Benan Bilek
Kendi nefesi bile dışarı sızan bir ihanet gibiydi. Kulak kesilir, evde başka birinin nefes alıp almadığını dinlerdi. Kendisine ait olduğuna emin olduğunda da bu kez saatinin saniyelerine gözünü kilitleyip ne kadar sürede ne kadar nefes alıp verdiğinin hesabına başlardı. Uyandığında, kapıdan çıkıp sokağa adım attığında ya da merdivenlerden çıkıp eve girdiğinde de. Günde en az on on beş kez. Alışık olduğu ritmi bulana kadar defalarca. Danstan kalma alışkanlık derdi soranlara. Ve bir, iki, üç, dön şimdi; ve bir, iki, üç, dön bir daha… Dakikalarca, yorulmadan… Yuri dur diyene kadar.
Yuri’nin teni buz kokardı. Donmuş nehir mavisi bakışlarını gözlerine kilitler, onu kollarında tül gibi uçuştururdu. Sarılır, uzaklaştırır, çeker, kucaklar, uçurur, karşılardı. Her uzaklaşıp yeniden kucaklandığında içine çektiği o koku. Sadece Yuri’ye ait, büyüleyici. Her kaybolduğunda özlediği.
En ufak bir nem kokusu, o sabaha karşı sisin içinde kaybolduğu anları çağırırdı; Teşvikiye yokuşunda, henüz gün doğmadan önceki sis. Soğuk sisi. Gökyüzü renklerinin kar öncesi suskun dansı; mor bulutların mavilere sarılıp ayrılışı. Onları izlemenin verdiği mutlulukla mermer merdivenleri daha yeni geride bırakmışken. Dünyanın en soğuk bakışlarında erimeye az kala. Yol üstü fırınından aldığı sabaha karşı simidinin kâğıdını açamadan, tarçınlı çay dolu bardağa üşümüş ellerini yapıştırmadan. Yuri’nin dünyasında daha küçücük bir oda sahibi olamadan.
Hikâyenin gerçeğini uzun süre kimse çözememişti. Anlatılanlar sadece kulaktan kulağa aktarılanlardı. Her duyanın başkasına bir şeyler ekleyerek anlattığı herhangi bir üçüncü sayfa haberi. Birkaç gün merakla sorulan, sonra zamana yenilen bir haber. Başka şeylerle örtülü bir yarım kalmışlık.
Parmak uçlarına baktı. Başparmağıyla her bir parmağının ucunu yokladı. Bir iz. Yok. Parmaklarını burnuna götürdü, kokladı. Eski pirinç kokusunu içine çekip izlerin arasında gizlenmiş o kokuyu yok etmeye çalıştı. Burnundan yıllarca gitmeyen o pirinç düğmelerin kokusu. En son beş rakamına basılı kalan parmak izleri. Küçük kabinin el yapımı demir figürleri geride bırakarak yukarıya çıktıkça duyduğu heyecan. Korkuluklara astığı simitlerin taze kokusu. Merdivenlerden aşağıya akarcasına inen siyah bir kumaş, bir gölge. Kat arasında duran, sonra hareket edip bir kez daha kalan ahşap kabin.
“Kimse yok mu! Yardım edin!”
Asansörün yeniden hareket edip beşinci katta duruşu. Birisi tarafından beşinci kata varışı geciktirilen on beş yaşında bir dansçı kız. Haftanın üç günü girdiği dans stüdyosunun aralık kapısı. O saate dek, o güne kadar hiç aralık olmayan kapı. Kendisi o kadar erkenden yola düşmüşken başka kim gelmiş olabilirdi o saatte? Sabah ayazında Yuri’ye ilk günaydın diyen olmanın peşinde Ihlamur’dan Teşvikiye’ye yürümüşken.
Hâlâ asansördeki en ufak sarsıntı kaslarını demir gibi kaskatı kesiyordu. O dar kafesin tepesinde sallanan tek ışık, bir patlama habercisi gibi yanıp sönmeyi sürdürdü gözünde. Ahşap kabinler yerlerini genç metallere bıraktığında da korktu. Güvenlik kapıları eklendiğinde de. Göz kırpan her ışığın ardında o korkuyu hissetti.
Kabin kata ulaşıp kapılar açılır açılmaz ilk inen olmak, gitgide bir alışkanlığa dönüştü. Birileriyle aynı anda asansöre binmek de o kabinde yalnız olmak kadar tedirgin ediyordu aslında. Arkası dönük duranların ellerini görmek, çantalarında ne taşıdıklarını, o binada ne aradıklarını bilmek istiyordu. Eğer ilk binen kendisiyse sonradan geleni belli etmeden iyice süzüyordu. Bir daha “Tarif et,” dediklerinde bir şey diyememeliydi. Üzerinde ne vardı? Kaç yaşlarında? Esmer mi, kumral mı? Belirgin bir koku? Belirgin bir ses?
Hayır, hayır! Bilmiyorum! Görmedim! Fark etmedim! Anlamadım! Hayır!
Teşvikiye’deki o apartman dairesinde donup kalmış gözyaşı hiç çözülmedi. O gün karakolda ifade veren kız, daha birkaç saat önce yerde gördüğü… Onu birden… Kıpkırmızı zeminde… On… Ve elleri… Ve ayakları… Kıpkırmızı bir gölde yardım ister gibi kalakalmış bir el… Buz bakışlar… Tamamen donuk. Gibi değil. Yanağında bir kesik. Katilinin imzası.
Karakol dönüşü merdivenlerin basamaklarını babasının koluna dayanarak çıktı. Küçük ayakları ağırlaştı, büyüdü, değişti. Hiç dans etmemiş kadar beceriksizleşti. Annesinin meraklı bakışlarını cevapsız bırakıp odasına girdi, yatağına uzandı. Battaniyenin altında bir solucan gibi kıvrıldı. Küçüldükçe notalar büyüdü, yükseldi; dans salonunun görüntüsü piksellere ayrıldı, dağıldı. Müzik sustu.
Ve bir, iki, üç… Dön, bir daha. Ve bir, iki, üç… Ses kırmızıda kayboldu.
Sular ayak bileklerini zorluyor… Yükseliyor… Dizlerinde… Adımlamak zor… Sular ayaklarını çekiyor… Dipte bir el, çekiyor aşağıya doğru… Yuri karşıda… Görmüyor… Ama Yuri orada… Hadi, diyor, hadi… Daha… Daha… Ve bir, iki, üç… Dönme… Dönme sakın… Dönmüyor… Sırtındaki bakış… Görüyor o bakışı… Yuri görmüyor… Sırtında siyah pelerin… Siyah kanatlar büyük hareketlerle suları aralıyor… Sular çekiliyor, kırmızı… Yanağında bir kesik… Ayakları boşlukta… Tek hamlede parmak uçlarına kalkıyor… Parmakları yerde… On parmak dağılıyor her yere… Ayaklarına onlarca iğne batıyor… Ayakları parmaksız…
“Geçti. Geçti kızım. Aç gözlerini, haydi Figen. Uyan anneciğim, uyan ne olur…”
“Hemen çorap giydir ayaklarına. Battaniyeye sar. Anahtar nerede? Hemen gidelim.”
“Allah belanızı versin! Yine kesildi bak!”
“El fenerini tut sen! Merdivene tut. Aç kapıyı! Sen geç direksiyona!”
“Elim ayağım tutmuyor, kullanamam!”
“Saçmalama! Hadi bir cesaret, Nevin! Gidiyor kız, hadi! Hadi babacığım, aç gözlerini, yalvarırım uyan!”
Ayak sesleri uzaklardan gelen bir uğultu. Sussun istiyor herkes. Sussun. Babasının kucağında kalsın hep. Uyanmasın. O paslı demir? Metal kokusu? Bahçe makasının ucunda kan… Kırmızı bir denizde donup kalmış bakışlar… Yuri, neredesin? Parmakların neden bu kadar beyaz?
Babasının elinde sabahın erken simidi. Kokusu evi sarıyor. Midesi bulanıyor Figen’in. Torbayı fırlatıp çöpe atmak istiyor. Üzerini örtmek, kokuyu boğmak istiyor. Koku kırmızı. Koku, fırından yeni çıkmış vahşet. Koku, kanlar ortasında bir el. Bilekten kesik. Yardım istiyor koku, yapayalnız, kanlar içinde. Kokunun bakışı donuk, ışıltısız.
Buzdolabına yapıştırılmış eski bir sipariş… O küçük sarı kâğıttaki not, “normal” hayatının son anının solgun bir kalıntısı, bir daha asla ulaşamayacağı sıradanlığın acı hatırlatıcısı.
“Gelirken unutma!”
Not annesine ait. Oysa o gün danstan sonra Beşiktaş’a yürüyecekti, uçan adımlarla. Stadın arkasındaki geniş yolda hayallerini uzatacaktı. Ihlamur’dan alışveriş yapıp evine gidecekti; elinde süt, yumurta ve ekmek. Ertesi sabah için dışarıda tutup biraz kuruttuğu ekmekten ince dilimler kesip sütlü yumurtalı ekmek kızartacaktı annesi kahvaltıya. Haftada bir gün anne kahvaltısı, o da iki dilim. Yuri’den o kadar izinli, en azından gösteriye kadar.
Dolabın altına sıkışmış küçük, sivri bıçak. Kimse bilmiyordu orada olduğunu. O günden sonra yanından hiç ayırmadı. O gün yanında olsaydı. Simit almak için oyalanmasaydı. Biraz daha erken çıksaydı evden. Yuri’nin kapıyı açtığı ilk kişi olsaydı. Siyah kanatları kesip ayırsaydı bedeninden bıçakla, yüzünü hatırlayamadığı yabancı Yuri’yi kırmızıya boğmasaydı. Yuri’nin ayak parmaklarını tek tek kesip bedeninden ayırmasaydı. Eller Figen’i yine bir tüy gibi havaya kaldırıverseydi. Kan gölünün ortasında buz kesmeseydi bakışları. Hayatı stüdyonun parkelerinde donup kalmasaydı.
Belki dokunduğunda parmak uçlarında hâlâ o anın soğuk terini ve çaresiz öfkesini hissederdi. Belki Yuri’nin teni yine buz kokardı. Belki müzik susmazdı. Belki…
Geç kaldı. Saat geç çaldı, yol uzadı ve simitler ancak paketlendi.
Koridordaki aynanın kırılma noktası tam da yüzünün sol yanağına denk geliyordu. Buz mavisine dönen gözlerini o yüzde gezdiriyordu her aynaya bakışında. Her bakışında biraz daha Yuri oluyordu şimdi. Bedeninin parçalanışının, yanağındaki kesiğin sessiz tanığı. Ayak parmaklarında derin bir acı. Yirmi yıldır bitmeyen ağrı. Kapatılmış bir faili meçhul hikâye.
O koltuktan kalkmıyordu. Arkası duvara, yanı boşluğa dönük. Oraya oturduğunda kapıyı, pencereyi ve odanın tamamını görebilirdi. Kendisini bulmak için gelecekti mutlaka. Merdivenleri çıkacak, kapıdan girecek, siyah kanatlarının arasına hapsedip onu da yok etmeye gelecekti.
Ve bir, iki, üç… Dön. Bıçağı sapla…
Bu kez geç kalma. Bu kez simit alma. Bu kez kapıdan ilk giren sen ol. Siyah kırmızıya boğulsun. Çözülsün bakışlarının buzu. Eller havada, müziğin ritmine uysun. Seni bir daha takip edemesin. Hiçbir dans yarım kalmasın artık.
Parmaklarının ucunda yüksel. Bir kez daha. En güzel dönüşünle kucakla ilk aşkını.
Ve bir, iki, üç…

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.


