Gönül Yasemin Ölmez
“Ön çalışma iyi yapılıp tepe noktasına ulaştığınızda, ikiz kulelerden aşağıya atlamayı göze aldıran varoluşsal durum nedir?”
Ortaokul üçüncü sınıf fen dersi konusunun, içine varoluşsal tanımlaması katılarak zenginleştirilmiş olması, soruyu şıklaştırmış görünüyordu. Kan kırmızısı kadife fon perdeye uyumlu.
“Iıı… aa… hımm…”
Programın iki konuğu birbirlerine bakıp tebessüm ederken moderatör kahkahayı patlatıp elinde tuttuğu, içinde biri yeşil, diğeri kırmızı elma konulmuş kaseyi konuk yarışmacıların önündeki sehpaya bırakıyor.
“En hızlı yiyip çekirdeğiyle beraber yutabilen yarışmayı kazanır arkadaşlar.”
Kadın şuh bir kahkaha atıp protez tırnaklarını geçirdiği, renk tercihi kırmızı olan elmasını ısırmak için ağzını açtığında “Hamile kalmam inşallah, çekirdeği yutunca mevzu değişiyor malumunuz” dedi.
12.000 beğeni. 6.300 yorum.
Seyircisinin görünmediği, karbon salınımından ibaret kahkahaların duyulduğu bu ana tebessüm etmiş bulundum.
Bir sonraki gönderi, çok içince edepsizleştiğini söyleyen kız arkadaşına yönelikti.
“Aman ne olacak canım, ha ha…” diyen adam, ilerleyen saatlerde yaşanabilecekleri hayal ederken, şimdiden çakırkeyif olmuş, şeftalinin kabuğu damağına yapışmış da ağzını kapatamaz hâle gelmiş gibi kıza bakıyordu. Tam o sırada suratına “N’aber lan dümbük?” tokadını yiyince, “Aa, içme ama artık sen, amma da sapıttın!” diye karşılık verdi.
Bu videonun da 11.200 beğeni, 22.200 oynatma, 999 yorum almasıydı aslında dikkatimi çeken. İronik mesafenin yok olduğu, kolektif özdeşleşme alanıydı sosyal medya.
İçim geçivermiş modundan saatlere dönüşmüş gündüz uykularımı sınırlamak için kurduğum alarm değildi bu defa uyandıran. Kalbimin sesi dışarıdan duyulacak kadar kuvvetle atıyordu. Evet, ben bu düşü yıllar önce yine görmüştüm. Nefes alışverişlerimi dengelemek için boğazımı temizlerken başucumda duran telefona uzanmış, gözüme çarpan bildirimlere bakmıştım hızlıca. Zihnimi rüyadan sıyırıp atmak içindi her dokunuş. Su her şeyi temizler, kan rüyayı bozar derdi annem. Şimdilik tek tesellim rüyamın kanlı oluşuydu.
WhatsApp gönderilerini nezaket icabı açmak gerekiyordu. Tanıdık bir isim de vardı ikinci videonun beğenilerinde. Dünya küçük, hazlar büyük. Kaç yaşındadır acaba şimdi? Yedisinde neysen yetmişinde de o olursun derdi rahmetli babam. Bir de cınstan bahsederdi. Cınsına çekermiş insan.
İlkokul ve ortaokul yıllarım zihnimde fazla canlanır oldu nedense bugünlerde. Lise yıllarım kül olmuş sanki.
On dört mevcudiyetinin on ikisi erkek, ikisi kız, temelinden gelen küf kokularını bastırsın diye hademe Ahmet amcanın söndürülmüş kireçle haftada bir badanaladığı sınıfın kapısından çıkarılırken, “Kızlara ve erkeklere ayrı anlatacağım bu konuyu. Malum orantısız bir sınıftayız.”
Kapı kapandıktan sonra zihnimde kalan tek görüntü bıyık altından gülümsemesiydi fenli konulardan sorumlu öğretmenimin. Kara Şimşek dizisinin kahramanı David Hasselhoff’a benzerliğiyle ünlüydü. Aynada çok çalışmış olmalıydı ki gözlerini tam açmaz, kısık kısık bakardı herkese. Bu bakışın ona çok yakıştığını söyleyen birisi olmuş olmalıydı mutlaka. O günlerde sosyal medya olsa, o anlar çekilip yayımlansa, bakmadan, okumadan beğeni bırakanları saymazsak kaç kişi yorum yapma zahmetinde bulunurdu?
Yol alıp işaret parmaklarının ucuna dayanmış dışarı fırlayacak kalpleri, ait olduğu yerde tutabilmek beyhude bir çaba gibi geliyor artık bana. Gemilere binmiş okyanuslarda yüzen, uçaklara binmiş semalarda gezinen, trenler, otobüsler, taksiler, caddeler boyu tıkış tıkış, iki ayaklı, karınca sessizliğinde yürüyen kalpler.
Ama o günler, görmek istemediklerimizi parmağımızla itip geçemediğimiz, derse iyi çalışmadıysak utanıp, “Avuç içini sıraya yaklaştır,” diyene elimizi uzatıp pergelin vidalı kısmına bakmadan dayağı da yiyip ağlamadan yerimize oturan çocuklardık.
Konuyu önce erkek öğrencilere anlatmayı tercih etmişti. Sonra kızları aldı içeri.
Endülüs tavuğuyla horozunun hikâyesini dinleyip dışarı çıktığımızda (hakkını yiyemem bu bilgiyle lisede biyoloji dersi sözlüsünden üç tane yüz alıp dersi geçme garantisi almıştım) sırıtan on iki erkek sınıf arkadaşımızın yüzüne bakmadan yürüdük Tülin ile. Ellerini başlarına boynuz yapmış, arenadaki boğalar gibi ayaklarını yere sürterek garip sesler çıkarıyorlardı. Zaman dardı. Hazırlanılması gereken bir sahne, tekrarlanması gereken bir sürü çalışma vardı. Öyle olmasa şüphesiz onlar için de yıl sonu gösterisinde bir bölüm ayırmayı önerebilirdim Türkçe öğretmenim Zühre Hanım’a.
Hademe Ahmet amca, üç derslikli okulun üst katının ahşap balkonuna çıkıp öğle teneffüsü için elindeki çanı hızlı hızlı çalmaya başlayınca, Tülin (yakındaki bir köyden geliyordu) sefer tasını alıp etrafı çamlarla dizili okul bahçesinin duvarına bitiştirilmiş banka yöneldi. Ben de -evimizin okula yakın oluşundan- “Yirmi dakikaya dönerim,” sözü vererek eve koştum.
Birbirine karışmış yemek kokuları bahçenin her köşesini dolduran çiçek kokularını bile bastırıyordu. Akşama önemli misafirleri olmalıydı. Bir favanın kokusunu ayırt edebildim. Kapıdan girer girmez mutfak bankosuna koşup tencerenin kapağını kaldırdığımda akrebe benzeyen kocaman iki böcekle çığlığı bastım.
Annem sesimi duymamış gibiydi.
“Kızım, bu şarkı söylemek de nereden çıktı şimdi? Kaç kostüm değiştireceksin gece boyunca? Çayda Çıra’yı oynarken mi giyeceksin bu şalvarı? Arası sökülmüş. Daha önce giyen bayağı heybetliceymiş. Terzi Arife’ye verin bari. El dikişi tutmaz buna. Hem bulamadılar mı sana bir prenses rolü? Hiç konuşmadan tuhaf tuhaf hareketler yapıyorsun. Allah Allah…”
“Mim sanatı diyorlar ona anneciğim. Sözsüz tiyatro yani. Tencerenin içinde akrep var diyorum, duymuyor musun?”
Duymuyor muydu ya da duymazlıktan mı geliyordu? O günlerdeki kadar düşünmüyorum artık.
İpi çekip iğneyle iki kez daha çapraz gidip geldi düğmenin üzerinde. Kumaşın arka yüzünde bir düğüm atıp dişiyle kesti ipi. Yeleği omuzlarından tutup baktı uzun uzun.
“Öyledir böyledir ama zevkli adamdır velhasıl babanız. Erkek yeleği yahu bu. Üstelik dizlerine kadar geliyor.”
Öyle bir gülüyordu ki aynı anda göbeği de oynuyordu. Güçlü kadın olayım derken pehlivana dönmüştü annem.
Bakışlarını bir noktaya sabitleyip durdu. Ayağa kalktı. Yeleği oturduğu divanın üzerine katlayıp bıraktı.
“Hayırlara vesile olsun, hayırlara vesile olsun inşallah.”
Tekrar ederek mutfağa geçti. Çok gülünce daima ardından kötü bir şey olacağına inanırdı.
“Ne olur, yarınki gecenin sonuna kadar bir şey olmasın Allah’ım.”
Her zamankinden daha çok dua etmiştim o gün. Zihnimi durduramıyordum. Bir tabak bol çökelekli papara koydu annem masaya. Yoğurdu üzerine dökmeden ayrı bir kasede verdi. Çarçabuk yiyip okula koştum.
Tüm öğleden sonra tekrarlarla geçti. Şarkı söylemeyi oldum olası severdim ama bu defa çok farklıydı. Okul bahçesinin tam ortasına, yerden dört basamak yüksekliğinde yapılmış beton sahnede yapılacaktı yıl sonu gösteri. Müzik öğretmenim orgunu yerleştirip mikrofonun tepesine iki defa vurdu.
“Ses, ses, deneme bir. Canan, sahneye bekleniyorsun.”
Sahneye çıkıp göz göze geldiğimiz an heyecanımı fark etmiş olmalıydı ki önce kendisi başladı söylemeye. Sonra ben, sonra yine birlikte. Şarkıyı en son söyleyeceğimden tiyatro kısmına geçtik.
Tülin’in tuttuğu, okula ait küçük oval aynada, çocuk, doğa, hayvan temalı gösteri için yaptığım hareketlere Türkçe öğretmenimin bakışlarından anlamıştım heyecanımın geçmiş olduğunu. Serçe gibi kanat çırparken kurşun yedikten sonraki sert düşüşte bu defa burnumu çarpmamıştım yere.
“Aferin çocuklarım, çok güzel hazırlandınız, şiirleri de iki tekrar yaptıktan sonra dönebilirsiniz evlerinize. Yarınki prova kostümlü olacak.”
“Ahh!” sesiyle dikkatimiz çam ağaçlarının altında kule kurmaya çalışan erkek öğrencilerden Abidin’in (çelimsiz oluşundan kule üstünde bayrak açma görevi ona verilmişti) yere yuvarlanmasıyla kule dağılmış, kendi getirdiği akşamdan ıslatılmış pınar sopası baldırında bitivermişti. Zühre Hanım’ın meslektaşına bakarkenki çaresizliğini unutamıyorum.
Abidin, süt beyaz teninde oluşan kabarcıkları ağzıyla üfleyip (ninesi öğretmiştir kesin) eliyle ovuştururken etrafa sırıtarak yeni deneme için hazırlanıyordu. Bu ana hiç üzülmemiştim. Yemek dönüşünde önce sınıfa uğramıştım. Daima açık olan kapının kapalı oluşuna hayret edip açtığımda gördüklerimi anlatsaydım falakaya yatırırdı ikisini de. Bir şey yapmıyorlarmış. Uzatmaya çalıştıkları konuyu kısa kestim.
Kızlarımız aynı yaşta olduğundan arada bir karşılaşırız Abidin ile. Yaşadıklarına üzülüyor, konuşurken gözlerimi bel hizasından aşağıya düşürmemeye dikkat ediyorum. İkimiz de gülüyoruz.
Prova bitişi evimize giden iki yol seçeneğinden babamın dükkânının önünden geçebileceğimi tercih edip ulu derenin içine konulmuş üç büyük kaya parçasını amata oyunu oynarcasına sıçrayarak geçtim karşıya. Yoğun sigara dumanı floresan lambanın ışığını gölgelemiş, net görünmüyordu içerisi. Kapıyı açıp içeri girdiğimde sohbet durdu. Can dostu ile kadehini yudumlayıp masaya bıraktı. Babam gözlerimin içine bakarken ben de onunkilere bakıyordum. Bu dik bakışlarla anneme benzediğimden mi tüm yaramazlıklarıma katlanırdı, onu da bilmiyorum.
“Yarın akşamki yıl sonu gösterisine geleceksin değil mi baba? Şarkı söyleyeceğim. Senin için.”
Onay verircesine başını sallarken kadehin dibinde kalmış rakısını içip şişeye uzandı. Bitmiş kadehleri doldurdu. Ayağa kalkıp gözleriyle bana kapıyı gösterirken annem tepsiyle geldi. Tepsinin ortasında kızarmış akrep vardı. Akrebin en korktuğu ateşti. Ölmüş olduğu düşüncesi içimi rahatlattı.
Hızla eve koştum. Üzerimdekileri çıkarmadan uzandım yatağa. Benden sekiz yaş küçük erkek kardeşimin elindeki kitabı hecelemeleri dışında ev sessizliğe bürünmüştü bir anda. Televizyonu dahi açmamıştı annem. Eve girer girmez ortalığı toparlıyordu sürekli. Omzundaki yemeniyi uzunca katlayıp başının etrafında döndürerek sıkıca bağladı. Aralık kalmış kapıdan görebiliyordum her hareketini. Pencere önüne bir sandalye çekip oturdu. Gecede tek bir yıldız yoktu. Gök gürültüsünün ardından bir şimşek çaktı. Ardından bir tane daha. Büyücek bir yağmur damlası camdan aşağı süzülürken göz kapaklarımın ağırlığına daha fazla dayanamıyorum.
Annem birden karanlıkta kayboldu. Tedirgin edici sesler. Bir şeyin peşindeymişim gibi ilerliyorum karanlık koridor boyunca. Üst kattan alt kata iniyorum. Birden aydınlanıyor etraf. Tedirgin eden şeyi görüyorum. Bebek yüzü una bulanmış gibi bembeyaz, vücudu bir garip. Gizemli bir gülüşü, hain bakışları var. Çok ürküyorum. Annem gelinlikler içinde beliriyor birden. Yağmur hızlanıyor. Babam elinde büyük bir şemsiyeyle geliyor. Tüm aile şemsiyenin altına giriyoruz. Babam birden kayboluyor. Tedirgin edici şey koltuğun arkasından bakıyor, “Cee!” der gibi. Sesler yükseliyor. Annemin telaşla kapıyı açtığını görüyorum bir anda.
“Agâh Bey’in evi mi?”
Yataktan fırlayıp annemin yanına gittiğimde iki asker duruyordu karşımızda.
“Eşiniz kaza yapmış. Devriye gezen jandarmalar bulmuş. Komada olduğu söylendi. Bu kadar bilgi verebiliyorum. Hazırlıklı olun isterseniz.”
Tüm konuşmayı iyi dinlemek durumundaydım. Küçük kardeşim uykuda, annemse başını sallamaktan sesleri duyamaz, konuşulanları anlayamaz hâldeydi. Rüyamda gelinlik gördüğümü söylememiştim ki kimseye, kötü bir şey olsundu.
Ertesi gün gelen haberler iyi değildi ama kalbi hâlâ atıyordu. Akşam olduğunda tüm köy okul meydanını doldurdu. Üzerime babamın yeleğini giyip sessiz gösterimi yaparken köpeğimiz ve küçük kardeşimdi benim için sadece beni izleyenler. Bir de arada bir görünüp kaybolan babam, kolunda annem.
Üzerimi hızla değiştirmem gerekiyordu. Aradaki kısa şiiri Tülin okudu, üstelik hiç kekelemeden. Yeleği çıkarıp düzgünce katladım. Pileli okul eteğinin üzerine annemin kolalayıp ütülediği kar beyazı gömleğimi giyip sahnede yerimi aldım. Müzik öğretmenim gözlerime baktı. Şarkının ikinci nakaratına izleyiciler de katıldı. Sesimin titrediğini kimseler duymadı. Köpeğimiz Aslan gitmiş, kardeşim yalnız kalmıştı. Demir borulara metal halkalarla geçirilmiş siyah perdeyi iki çocuk usul usul kapatırken şarkı bitti. Kalabalık evlerine dağıldı.
Babamı uzun bekleyişte, evimizin demir penceresinden günlerce taş köprülü yolu seyrettim. Her siyah beyaz tüylü olanı da Aslan zannettim.
Sekizinci ayın bir öğleden sonrasında okul servisinden inip bahçe kapısından içeri girdiğimde berber tıraşı bitirmiş, yüzündeki köpükleri siliyordu. Yanına gidip yanaklarını okşadım. Bu ona ikinci dokunuşumdu.
“Ben kimim?”
Omuzlarını silkip gözlerime baktı.
“Bu ağacı hatırlıyor musun? Ben doğduğumda diktiğini söylemiştin.”
Gülümsedi.
“Şarkı söyleyelim mi? Hani her yaramazlık yaptığımda söylediğini. O gece de onu söyledim.”
Kemanını getirip yanı başına koydum. Ben söylerken o tellerine dokunuyordu. Kemanın çubuğu da benim kadar yabancıydı artık ona. Liseli olduğumu da söyledim. Sonrasını hatırlayamıyorum.
İki minik elin gözlerimi kapatmasıyla irkildim.
“Ben kimim? Bil bakalım?”
Ellerini çekip kucağıma oturdu.
“Oo anneciğim, bize bahane bulursun maşallah, elin videolarda. Ne izliyorsun, bakabilir miyim?”
Telefonu kapattım.
“Sokak hayvanlarını öldürüyorlar anne, biliyor musun? Çok üzülüyorum. Ne yapabiliriz? Bizim köpeğimizi de öldürürler mi? Büyük pankartlar açıp sokaklara mı çıksak? Arkadaşım Instagram’da paylaşmış. Ben de paylaşırım ama takipçi sayım çok az. Kaç kişiye duyurabilirim ki sesimi?”
“Az-çok diye düşünme canım. Paylaş ki çoğalsın.”
Açık kalmış televizyonda Hababam Sınıfı’nın Güdük Necmi’sinin gülüşünden alt satır haberi görmemiş olmasını diledim o an sadece kızımın.
İsrail’in 17 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az on beş bin altı yüz doksan dört çocuk yaşamını yitirdi.
O zaman şarkı söylemek lazım. Şimdi. Çığlık çığlığa.
Ses lütfen. Deneme bir, iki, üç…

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

