Kadir Horzum
İnsan hiç kendi bedeninde mülteci olur mu?
Yorgunum desem değildim. Hastayım desem hiç değildim fakat bütün eklemlerimi nokta nokta, koordinat koordinat ele geçirmiş berbat ağrılar çekiyordum. Belim, dizlerim, omuzlarım, dirseklerim hatta parmaklarımda dahi ağır külçeler varmış gibiydi. Değil kıpırdamak, sağdan sola dönsem her yerim tel tel dökülecekmiş gibi hissediyordum. “İnsanın neresi ağrıyorsa canı oradadır,” demiş eskiler. Eh benim her yerim ağrıyordu. Dolayısıyla canımın nerede olduğunu bilmiyordum. Anlayacağınız grip denen illetin pençesinde debeleniyordum.
Ben ne ara böyle oldum bilmiyorum. Gençliğimde böyle değildim. Hasta olduğumu anlamazdım bile. Söylemesi ayıp akşama kadar eşşek gibi çalışır sabaha kadar it gibi eğlenirdim. Adım adım kırka geldiğim şu günlerdeki gibi ilaçlarımı içip de üstüme battaniyeyi çekerek elimde nane limonla cama vuran yağmur tanelerini izlemezdim. Böyle anlatınca zihninizde sosyal medyalık bir fotoğraf canlandıysa hiç canlanmasın. Zira ağrılarım… ah ah! İnliyordum adeta. Dakikalarca nane limondan bir yudum aldım, boş boş odaya baktım; uyumak için bekledim. En sonunda da uykuyla uyanıklık arasındaki o arafta gezinirken hiç beklemediğim bir şey oldu. Büyük bir gürültüyle bina sallanmaya başladı ya da bana öyle geldi. “Deprem, deprem,” diye bağıra bağıra, battaniyemle birlikte kendimi yere atıp cenin pozisyonu aldım. İlk paniğin ardından durumdaki garipliğin farkına vardım. Yer sallanmıyordu. Sarsıntı, ritmik hareketlerle insan sesleri arasında yukarıdan geliyordu. Kaygıyla tavana baktım. Ufak kılcal çatlaklar oluşmuş harç kırıntıları yere dökülmeye başlamıştı bile. Ritmik sarsıntı az daha devam ederse yıkıldı yıkılacaktı tepeme. Panikle bağıra bağıra kendimi hole attım.
“Yavaş, yavaş, biraz yavaş. Heey! Kime diyorum aloo!”
Atmamla da salonun tavanının çökmesi bir oldu. Toz dumanın arasında, düşen şeye bakmaya; ne olduğunu anlamaya çalıştım. Gördüğüm manzara öfkemi şaşkınlığa çevirdi. Salonumun tam ortasına kocaman bir kanepe üzerinde hâlâ bağıra bağıra sevişen, yirmili yaşlarında bir çift düşmüştü. Adam, sanki yukarıdan aşağıya düşmemiş gibi gözleri kapalı, elleri, üzerinde zıplamaya devam eden kadının kalçalarında, müthiş bir konsantrasyonla uzanmaya devam ediyordu. Kadınsa üzerindeki hemşire üniformasına benzeyen beyaz deri kostümünden fırlamış diri memelerini tuta tuta ritmik ve sert hareketlerle zıplıyor zıplıyor, zıplıyordu. Bense belki de insanlık tarihinde yalnızca benim başıma gelen bu olayı ağzı açık ayran budalası gibi izliyordum. İçimden de dua ediyordum, inşallah benim evi de yıkmazlar, diye. Ne kadar bekledim bilmiyorum. Nihayet, artık müdahale etmek üzere olduğum anlarda, ele ele vererek, emek emek, soluk soluğa çıktıkları o hülyalı, cennetvari diyarlardan bağıra bağıra gerçek dünyaya indiler. Hiç ses çıkarmadan soluklanmalarını, düştükleri uzak diyarlardan birbirlerine kavuşmalarını, hasretle sarılmalarını bekledim. Tabii olmadı.
İşlediği günahın farkına ilk varan kadın oldu. Korkuyla yorganı üzerine çekip saklandı. Adamın soluklanıp gözünü açmasıysa nispeten daha uzun sürdü. Kendine gelip çevresinin farkına vardığında verdiği tepki ise daha da garipti. Bakışlarında, “Bunu ben yaptım,” der gibi bir ifade belirdi önce. Ardından da gururla geri yaslanıp çevreyi kolaçan etti. Sakın yanlış anlaşılmasın, utançtan değil, daha çok şahit arar gibiydi tavrı. Ta ki beni görünceye dek. Yüzündeki gururlu ifade, bıyık altı gülümsemeyle yer değiştirdi. Kızdım. Kaşlarımı çatıp yükseldim.
“Ulan ayıp be ayıp.”
Adam da yorganı üstüne çekip toparlandı.
“Biz de genç olduk zamanında, biz de yaptık böyle şeyler ama milletin evini damını yıkmadık.”
Yorganın altından kadının kıkırdamasını duydum. Adam dirseğiyle kadını dürttü.
“Dünya sizin etrafınızda dönüyor ya hiç düşünmeyin. İnsanların hastası vardır, yaşlısı vardır, diye.”
Adamın yüzünde, çattık belanın püsküllüsüne der gibi ifade belirdi. Konuşacak oldu payladım.
“Şimdi def olup gideceğim burdan. Akşama eve geldiğimde bu pisliği toparlayın. Nasıl yaparsınız bilmem, yapın. Gençseniz gençliğinizi bilin.”
Dışarıda yağmur dinmiş güneş kollarını uzatmış; her canlıyı sıcacık kucaklıyordu. Ağrı mağrı da kalmamıştı vücudumda
“O kadar çok yüz verilirse olacağı bu. Yıkarlar evini damını. Ne edep bilirler ne adap”
Nereye gittiğimi bilmeden ilk trene attım kendimi. Sirkeci’de inip Mahmutpaşa’ya oradan da Kapalıçarşı’ya kadar yürüdüm. Kapalıçarşı’da kuyumcu, Ermeni bir arkadaşım vardı. Selam vereyim diye daldım dükkâna. Görünce sevindi, iki kahve söyledi. Hoşbeş sohbet derken durumu ona da anlattım, o da sinirlendi. Başladık karşılıklı sinirlenmeye.
“Bunların hepsi böyle! Dünya umurlarında değil. Varsa yoksa zevk sefa. Vah bu memleketin haline!”
“Vah ki vah!”
Atışmanın sonlarına doğru, ancak kızdığımız yaşlarda gösteren kara kuru genç bir erkek girdi dükkâna. Kılık kıyafeti öylesine, rastgele geçirilmiş gibiydi üstüne. Sanki arkadaşından ya da abisinden emanet alınmış gibiydiler. Utana sıkıla tek taş baktığını anlattı. Arkadaş bütçesini sordu, genç, sanki ayıp şeyler söylüyormuş gibi kesik kesik cebindeki rakamı söyledi. Arkadaş güldü. O paraya imitasyon bile bulunmayacağını anlatıp çocuğu dışarı çıkardı.
“Paran yoksa evlenme kardeşim! Hadi evlendin tek taş da almayıver, değil mi!”
“Hiç!”
“Bu işler hep o telefonlar, televizyonlar yüzünden oluyor. Dünyanın çivisi çıktı.”
Dükkândan çıktığımda acıkmıştım. İlk bulduğum dürümcüye geçip oturdum. Yan masada genç bir çiftin konuşması geldi kulağıma.
“Ama hayatım o süt parasını ben geri getireceğim. O para annemde kalmayacak.”
“Vermiyorum dese ne yapacaksın? Yere batsın böyle adet. Bildiğin başlık parası bu.”
Kadın sinirlendi.
“Benimle evleneceksen vereceksin bedelini. Ben kendime mi istiyorum bu paraları. Bizim için. Hem bilmiyor muydun bu işin böyle olacağını? Madem kabul etmeyecektin ne demeye geldin beni istemeye. Bulaydın baldırı çıplak birini götüreydin ananın babanın karşısına. Süt parası da istemezdi, mis gibi geçinirdiniz.”
Adam panikle onu yatıştırmaya çalışırken kalktım yürüdüm. Nereye gideceğimi bilmeden Eminönü’ne, yüksek kaldırıma, oradan da usul usul Taksim’e çıktım.
Taksim sirke dönmüş gibiydi. Yüzleri gözleri çirkin çirkin boyanmış, boynuzlu kulaklı, acayip kıyafetli çokça genç vardı etrafta. Akranım veya büyüğüm çokça insan da onları durdurup fotoğraf çektiriyordu. Yaşlı bir teyzenin kırmızı başlıklı kıza sorduğu soru geldi kulağıma.
“Nedir, ne oluyor kızım? Nereye gidiyorsunuz?”
Kız güldü. “Cadılar Bayramı teyze! Nineme kurabiye götürüyorum.”
Yanında kurt kılığında bekleyen erkek atladı. “Ben de onu yemeye.”
Kızın da kadının da erkeğin de kahkahaları tüm o Cadde-i Kebir’i çınlattı.
“Her işi hallettik bu kaldı,” dedim kendimce. Yan taraftan daha yaşlı bir ses fısıldadı.
“Bayramda ninelerinin ellerini öpmezler, burda şov yapıyorlar.”
Ona da kızdım.
“Yetiştiren sizlersiniz. Sizin çocuklarınız, torunlarınız bunlar. Adam akıllı yetiştirseydiniz dünyayı başımıza yıkmazlardı.”
Kaçarcasına Tophane’ye inip bulduğum ilk belediye tesisine attım kendimi. Dedim bari çay içeyim boğazı seyredeyim, belki de biraz kitap okurum. Beş dakika geçmeden önümdeki masaya seksenlerinde, iki çift oturdu.
“Efendim o zamanlar Nuh nebi zamanlarıydı. Şimdiki gibi değildi. Buralar bataklıktı ama her şeyin değeri vardı.”
“Doğru efendim doğru. İhtiyara emekliye saygı vardı. Şimdiki gibi kambur görünmezdiler.”
“Yakında bizim maaşımızı da veremeyeceklermiş.”
“Vay be! Sen o kadar yıl hizmet et, diyar diyar gez, hakimlik et emekli ol. Maaşını vermesinler.”
“Şimdi bile fazla para basıp veriyorlar maaşımızı. Darphane boyna çalışıyormuş. Hazineden emekli Nazan Hanım söyledi.”
“Geçen gün çocukların yanına gidecektim. Sağ olsunlar uçak bileti almışlar. Daha kapıda elimden suyu aldılar. Neyse, içeriden alayım dedim, istedikleri paraya koli koli su alırsın. Soygun var, diye bağırasım geldi efendim.”
“Bağırsanız ne olacak? Alacaklar içeri. Kimse de arkanda durmayacak. Olmaz bu milletle efendim olmaz.”
“Bana ne, gençler düşünsün.”
Sağımdaki masada oturan gençlerin konuşmasını duydum.
“Bence yapabiliriz.”
“İyi de nasıl? Cebimizdeki para belli.”
“Beş kişiyiz. Beş ev arkadaşı ikinci el fırın da alamayacak mıyız? Haftalık sigara paramız.”
Kalktım tramvaya geçtim. Eve dönecektim. İki durak sonra yanıma, meczup olduğu her halinden belli biri oturdu. Durdu duramadı, kendi kendine konuşmaya başladı.
“Ben kırk dokuz yaşındaydım… Senelerce çalıştım… Hâlâ gencim… Hâlâ gençlerden çok çalışıyorum… Patron diyor ki… Se… senin… senin gibi on adamım daha olsun, paraya para demem.”
Seslenmedim. Dönüp bakmadım bile. Koluma dürttü.
“Saat kaç?”
“Bak orda yazıyor,” dedim karşıdaki dijital ekranı göstererek.
“O yanlış… Yanlıştır… Sen saatine bakıver, ne olacak.”
“Baktım, aynı ikisi de,” dedim kok saatime bakmadan.
“İyi… Ben kırk dokuz yaşındayım… Hâlâ gencim…”
“Maşallah hiç göstermiyorsun.”
“Tabii… Ama açım… Öğleden beri yemek… yemek yemedim… Şimdi sıcak bir simit olsa yerdim…”
…
“Simit… simit paran var mı?”
Çıkardım verdim. Ayağa kalktı kapıya yürüdü.
“Haydi Abbas vakit tamam,” dedi ilk durakta inerken. İnince saate baktım. Hakikaten de yanlıştı. Tramvayın saati geç kalmış gibi telaşlı adımlarla önden önden gidiyordu. Benim saatim ise tam aksine her şey çok hızlanmış gibi ağırdan alıyordu.
“Akıllısı beni bulmaz delisi ardımdan ayrılmaz.”
Söylene söylene girdim eve. Yıkıntı döküntü hâlâ duruyordu orta yerde. Ellerimi belime koyup, ne yapacağımı bilemez halde etrafa bakındım. Sanki çaresizlik denen canavar tüm ağırlığıyla omuzlarıma oturmuş gibiydi. Dayanamayıp koltuğuma çöktüm. Az sonra da uyumuşum. Ertesi sabah uyandığımda duvar da yıkıntı da yok olmuştu.

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

