Zeynep Pınarbaşı
“Bu evde bir gece daha kalmak istemiyorum.”
Turgut’un bakışları karısının avucunda sıkı sıkıya tuttuğu bavula kitlendi. Nereye, diye bile soramadan kapı ağzında durmadan konuşan kadını dinlemeye çalışıyor. Kelimelerin birleştiği yerde hepsi dağılıp zihninde anlamsızlaşıyordu.
Daha önce durduk yere, ben gideceğim, dediği anları düşündü Turgut. Her seferinde “nereye” dediğinde “artık sıkıldım,” cevabının askıda kalışına “dayanamıyorum” sözleri ekleniyordu. Bir ritüel gibiydi. Babasının annesiyle olan pürüzlü hallerinde “Kadınların arada canı sıkılır,” dediğini hatırladı. Annesi hiç gideceğim, demezdi başında çatkısı koltuğa uzanır, yarı baygın sayıklar, sonra kalkar işine gücüne bakardı.
Sevim, kapıda kocasından beklediği sözleri alamadığı için daha çok söylendi. “Bıktım, dört duvar arası, yaz gelir geçer güneş mi görüyoruz, denizin tuzu mu değiyor tenime, millet gün yapar altınları çil çil biriktirir, paralar hesapların da dizilir. Ben evde televizyon başında kutu gibi balkonda sokaktan geçenleri izlerim. Fino köpeği gibiyim. Dilim dışarda kafamı sarkıtmış milletin hayatına ağzımın sularını akıtıyorum.”
Turgut, hâlâ kapı ağzında söylenenleri zihninde bir yerlere koymaya çalışıyordu. Karısına her yıl dönümünde aldığı bilezikleri düşündü. Yazları köye gidince bağda bahçede hamakta yatıp saatlerce sallandığı anları düşündü. Daha önce hiç denize gidelim, demiş miydi? Yüzme bilmezdi. İkisi de köpekler kadar çırpınamazdı suyun içinde. Köyün deresinde piknik yaptıkları zamanları, ayakları suyun içinde çipil çipil oynarken, karısının neşesini nasıl saçtığını düşündü. Kapıya doğru bir adım attığında Sevim çoktan gitmişti.
Kadın, “Bir dikili ağacım yok,” dedi bir sabah durduk yere. Kahvaltı sofrasında domatesin kokusu mutfağı sarmıştı. Tuzla birleşince salınan suyuna ekmek banıyordu Turgut. Ekmeğin ucundaki damla dudaklarının kenarından sızdı. Kocasından çok zavallı bir adam göründü gözüne.
“Neden ağaç dikesin?” boş bir sırıtış, sevimli olmaya çalışan bir yüzle baktı karısına. Dalga geçmenin tatlı dilli haliydi.
“Yıllardır el emeği göz nuru işler yapıyorum.”
Ağzının kenarı hafif kıvrılmış, gözleri ışıklanmış baktı adam. Hıh diye bir ses çıktı ağzının kenarından.
“Yapmıyor muyum?”
“Yapma Sevim, dökme suyla değirmen mi döner?”
“Senin akarsuların var da biz mi görmüyoruz!”
El oyaları, bazen zorlu yemekleri yapıp kadınlara satardı Sevim. Üç beş biriktirir sonra bir kriz çıkar dayanamaz kocasına verirdi. Turgut bu düzene alışmıştı. Aile düzeni böyle kurulmuştu ailesinde. Destekle, sırt sırta gidilen bir yoldu. Çocuk denemeleri boşa çıktıkça Sevim kendini işlere verdi. Artık yaptıklarını ne gösteriyordu ne de aldıklarından haberdar ediyordu.
Her sabah valizini yatağın üstüne koyup geçmişten düşen mutluluk anlarını dondurmuş bir fotoğraf karesine vurulup düşüyordu. Salona geçip koltukta eline işini aldığında bir bir dökülüyordu olanlar. Geceleri yoldaştı. Artık aynı yatakta uyumak bile keyifli değildi. Onunla yattığı anları azaltmış gecelerini çoğaltmıştı.
Diziler el işlerinin yoldaşı oldu. Bir gün elindeki işle ekrana kitlendi. Kadın kocasını yolcu ederken uzun uzun öpüyordu. Yüzleri kırışmış, elleri ayakları titrer hale gelmiş iki bedenin birleşmesiydi. Huzurla dolu bir ömrün içinde yaşamış iki insan gözlerinde büyüdü. Dizideki adam yürüyüşe çıkarken karısı arkadaşlarıyla buluşacaktı. Belki de geç gelirdi. Çok geç kalırsa adam onu alırdı.
Diziye daldı dizideki karakterleri düşünürken aklına liseden arkadaşları ile buluşmak istediği gün geldi. Facebook yazışmaları sonrası o yılların hevesi ve özlemiyle Turgut’a kızlarla olan yazışmalarını anlatıvermişti.
“Hafta sonu kahvaltı yapacağız?”
“Kim daha genç kalmış, kim çökmüş ona mı bakacaksınız?”
“Ne alakası var? Neler paylaştık o zamanlarda biz, bilsen.”
“Onca paylaşım nereye gitti, düğününde bile yoktu kimse.”
“O zamanlarda kim nerede kimin haberi vardı?”
Uzun uzun yaşayacağı hayal kırıklığını anlattı Turgut. Sevim’in içinde bir kurt büyüdü. Ya o zamanlardaki gibi yine küçümserlerse beni, diye düşündü. En uzak en küçük ihtimal büyüdü zihninde. Telefonu aldı. Yazdı, yazdı sildi.
“Kızlar eşim rahatsızlandı. Birkaç gün yatması gerekli. Çok üzgünüm.”
“Ne oldu?” “Gelelim mi?” “Canım bir ihtiyaç var mı?” “Ay doktor tanıdıklar var hemen haber ver…” daha bir sürü iyi ve yardımcı dileklerin arasında kaldı Sevim.
“Şu an doktor geldi. Uygun zamanda yazarım.” Bir daha yazmadı. Yazdıkları; kısa, netti, derdi başını aşmış talihsiz bir kadındı.
Annesine gitmek, tek başına bir eylemdi. Turgut’un, “benim ne işim var ana kız dertleşin.” Dediği günler, araba sürerken “Sen yorulma canım,” diyerek direksiyona almadığı, alışveriş yaparken tek başına gidip “Ne dolaşacaksın erkek mağazalarını tek tek ruh sıkıntısı,” dediğini hatırladı. “Hep beni düşünüyor,” yıllardır vardığı yer buydu. Dizideki çiftin arasında denge yıllara yayılmış sahiplenişi kıskandı.
Yatak odasına gitti. Valizini indirdi. Her şeyden bir çift aldı. Buzdolabını açtı. Hangileri benim, diye düşündü. Eşyalara baktı neleri alabilirim. Çiftleri denklenmiş bir valiz kıyafetle çıktı evden.
Mahkeme salonunda yaptıklarını anlattı Turgut. Hepsini yapmıştı. İyi bir eşti. Kendi istediği kadardı. Eksik kaldıklarını anlatsa da anlayamazdı kimse. Mazeretsiz itirazsız sadece “Boşanmak istiyorum,” sözünden başkası çıkmadı ağzından. Birkaç gün annesinde kaldı ama tutunamadı. İşleri çoğalttı Turgut’a haber vermediği işlerden biriktirdiklerini de elindekilere katık edip küçük bir ev tuttu.
Hakkı olan eşyaları alma vakti gelmişti. Dayandı Turgut’un kapısına boşanırken anlaştıkları eşyaları toparladı. Buzdolabını açtı. Uzun uzun baktı.
“Yok artık lokmaya kadar mı düştün?”
“O buzluktakilerin hepsi benim emeğim.”
Bir süre erzaklar, dolaptaki yiyecekler için tartıştılar. Alabildiğini aldı ve çıktı. Evine geldiğinde elektrikler çalışmıyordu. Turgut olsa yapardı, diye düşündü. Mumları yaktı. Buzluktan aldıkları eriyecekti. Komşuların kapısını çaldı. Zor bela birini buldu. Olmadı. Annesine taşıdı.
Kalan alışverişleri halletmesi gerekti. Neyi nereden alacağını bilmiyordu. Yıllardır evle ilgili tek bir kibrit bile almamıştı. Ertesi gün mahallenin ikinci el dükkanından buzdolabını aldı. Gelen adama minnet rica elektrik işlerini yaptırdı. Market alışverişine çıktı. Fiyatından emin olamadığı bir ürünü alıp “Sence bunun fiyatı iyi mi?” diye arkasını döndü.
“Efendim!”
“Pardon eşim sandım, herhalde diğer reyonda takıldı.”
Elindekini bırakıp hızlı adımlarla uzaklaştı reyonlardan aldıklarını koyduğu arabayı durduğu yerden itekleyip çıktı marketten. Daha da hızlanan adımlarıyla kendisini annesinin kapısında buldu.
“Dolap aldım, malzemeleri alıp gideyim, yük oldu sana.”
Kadın cevap vermeden aldı içeri. Hızla gelip giden kızını uğurladı.
Barbunyaları koydu ocağa bulduğu malzemelerle eksik fazla pişirdi. Tuhaf bir şeye döndü. Bir an nasıl olmuş? Derken buldu kendini. Günler birbirini eklenmiş alışkanlıklarla devam etti. Son eşya kutusunu açarken el işi ipliklerinin bazılarının olmadığını gördü. Turgut’u aradı. Sesini dinledi. Kapadı.
Günler böyle devam etti. Bir akşam habersiz kapısını çaldı.
“İpliklerim kalmış.”
Mutfakta yeni pişmiş yemeklerin kokusu vardı. Eski kayınvalidesi yine haftalık yemekleri yapıp getirmişti. “Turgut annesinin yemeklerine düşkündür.” Kendinden bir başkası gibi bahseden kayınvalidesinin yüzü geldi gözünün önüne, her şeyi bırakmış ama oğluna yemek yapmayı hiç bırakmamıştı. Sevim’in de yıllar içinde mücadele edecek gücü kalmamıştı. Hem taze yemek her gün hazırdı, kolayına geliyordu. İçli köfteyi görünce yutkundu. Ardiye odasına tıkılan ipliklerini almak için koridorda ilerledi. Gidenlerin yerine yeni eşyalar çoktan gelmişti. Ev sıcaktı, bir an yatak odasına geçip uzanmak istedi. Salonda sofraya bakıp yeniden yutkundu. Tekrar konuşmadan çıktı evden. Sokağı dönünce kaldırıma oturup ağladı.
Evine giderken manavdan aldığı iki kabağı sıyırdı, soğanla kavurdu. Kurbanda annesinin verdiği kavurmadan koydu bir kaşık. Hafiften sası olmuştu tadı, limon sıktı üzerine hem ağladı hem yedi sonuna gelirken yemeğin kokusunu içine çekti. Çıktı evden markete gitti canı ne istiyorsa onu aldı. Çocukluğundan beri neredeyse hiç yemediği anne pastasından yaptı. Televizyon dizilerinden birini açtı.
Kucağındaki tabakta koca bir dilim pasta, yanında ince bellide çayı vardı. Telefonu aldı.
“Kızlar ben boşandım, anlatacak çok şey var, kapınız hâlâ açık mı? Görüşelim mi?” sorusuna bir kalp emojisi geldi. Peşinden “…. Yazıyor.” Göründü. Kaşığı daldırdığı pastadan aldığı parçayı ısırdı.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


