Gökbanu Sezi Coşkuner
Biz geceleri ışığı erken söndürenler çok önceden fark ettik akşam ezanıyla tüm çocukların misketlerinin aynı mezar taşına yuvarlandığını. Ama geçen gece anladık ne olduğunu. Biz ertesi sabah henüz kimse konuşmadan fark ettik aramızda inceden inceye bir şeylerin çatlamaya başladığını ve bu çatlağın örümcek ağı gibi yayılıp bir yarığa dönüşeceğini. Merkezi mezarlık olan bir köyün biz geceleri ışığı erken söndürenleri biliyorduk hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını. Yine de kuyudan gelen yosun kaplanmış fısıltılara kulaklarımızı tıkadık. Havadan sudan konuştuk. Sularımızı kovalara, leğenlere, kazanlara doldurup yollandık eve.
O akşam, babam ezan okumak için camiye gider gitmez nenemin kulağına fısıldadım. Daha önce de olduğunu söyledi. “Ne zaman?” diye sordum. Hatırlayamadı.
“Daha önce eserlerinde Yunan ve Roma tanrılarına yer vermeyen Goya’yı bu resmi yapmaya iten bazı sebepler olduğu aşikâr. Hayatı boyunca aydınlanma için çalışmış bir sanatçı olan Goya’nın aydınlanmadan anladığı batıl inançlardan kurtulmak, bunlar yerine bilimi ve aklı takip etmekti.”
“Oğlumm ne okuyon gene nenene böyle abudik gubidik?” diye çemkirmeye başladı babam içeri girer girmez.
“Bi ressamla ilgili baba ya. Ders için. Çok önemli.”
“Oğlum gafanı mı yidin? Git gendin gendine okusana! Niye neneni darlıyon? Zati gafası gitti gidiyo…” diyerek kardeşimin elindeki kitaba uzandı. Başladılar halat çeker gibi bi o yana bi bu yana çekiştirmeye kitabı. “Nirden hee dedim ben bu çocuğa git oku diye? Heykelden, resimden ekmek mi yinirmiş?”
“Yaa baba yaa! Çok para verdim ben buna! Çekmesene! Ben gösteririrm!”
“Vir bakeem! Ne ressamı ne resmiymiş bu?”
Mustafa babamdan kitabı kurtarıp açtı sayfayı.
“Aboooovvv! Destur! O ney! Tövbee! Anaam gopartmış mı gafasını? Yaklaştır bakeemm! Valla da billa da yiyo ya goca dev şuncacık bebeyi!”
Felak ve Nas’ı birbirine karıştırdı. Kikirdeyen kardeşimin ensesine patlattı şamarı.
“Baba yaa! Off! Hep aynı şeyi yapıyosun ya!”
“Oğlumm gece gece böyle şeylere bakma, okuma demeyom mu ben? Valla şeytan doldurur. Üç harfliler tepemize gonar.”
“Çüş baba yani! Hangi devirde yaşıyoruz oha!”
“Oha dinmez babaya! Oğlum bak ecinniler doluşuverir yapma!”
“Cin diyemiyosun ama ecinni diyebiliyor musun baba ya? Çok komiksin…” diyerek kitabı kapatıp ayağa kalktı. Giderken de nenemin tekerlekli sandalyesine çarptı. Nenem cama dikti gözlerini. Yemenisini düzeltti. Gözlerini kıstı.
“Bak gene orda şu küçük oğlan… Mezarın yanında. Bir ayağında kundurası yok gene…”
Babam pencereyi açıp oğlana seslendi. Oğlan cevap vermedi. Üstü başı kir içinde, bir ayağı çıplak, baktı durdu bize. Babam la havle çekip aralara destur karıştırarak Ayetel Kürsi okumaya başladı. Sona doğru dili dolandı. Öksürdü, yutkundu ama tamamlayamadı. Hassiktiri içinden çektiğini sandı. Ona baktığımızı görünce tövbeler çeke çeke yatmaya gitti.
Biz önce oğlana, sonra da mezarlığın karşısındaki arsada bir başına duran yıkık eve baktık. Bir ışık gelir gibi oldu içinden ama hemen söndü. Bir kadın ağlamaya başladı dışarıda. Bir çocuk çığlığı karıştı hıçkırıklarına.
“Her şey gene başlıyo,” diye mırıldandı nenem. Biz ışığı erken söndürenler o gece ışıkları hiç söndürmedik.
Sabah kuyu başında toplandık. Aynur aldı sazı eline. “Ben demiştim işte bitmedi bu iş diye.”
Nuray, elindeki leğene mezarlıktaki tek ayağı çıplak oğlanla ilgili bir şeyler fısıldadı. Aynur devam etti. “Hep onun yüzünden, dediydim ben size…”
Nuray leğeni bırakıp kovanın içine mırıldanmaya başladı. Hacer teyze kızlarını susturmak için Aynur ve Nuray’a Ayten ve Nurten diye bağırdı. Annem araya girdi, “Rahmet istediler yine seninkiler herhâl…”
Biz geceleri ışığı erken söndürenler sessizce dağıldık evlerimize.
Akşam ezanıyla camlara yapıştık. Misketler yine aynı mezar taşına yuvarlandı. Çocuklar gülüşüp bir o yana bir bu yana koşturdular. Aralarından en çelimsiz, en küçük olanı misketleri toplamaya yolladılar. Yıkık evde ışık yandı. Çocuklar o yana baktı. Işık söndü. Bir kadın ağlamaya başladı. Bir çocuk çığlık attı. Çocuklar çil yavrusu gibi etrafa dağıldı. Annem çekirdek çitlediği kenarı çatlak tabağı elinden düşürdü. Tabak tamamen çatlayıp ortasından yarıldı.
Nenem fısıldadı, “Hep adını anmadığımız için… Hakkını helâl etmeden gitti… İmam olacak o it yüzünden…”
Mustafa elindeki kitabı yanmayan sobanın üstüne fırlattı. Sobanın borusu yerinden oynadı. Tepemize kurum yağdı. Biz geceleri ışığı erken söndürenler üzerimizdeki kurumları silkeleyip pencereden bakmaya devam ettik. Mustafa da annemle nenemin tekerlekli sandalyesinin arasına konuşlandı.
Babam telaşla içeri girdi. “Kazana su koy çabuk Mevlide!” diye anneme bağırdı.
Biz kıpırdamadık. Cübbesini sedire fırlattı. Ağzına kadar su dolu kazanı döke saça mezarın başına taşımasını izledik. Suya bakıp bir şeyler mırıldanıyor, tökezliyor, suları etrafa döküp saçıyordu. Annem avucuna koyduğu çekirdekleri çitlemeye devam ediyordu. Nenem tekerlekli sandalyesinde bir ileri bir geri sallanıyordu. Mustafa cama üfleyip duruyordu. Biz seyrediyorduk.
Mezarın başında durdu. Kazanı yere bıraktı. Taşın arkasından çıkan küçük pasaklı oğlana baktı. Çömeldi. Cebinden çıkardığı küçücük bir ayakkabıyı kıpırdamandan kendisini izleyen oğlanın çıplak ayağına geçirdi. Ayağa kalkıp kazandaki suyu baştan ayağa mezarın üstüne döktü yavaş yavaş. Dudakları kıpır kıpırdı. Çocuk mezar taşlarının arasında kayboldu.
Babam eve geldiğinde gözleri kızarmış, gözyaşları yüzünde çamurlu izler bırakmıştı. O sustu. Biz de sormadık. Annem kazanda su kaynattı. Babam banyo yaptı. Nenem uyudu. Mustafa kitabını okudu. Biz yattık. Işıklarımızı erkenden söndürdük. Babam oturma odasında kaldı. Sabaha kadar ışıkları açık bıraktı. Bir daha ezan okumadı.
Biz geceleri ışığı erken kapatanlar aramızdaki yarığı yosun kaplanmış fısıltılara gömdük. Her sabah kuyunun başındayız yine. Pek konuşmuyoruz. Sadece leğenlerimiz ve kovalarımız var artık. Kazanlarımızı kaldırdık. Diğerleri hâlâ kovalarla, leğenlerle, kazanlarla…

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

