BİGE GÜVEN KIZILAY İLE YAZMAK ÜZERİNE
Özlem Güller Ünal
Yazmak, insanın hem kendine hem de yaşadığı dünyaya farklı bir gözle bakmasını sağlayan en kişisel alanlardan biri. Bige Güven Kızılay; “Kehribar Zamanında Aşk”, “Kırk Yama” ve “Kayıp Hayaller Koruyucusu” gibi romanlarının yanı sıra “Hayal Ağacım” serisiyle de insan hikâyelerini, hafızayı ve gündelik hayatın içindeki kırılmaları edebiyatın merkezine taşıyor.
Yazınsal yaklaşımında “Emanet” isimli kitabında Köy Enstitüleri’nin üretim, düşünme ve anlatmayı bir arada ele alan eğitim anlayışından beslenen bir damar hissediliyor. Metinlerinde karakterler, yalnızca bir olay örgüsünün parçası olmaktan çok, insanın kendi iç sesiyle karşılaştığı bir alanın taşıyıcısı gibi konumlanıyor. Bu yönüyle anlatıları hem bireysel hafızaya hem de toplumsal belleğe temas eden katmanlı bir yapı kuruyor. Yazarlık serüvenini, kitaplarının dünyasını ve edebiyatla kurduğu bağı kendisiyle konuştuk.

Bige Güven Kızılay öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Ankara’da doğup büyüdüm. TED Ankara Koleji ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji mezunuyum. İş hayatıma Sümerbank gibi Cumhuriyetin köklü bir kuruluşunda başladığım için kendimi hep çok şanslı sayarım. Tekstil kariyerime 20 sene kadar çok yoğun şekilde devam ettikten sonra en büyük hayalim olan yazarlığa kavuştum. 2015 yılında anneannemle dedemin gerçek hayat hikayesi olan ilk romanım ‘Kehribar Zamanında Aşk’ yayınlandı. Onu da diğerleri izledi. On seneye, on roman sığdırdığım için çok mutluyum.
Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı ve sizi bu alana yönlendiren en önemli dönüm noktası neydi?
Yazar olmak benim çocukluk hayalimdi. Daha okuma yazma bilmeden önce annemle el ele gittiğimiz kitapçılarda küçücük boyumla yüksek raflara bakıp, “Bir gün bu raflarda benim de kitaplarım dizili olacak” dediğimi çok net hatırlarım. Dedemin masalları ve annemin okuduğu şiirlerle büyüdüm. Evimizin içinde edebiyat hep vardı. Başka çocuklar kucağında oyuncak ayıyla gezerken ben boyum kadar kocaman kırmızı ciltli bir şiir antolojisi ile dolaşırdım evde. Onun içindeki şiirleri ezbere bilirdim. Yazmak ömür boyu sığınak, güvenli bir liman olmuştur bana.

Kitaplarınızda genellikle hangi temaları işlemeyi tercih ediyorsunuz ve bu temaların sizin hayatınızdaki karşılığı nedir?
Öncelikle şunu söylemeliyim, bu bir tercih değil. Yazmak bana göre yüreğinizden geçenlerin satırlara akması. Ben kolektif hafızanın çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Bizler çok güçlü bir sosyal yapının içine doğmuş kuşaklarız. O zamanın erdemlerini ve değerlerini hatırlamanın ve canlandırmanın, bugünkü yeni kuşaklara dayatılan distopyadan sıyrılmanın tek çaresi olduğuna inanıyorum. Unutulmaya yüz tutan değerler var ve bu yüzden mutsuzuz. Nedir onlar derseniz; merhamet, vicdan, dostluk, emek, adalet, liyakat… Bizi her türlü karanlık kuyudan çıkaracak değerler bunlar. Ben de gönlümden hep bunlar geçtiği için onları yazıyorum.
Köy Enstitüleri ve onların eğitim anlayışı hakkında düşünceleriniz neler? Bu yapının sizde uyandırdığı özel bir sevgi ya da ilham var mı?
Elbette, kesinlikle var. Köy Enstitüleri hep ilgimi çekerdi ama en yüreğime dokunduğu an, Talip Apaydın’ın “Bayramlarda Çalışırız Bayramlar İçin” yazısını okuduğum andır. Gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Böylesi bir bakış açısı, böylesi bir adanmışlık… Bu duyguyu ancak bir romanla verebileceğimi biliyordum. Köy Enstitüleri ile ilgili binlerce akademik çalışma ve araştırma var, ancak roman formatında çok az. Bu şahane kurumun “özünü” halka anlatabilmek için bir hikayenin sihrini kullanmak gerekiyordu. Böylelikle hayatını vatana hizmete adamış Köy Enstitüsü mezunu bir dede ile vatana aidiyet duygusunu tümüyle yitirmiş bir torunun ilişkisi üzerinden kurguladığım romanım Emanet doğdu.
Yazma süreciniz nasıl ilerliyor? Bir kitabı ortaya çıkarırken sizi en çok zorlayan aşama hangisi oluyor?
Zorlandığım bir aşama olmuyor, benim için kitap yazmanın her aşaması ayrı keyif, ayrı mutluluk. Kurgu kafamda netleştikten sonra hemen bir defter alıp romanın haritasını çıkartıyorum. Karakterlerin isimleri, kişilikleri, romanda kullanacağım bilgiler… Bir anlamda o roman bitene kadar gece-gündüz o satırların içinde yaşıyorum.
Karakterlerimi özgür bırakırım ben. Bazen bir karakter alır başını gider, kurguladığımdan bambaşka yerlerde bulurum kendimi. Yazmanın bu sürprizli halini de çok seviyorum. Mesela Emanet’in ismi aslında Asude olacaktı. Ve Asude öğretmen tarafından ilerleyecekti, ancak bambaşka bir yere kaydı ve ismini de kendi koydu; Emanet.

Bugüne kadar yayımladığınız eserler arasında sizin için en özel olan hangisi ve neden?
İlk göz ağrım derler ya, hem de ailemin gerçek hayat hikayesi olduğu için sanırım ‘Kehribar Zamanında Aşk’. İlk heyecan, ilk kapak, ilk imza günü… Ve bana bu dünyada gerçek cenneti yaşatmış olan sevgili anneannem ve dedeme ödemeye çalıştığım bir minnet borcu. Kendiliğinden dönem romanına dönüşmesi. Tarihi, onların gözüyle gazete başlıklarından incelemek… Cumhuriyetin o bilge neslini çok daha yakından tanımamı ve örnek almamı sağladı.
Karakterlerinizi oluştururken gerçek hayattan ne kadar ilham alıyorsunuz?
Özellikle verilmiş bir karar olmuyor çoğu zaman. İlk etapta sadece genel bir tanım yapıyorum. Bu karakter hırçın ve kibirli, bu karakter gizemli, bu uysal olsun gibi. Sonrasında mümkündür ki gerçek hayatta tanıdığım bazı karakterlerden etkilenerek yazıyorum.
Yazarlık kariyeriniz boyunca karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve bunu nasıl aştınız?
Çoğu kimse bundan bahsetmez ama bana göre yazarlık biraz da cesaret işidir. Yüreğinizi açıp gösteriyorsunuz hiç tanımadığınız okurlara. O yüzden mesela, sosyal medyada ilk yazımı paylaşmadan önce o tuşa basana kadar çok tereddüt ettiğimi bilirim. Sonrası ise benim için gerçekten büyük mutluluk oldu. Çünkü duygularımda, özlemlerimde hiç de yalnız olmadığımı anladım. Sanırım beni en çok mutlu eden yorum “Tıpkı beni anlatmışsınız” oluyor.

Okurlardan gelen geri bildirimler sizin yazma biçiminizi veya bakış açınızı etkiliyor mu?
Dediğim gibi, ilk zamanlar kendimi karanlık bir kuyuya “Kimse var mı?” diye seslenen biri gibi hissediyordum. Zaten yazılarım ilk sosyal medyada duyuldu ve paylaşıldı. Sonrası “Ben de buradayım” diyen birçok sevgi dolu insan. İyiliğin enayilik olarak lanse edildiği bu akla ziyan zamanlarda, o sevgili sesler sayesinde ben biliyorum ki çok ama çok kalabalığız ve bunu bilmek dünyalara bedel.
Günlük yaşamınız ile yazarlık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
O kadar iç içe ki… Gördüğüm ya da şahit olduğum bir çok şeyi hemen not alıyorum. Yazmak benim kişiliğimin bir parçası ya da biz ayrılmaz bir bütünüz diyebilirim.
Genç yazarlara ya da yazmak isteyenlere en önemli tavsiyeniz ne olurdu?
Ben tüm okul yıllarım boyunca günlük tuttum. İçten ve samimi bir dil için çok etkili bir yoldur. İnsanlar ne düşünür baskısı olmadan yazmak çok özgürleştirir. Bir tavsiyem de şiir okuyun lütfen. Şiir edebiyata şahane bir derinlik veriyor. Sadece bir sanat olarak değil kendi hayatınızda yaşadığınız günlük duyguları da zenginleştiriyor.
Gelecek projelerinizde okurları neler bekliyor, üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap var mı?
Evet var, ama şimdilik bende kalsın. Öncelikle gençlere verdiğim Hayal Atölyelerini yetişkinler için kurgulayacağım. Sonra romana başlayacağım. Yepyeni duygular, yepyeni bir yolculuk…
Kitaplarınızın sesli kitap formatında da dinleyicilerle buluştuğunu görüyoruz. Bu sesli kitaplar hangi platformlarda yer alıyor, dinleyiciler nasıl erişebiliyor? Özellikle Setenay Kunter’in seslendirdiği bu eserlerde sesin anlatıya kattığı etkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğrusu ben kitap konusunda çok klasik bir görüşe sahibim. Elime almalıyım, koklamalıyım, altını çizmeli, kenarlarını kıvırmalıyım, kütüphaneme dizmeliyim. Ancak kendi kitaplarım Storytell’de seslendirilince bir anda bambaşka bir dünyada buldum kendimi. Bunda Setenay Kunter’in etkisi çok çok büyük. Sevgili Setenay adeta tek kişilik radyo tiyatrosu gibi her karaktere ayrı ses ve can veriyor. Çok sevildi ve çok ilgi gördü. Setenay o kadar duygu dolu okuyor ki ona da söylüyorum, yazarken ağlamadığım yerlerde dinlerken ağlıyorum bazen. Onun sayesinde sesli kitap kavramı benim için anlam kazandı.


