H. Nilgün Karataş
Arzularımızın gerçekten bize ait olduğu zamanlar var mıydı? Yoksa arzuladığımızı sandığımız her şey, bir başkasının bize biçtiği değerin, eksikliğini hissettiğimiz onayların ve başkalarının gözünden kendimize baktığımız aynaların birer yansımasından mı ibaret?
Çocukluğuma dönerek, “insan, başkalarının bakışıyla tanışana kadar dünyada kusursuz bir uyum içindedir” diye kesin bir yargıya varabilirim. Öyle ya, çocuklar dünyaya kendilerinden utanarak gelmezler. Utanç; sonradan, dışarıdan, bir yabancının veya toplumun eliyle zihne ekilen zehirli bir tohumdur. Ve o tohum benliğe yerleşip kök saldığında, yavaş yavaş büyüyüp yetiştiğinde, açtığı arzu çiçeğinin de rengini değiştirir. Artık mesele saf bir isteme hâli olmaktan çıkar; eksikliği kapatma, varlığını başkalarına kanıtlama, benliği ele geçiren ezici utançtan kaçma mücadelesine dönüşür.
Bana bunları düşündürten biri var, karanlık bir âşık. Onun hikâyesi arzu ile utancın, utanç ile arzunun nasıl zehirli bir bağ kurduğunun hikâyesi.
Yıllar boyunca onu tanıdığını sandı herkes. Öfkesiyle, intikamıyla, ölümün bile dindiremediği o azgın tutkusuyla hatırladılar onu. Tabii o öfkenin kök saldığı toprağa bakmak daha meşakkatli bir işti. Kırılmış bir çocuğun, dünyadan yediği ilk darbeyi içten içe nasıl bir zırha dönüştürdüğünü görmek canını sıkardı insanın. Bazı insanlar en çok yaralandığı yere sığınır, en çok orada büyütür kendini, sonra da sıkışır kalır. Bunu bilmek yine de yaptıklarını bağışlamak anlamına gelmez. Nihayetinde kendi yaptı seçimini. Ya kendi yaralarını iyileştiremediği için başkalarını yaralayan bir zalime dönüşecekti ya da kendi yangınında kül olacaktı. O, ilkini seçti.
Sevilemeyeceğine inandığı an, korkulan biri olmaya yemin eden o adamı düşünüyorum şimdi. Ona bir zamanlar çok mu kızmıştım ben de? Haksızlık mı etmiştim? Şimdi onu anlayabiliyor olmam -en azından çabalamam- onu bağışlamak istediğim anlamına mı gelir? Arzusunu onaylıyor, utancını paylaşıyor muyum bu adamın? Gerçekten bunu mu istiyordu o da? Sevilmek miydi bütün derdi, yoksa bizi utandırmak mı? Onu sevebileceğimiz tüm ihtimalleri ortadan kaldırdığına göre… Asıl meselesi insanlığın çirkin yüzünü kendine maske yapıp hepimizi kendi utancımızla baş başa bırakmak olmalı…
En baştan başlamak istiyorum; arzunun ve utancın temsilini ona yükleyeceksem başlangıca, en azından tanık olduğumuz başlangıca dönmemiz gerekiyor.
Yağmurlu, soğuk, puslu bir gün olmalı, gece miydi yoksa? Gerçi o da eve getirildiği günü hatırlıyor muydu, bilmiyoruz. Nereden geldiğini, annesinin kim olduğunu, babasının neden yanında bulunmadığını da bilmiyoruz. Onu bulan adam bile bu soruların yanıtlarını getirmemişti yanında. Yalnızca çocuğu getirmişti. Sanki bir insanı bir yerden alıp başka bir yere bırakmak, ona yeni bir hayat vermeye yetermiş gibi.
Çocuğun bir adı bile yoktu. Vardı da kimse bilmiyordu. Kendisine verilen adı taşıyacaktı bundan böyle. Başkasının seçtiği bir isim, başkasının evi, başkasının ailesi… Hayatının ilk yılları, kendisine ait olmayan şeylerin arasında geçecekti.
Bir eve girmek, o evin insanı olmak anlamına gelmiyordu. Bunu öğrenmesi uzun sürmedi.
Evdeki çocuklardan biri onu daha ilk günden istemedi. Bu hoşnutsuzluk büyüdü; kıskançlığa, nefrete ve aşağılamaya dönüştü. Onu koruyan adam öldüğünde, evin içindeki görünmez sınırlar netleşti. Artık eğitim görmesine gerek yoktu. Diğerleriyle aynı sofraya, aynı hayata ait değildi. Çalışabilir, emir alabilir, aşağılanabilirdi.
Bir çocuğa değersiz olduğunu öğretmenin pek çok yolu vardır. Konuşurken yüzüne bakmamak, odadaki varlığının bile rahatsızlık verdiğini hissettirmek bunlardan biridir. İnsan kendisinden utanmayı böyle öğrenir.
Yine de o evde kendisini yabancı hissetmediği biri vardı; Catherine. Birlikte kırlara kaçıyor, rüzgârın altında koşuyor, yetişkinlerin kurallarından uzaklaşıyorlardı. Catherine’in yanında başka biriydi çocuk. Ne kökenini açıklamak ne de varlığını haklı çıkarmak zorundaydı. Kendisine sürekli yabancı olduğunu hatırlatan evde, ilk kez birine ait olduğunu hissedebileceği bir yakınlık bulmuştu.
Arzu tam da burada doğdu. Sevilme isteğinden önce görülme, kabul edilme, birinin dünyasında kendine yer bulma ihtiyacından…
Sonra büyüdüler.
Büyümek, başkalarının dünyasında kendilerine ayrılan yerleri öğrenmekti. Catherine’in önünde güzel elbiseler, saygın bir evlilik ve güvenli bir gelecek duruyordu. Heathcliff ise ne kadar büyürse büyüsün, kendisine biçilen değersizliği üzerinden çıkaramıyordu.
Ve o gün geldi.
Catherine, toplumsal düzenin gerektirdiği gibi düşünmeye çalışarak Heathcliff ile evlenmenin kendisini küçük düşüreceğini söyledi. Bir anlığına, sevdiği adama başkalarının gözüyle bakıp utanması gerektiğini düşündü. Oysa Catherine başka türlü hissediyordu, bunu da dillendirmekten çekinmeyecekti.
Ama Heathcliff devamını dinlemedi. Çoktan gitmişti.
İnsanın hayatını değiştiren, bazen bir cümlenin yalnızca duyduğu ilk yarısıdır. Heathcliff için de öyle oldu; o an her şey yıkıldı. Heathcliff, sevdiği kadının ağzından çıkan kelimelerle, kendisini onun ve dünyanın gözünden gördü. İşte gerçek utanç o saniyede benliğine kazındı. Başkalarının ona yıllardır ona söylediği “sen eksiksin ve değersizsin” cümlesi, sevdiği kadının ağzından doğrulanmıştı.
Heathcliff’in ruhundaki bir türlü kapanmayan yaranın büyüklüğünü anlamak için Sartre’dan yardım almam gerekiyor. Heathcliff’i ve günümüzün utangaç zalimlerini anlayabilmek istiyorsak Jean-Paul Sartre’ın “ötekinin bakışı” (le regard) ile bakmayı denemeliyiz. Sartre’a göre insan, bir başkasının bakışı üzerine düşene dek kendi özgür dünyasındadır; ancak o yabancı göz, özneyi bir nesneye dönüştürdüğü an utanç doğar.
Catherine’le kırlarda koşarken kendisini açıklamak zorunda olmayan Heathcliff, duyduğu o yarım cümlede yeniden yargılanan, değeri başkalarınca belirlenen çocuğa dönüşür. Üstelik bu kez yargının geldiği yer, bütün o aşağılamalardan sığındığı kişidir. Utancı derinleştiren de budur; Catherine’in yanında kendisini savunmaya ihtiyaç duymadığı o yakınlığın artık güvenli olmadığını düşünmesi.
Artık o, kendisi olan değil, başkalarının gözünde “değersiz ve eksik” addedilen bir nesnedir.
Bir de sonrası var bu işin. Heathcliff’in yıllar sonra servet ve güçle geri dönüşünün arkasındaki o beyhude çabayı yorumlamak için Jacques Lacan’ın arzu ve “Öteki” teorisi lazım bize. Lacan’a göre insan arzusu, öznenin kendi içinden doğmaz; daima “Ötekinin arzusu”dur; yani başkalarının değerli kıldığı, onay verdiği şeyleri isteme biçimidir. Yani neyi isteyeceğimizi öğrenirken neyin bizi değerli kılacağını da öğreniriz.
Heathcliff, kendisini dışlayanların karşısına bu kez o dünyanın en büyük putlarına -mülkiyet, para, statü ve mutlak güç- taparak çıkar. O dünyada pek kabul gören erkeklik figürünü ve sınıfsal üstünlüğü taklit ederek varlığını tescil etmeye çalışır. Oysa Lacan’ın işaret ettiği gibi, arzu edilen nesne -servet, mülk, Uğultulu Tepeler’in mülkiyeti- ruhunun derinlerindeki o kadim eksikliği (manque) kapatmaya yetmez. Heathcliff ne kadar güç kazanır kazansın, çocukluğunda yediği o ilk darbenin yarattığı utanç boşluğunu dolduramaz; aksine o eksikliği başkalarına zulmederek büyütür.
Evet Heathcliff’i kötü bir adama dönüştüren şey tam olarak utançtır. Bir noktadan sonra mesele yalnızca sevilmek değildi çünkü. Kendisini küçük görenlerin karşısına, onların küçümseyemeyeceği biri olarak çıkması gerekiyordu.
Fakat utanç öyle bir zehir ki, edindiği servet veya güç onu temizlemeye yetmedi. O da onlar gibi mülkiyeti, parayı ve gücü başkalarını ezmek için kullanmaya başladı. Bir zamanlar sevilmek isteyen o çocuk, başkalarının hayatını cehenneme çeviren korkulan bir adama dönüştü, bir zamanlar nefret ettiği insanların merhametsizliğiyle donattı kendini.
Heathcliff’i yalnızca on dokuzuncu yüzyılın sisli tepelerinde, sararmış roman sayfalarının arasında bırakmak kolay olurdu. Ancak bugün başka isimler takılsa da Heathcliff’leri görmek için Britanya’ya gitmemize gerek yok. Sokaklar, ofisler, ekranlar çocukluğundaki değersizlik duygusunu bastırmak için servet biriktiren, sevilmediği için korkulmayı seçen, bir zamanlar yüzüne kapatılan kapıları ele geçirdiğinde aynı kibirle başkalarının yüzüne kapatan insanlarla dolu.
Arzuladıkları şeye ulaştıklarında utançlarının biteceğini sanıyorlar; oysa kazandıkları her güç, onları o ilk günkü üstü başı çamur içindeki çocuğun gardiyanı yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Tam da bu yüzden, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Heathcliff’in hikâyesi hâlâ bu kadar rahatsız edici; çünkü onun tuttuğu aynada görmekten en çok korktukları hâllerini görüyorlar. Yaralarını sarmak yerine onlardan akan irinle kendilerini ve herkesi boğan o karanlık hâlleri…
Ve bunca sözden, saptamadan -biraz da yargıdan- sonra aynı soruya dönmek istiyorum.
İnsan utancından, kendisini aşağılayanların yerini aldığında mı kurtulur, yoksa artık kimseyi aşağılamak zorunda hissetmediğinde mi?

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Yayın yönetmenliği yaptığı Suare Dergi’de ve Bianet’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


