Atiye Gözde Sıdar
Dilbilim okumamdan, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanında yüksek lisans yapmamdan mı yoksa edebiyatla haşır neşir olmamdan mı bilmiyorum. Yıllar içinde yaşamdaki olayları, insan davranışlarını, siyaseti, objeleri algılamam değişti. Bir nevi edebiyattaki söz sanatlarının gerçek hayata uyarlamasını yapmaya başladım. Hiç beklenmedik olayların akış dışında sürpriz sonla sonuçlanmasını durum ironisi diye değerlendirirken, gerçeklerin apaçık ortada olduğu ama bazı insanların var olan gerçekten bihaber olduğu durumlarda “İşte bu dramatik ironi!” diye söylenirken buluyorum kendimi. Edebiyattan aldığım haz, adeta yakın gözlüğü takmışım gibi, içinde bulunduğumuz durumu daha net görmemi sağlıyor sanki.
Cansız varlıkları sınıflandırmaya, onlara insana özgü nitelikler yüklemeye başladığımı fark ettim zamanla. Önce otomobillere cinsiyet atfetmekle başladı her şey. Bir nevi edebiyattaki kişileştirme sanatını uygulayarak otomobilleri dişi ya da erkek diye ayırmaya başladı zihnim. Bir Volvo, estetik kaygılardan uzak ama güçlü bir İsveç erkeği iken, Honda’nın sedanları çekik gözleriyle sakin ve dingin birer geyşa oldu benim için.
Zamanla bu tuhaf alışkanlığım otomobillerin ötesine geçti. Şehirleri, hatta ülkeleri bile insan karakterleriyle bağdaştırmaya başladım. Artık onlara birer kişilik atfediyordum. Her ülkenin kendine özgü bir mizacı, zaafı, arzusu, öfkesi, korkuları, hatta bastırdığı duyguları olduğuna dair absürt bir algıdan kendimi alamıyorum. Ülkeleri kimi geçmişteki ihtişamına tutunmuş kibirli bir aristokrat, kimi kendisini dünyaya kanıtlama telaşındaki hırslı bir genç, kimi de sürekli başkalarının onayını arayan, iktidarda kalabilmek ve maddi çıkarlarını korumak için üstlerinin sözünden çıkmayan bir karakter olarak görmeye başladım. Biri zorba, diğeri üçkâğıtçı, diğeri zampara. Çeşit çeşit karakterler…
Çoğu zaman bir ülkenin karakteri, dışarıya gösterdiği yüzle her zaman örtüşmüyor. Tıpkı insanlar gibi, ülkelerin de bir maskesi, bir de kapalı kapılar ardında sakladıkları gölge benliği var gibi geliyor. Dışarıda son derece nazik, uzlaşmacı, hatta uysal görünen biri, kendi evinde tahammülsüz ve buyurgan olabiliyor. Bazen biri güçlünün karşısında küçülürken güçsüzün karşısında büyüyor, bazen geçmişte uğradığı haksızlıkları bugünkü davranışlarına gerekçe gösteriyor.
İşte böyle bir karakterle mücadele ediyor zihnim bu aralar. Bu karakter, çok çocuklu bir baba. Onu bulmak için navigasyonla konumuna bakmak gerekmiyor. Nasıl yaşadığına, kimlerin karşısında eğilip kimlere sesini yükselttiğine, neleri arzulayıp nelerden korktuğuna bakmak yeterli. Çocuklarının ise öfkesini sakladığına şahit oluyorum.
İlginç bir karakter bu adam. Dinç, geçmişi zengin, yetenekli, konuşkan, misafirperver, gelenekçi bir baba. Hafızasında sayısız hikâye, cebinde eski şiirler, sofrasında birbirinden farklı lezzetler olan, mizah anlayışı akıl almaz boyutta biri. Pratik zekâsı, yaratıcılığı ve hayatta kalma becerisi hayranlık uyandıran cinsten. Değişken bir karakter. Romanın başlangıcındaki hâlinden eser yok.
Geçmişinde büyük başarıları olmasına ve her zorluktan zaferle çıkmasına rağmen sonradan ilişkilerinde tuhaf bir tutarsızlık gösteriyor. Güçlü insanlarla karşılaştığında sesinin tonu değişirken dün meydan okuduğu birine bugün iltifatlar yağdırıyor. Eskiden gösterdiği hoşgörüyü artık kendi evinde göstermiyor. Güçlü komşularının kabalıklarını görmezden gelirken kendi çocuklarının en küçük itirazına tahammül etmeyip azarlıyor onları. Sonra cezalandırıyor onları oda hapsiyle.
Kendi çocuklarının mutsuzluğunu da umutsuzluğunu da görmüyor.
İyi bir eğitim almak, çalıştıklarının karşılığını görmek, güvenli bir evde yaşamak istiyor çocukları. “Para yok,” diyor onlara. Yakın iş arkadaşlarıyla yiyor paraları sırf işinden olmamak, bulunduğu yerde kalabilmek için. Ayrımcılık yapıyor çocukları arasında. Harçlık da vermiyor onlara. Bir tür “Ne hâliniz varsa görün” misali.
Çocuklar perişan. Tek arzuları insanca yaşamak, babalarının şefkatli kollarında özgürce büyümekken bir gün babalarının değişebileceği umuduyla geçiyor yılları. Bekledikçe büyüyor, büyüdükçe bekliyorlar. Godot’yu bekledikleri gibi.
Biraz daha sabretmeleri, biraz daha çalışmaları, biraz daha fedakârlık etmeleri gerektiğini söylüyor babaları. Her sabah yeni bir fedakârlık talebiyle uyanıyorlar.
“Evin çatısı akıyor,” diyor ortanca olan.
“Açız,” diyor küçük oğlu.
“Nankör!” diye bağırıyor babaları, ağzından köpükler çıkarak.
Ev sessizleşiyor zamanla.
Artık bir şey söylemeye gerek duymuyorlar babalarına. Söze dökülmeyen öfke, sessizlikle daha fazla yer kaplıyor odalarında.
Asıl sahibine ulaştırılamadığı için rastgele kapıların altından içeri bırakılan bir mektup gibi artıyor artık öfkeleri. Yanlış adrese teslim öfke patlamalarıyla geçiyor ömürleri.
Trajediyle komedyanın birbirine karıştığı bir romanın içinde debeleniyorum. Dönüp dolaşıp defalarca aynı sayfaları okuduğum romanda bir üstkurmaca içerisinde miyim, yoksa bir distopyada mı? Nereye gittiğini bilmediğim sürücüsüz bir Tesla’nın arka koltuğunda gidiyorum gündüz gece. Aklımda çocukların öfkeleri…

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

