediyorum, yoksa yalnızca yapacak gücüm mü kalmadı?”
Kalemi elime aldım yeni bir şeyler yazmak istedim. Yazamadım. Cetvelsiz yatay ve dikey çizgiler çizdim.
Küçük bir tarih.
21 Ağustos.
Telefon ısrarla titremeye devam etti…

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


