ARZU KURT
İnsan kendi arzusunun öznesi midir? Nesnesi mi? Bu soru, arzu felsefesinin en temel paradokslarındandır. Ben arzularım, ben seçerim, ben yönetirim. Henüz arzumuzun kaynağını bile tanımazken ne beyhude bir böbürlenme. Bilinç dışının o devasa karanlığı ve başkalarının bakışları yoğurur hamurunu. Lacan, “İnsan kendi arzusunun sahibi değildir; başkasının arzusunda şekillenir,” derken bunu kastetmiş olmalı. “İnsan’ın arzusu, Ötekinin arzusudur.
İnsanım; içimde kaynayan dürtüler, içgüdüler bir benim mi başıma bela… Değil biliyorum. Keşke öyle olsa. Peki neden bu üstünü telaşla kapatan ikircikli duygu.
Ben yukarıdaki soruyu nesnesi diye itekliyorum ayak ucumla. Edilgen tutum utancı dengeliyor sanki. Kendi arzumun efendisi olmamak, aklıyor yaptıklarımı. Toplum parmağını sallasa da ne yapayım ben bir köleyim bu bent tutmaz akışta.
Özneyi konuşturan dildir, bilirim. Arzunun sözcükleri, kodları, yönü bireye değil içinde doğduğu sembolik sisteme aittir çok şükür. Utancı sektirir. Öteki gelir tüm suçu üstlenir. Elmaya kadar gider silsile. Tüm suç Adem’in.
Hey sen Öteki, eksikliğim bakışınla kapanır. Bir statü, bir eşya, bir aşk arzulanır. Elinin yetiştiği her dalda bir sonrakine kayar bakışın. Bakışım göz izlerinden tanır bende tamamlanan nesneyi.
İnsan, başkasının arzusunu arzular.
Arzuyla bak bana. Öyle bilirim değerimi. Bakışınla tam, arzunla kıymetli.
René Girard, taklit edilen arzudan bahseder.
O bakış, o tutuş, o sokuluş senin değil mi?
Arzu çoğu zaman doğrudan nesneye yönelmez. Arzulayan kişi, bir başkasının o nesneye duyduğu arzuyu taklit eder.
Benim arzularım kimden emanet.
Bu üçgen; özne, model, nesne ilişkisi, arzuyu nesneden koparır, diğerinin bakışına kilitler.
Taklit ve tekrar sönümlüyor iştahı. Hevesim kaçıyor. Yakmak istiyorum kitaplarımı.
Üstelik sırada iktidarın bastırdığı arzu değil, onu nasıl yaşanacağının da düzenlemesi vardır. Okumaktan vaz geç istersen. Kaç kurtar kendini. Benim beynimde cevabı hazır bir soru. İnsan kendi arzusunu mu yaşar, yoksa öğretilmiş bir hayatı mı?
Hâlâ okuyorsan cesur dostum. Cevap da vermeni beklerim.
İnsan arzulamaktan vaz geçmeden arzusunun esaretinden kurtulabilir mi, ona gem vurabilir mi? Gülümsedin görüyorum. Sen de başaramadın değil mi?
İnsan arzusundan mı utanır yoksa arzusunun kendisi hakkında açığa çıkardığı gerçeklerden mi? Utanç, gölgenin; personanın yüzündeki maskeyi fırlatıp atmasıdır sanki. Kendimizin bile aynaya kanıksayarak baktığımız yüzümüze.
İradesinin arzusunu kontrol edememesi bir yenilgi midir kazanç mı? Ben kazanç hanesinden bakıyorum. Şükür arzuluyoruz. Bu gri dünyada biraz kırmızı…
Bir şeyi hem yapmayı hem yapmamayı istemek benliği ikiye böler, hangisi kazanacaktır? İd mi? Süperego mu? Ben uzun zamandır başkaldırıyorum tüm düzenlemelere. Gölge yanım at koşturmasa da pek ehil değil.
Utanç da aynı arzu gibi…
Öğretilmiş. Düzenlenmiş. O da başkasının bakışında doğmaz mı?
Sartre burada sınırı çiziyor. “Utanç, insanın kendisini başkasının bakışı altında nesne olarak deneyimlemesiyle ortaya çıkar,” der. Kendi davranışını, başkasının gözünden görmek. Bakışın nesneleştirmesin beni.
Aynı şey arzu içinde belirir. Bir insan birini arzular. Arzularken özgürdür. Arzusunun başkası tarafından fark edildiğini düşündüğü anda kendisini yeniden değerlendirir. Artık sadece arzulayan değil, arzuladığı görülen, yargılanan ve nesneleştirilen kişidir.
İçeride yaşanan arzu, dışarıda utanca dönüşür. Utandırma beni.
İnsan kendi arzularını neden ayıp, günah, aşağılık, bastırılması gereken şeyler olarak görür? Ayıplama beni.
Toplumsal ve ahlaki düzenlemeler bizi en yumuşak karnımızdan yakalar. Kendimizle mücadele alanına dönüşür. İnsan gerçekten utanç mı duyar yoksa öğretilmiş utanç yüzünden doğasına sırtını mı döner? Yak tüm ateşleri.
Beden ve zihin çarpışır. Düşünceler, değerler, mahremiyet… Rahat bırak bedenini.
Sınırlar ihlal edilir, bakir topraklar ele geçirilir. Beden görünürlüğünden utanır. Düşünceler saklanır. Mahremin göze değmesi gururu küçültür. Korkma, utanma, yaşa.
Arzu, görülme ve saklanma arasında bir gerimdir.
Beni gör, beni sakla.

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

