Nevim Sel
Bavulum boğazına kadar acılarla doluydu. Üzerinde kurşun izleri, kenarlarında kurumuş kan lekeleri vardı. İnsan bazen bir ülkeyi değil, kendi hayatını da terk ederek kaçar. Ben de ardımda yıkılmış bir şehirle birlikte eski kendimi bırakıp gitmiştim.
Benim gibi acılarını bavullarına doldurup kaçan ne çok insan vardı. Hepimiz bir gün geri dönmenin hayalini kuruyorduk; barış dolu, sessiz olmayan sokakların güzel hallerini düşleyerek. O yeşil dağları, aceleyle akan nehirleri. Hâlâ evimin anahtarı cebimdeydi ama açacak bir kapımın kalıp kalmadığından haberim yok. Bir zamanlar taze ekmek kokan sokaklar, artık seslerin kesildiği, insanların yalnızca hayatta kalabilmek için yaşadığı yerlere dönüşmüştü.
Hem ülkemizi bıraktığımız gibi bulamayacaktık, bu gerçeği kabullenmiştik. Çocuk parklarının yerini mezarlıklar almıştı. Ne çok mezar açılmıştı. Anaç topraklarımızda artık çiçeklerden çok beyaz mermer taşları yükseliyordu. Toprağın üstünde isimler yazıyordu, altındaysa kime ait olduğu bilinmeyen kemik parçaları yatıyordu. Savaş, insanları öldürmekle kalmamış; onları birbirinden, isimlerinden ve hatıralarından da ayırmıştı. Ülkenin bulunduğu yarımkürede kemiklerini arayan ruhlar geziyordu.
Mavi kelebekleri takip ediyorlarmış insanlar. Toplu mezarları bulabilmek için. Yıllarca kaybolan yakınlarını arayan insanlar, küçücük mavi kanatlara umut bağlamıştı. Toprağın altında sessizce bekleyen ölüler, yalnızca bir mavi kanatlı kelebeğin konduğu yerde bulunuyordu. Dünyanın gözlerini yumarak izlediği, sustuğu ve körleştiği vicdanlara inat; mavi kelebekler ülkemin insanlarına yol gösteriyordu. Sokakların aralarında hazmetmesi zor sözler, uğursuz fısıltılar kulakların zarlarını deliyordu. Buzdan soğuk hiçbir acıma duygusunun zerresi olmayan gözlerdeki nefreti sezgisel bir biçimde hissediyordu orada kalıp kaçamayan insanlar.
Bazı camiler hiç onarılmamıştı. Duvarlarında açılan delikler öylece bırakılmıştı; sanki insanlar, yaşananları unutursak bir daha yaşanır diye korkuyordu. Yıkılan minarelerin gölgesi bile eksikti artık şehirde. Akşam ezanı okunurken ses, eski günlerdeki gibi dağlara çarpıp geri dönmüyordu. Çünkü savaş yalnızca taşları değil, yankıları da öldürmüştü. Bir sessizliğin, çaresizliğin, ümitsizce bekleyişin içine hapsedilmiş öylece taşlaşmıştı her şey.
Yüksek tepelere yeni semboller dikmişlerdi. Oysa bilmiyorlardı; hiçbir karanlığın gökyüzündeki ayın ışığını örtemeyeceğini. En karanlık gecelerde bile o ışık, yüreğimize umut olmaya devam edecekti. Köprülerimizi yıkarken atılan kahkahaları günlerce kulaklarımızda, taş duvarlarda, boş kaldırımlarda duyduk. Ama bir gün o seslerin de yer yüzünden silinip gideceğinden emindik. Çünkü biz, bütün acılara rağmen yine aynı topraklarda, aynı göğün altında, sonsuz bir hoşgörüyle yaşamayı sürdüreceğiz. Ama hiçbir zaman gökyüzümüz kaybedeceği hiçbir şeyi olmayanlarınki gibi olmayacaktı.
Bazen geceleri cebimde taşıdığım anahtarı çıkarıp uzun uzun avucumun içinde tutuyorum. Soğukluğu hâlâ aynı. Annem onu giderken ellerime bırakmıştı, sanki yakın zamanda dönebilecekmişiz gibi. Yıllardır ülkem hakkında anlatılanları dinliyorum; yıkılan evleri, boş kalan sokakları, yerinde olmayan kapıları. Ve ben, artık var olup olmadığını bile bilmediğim bir evin anahtarını taşımaya devam ediyorum. Belki insan bazı kapıları açabilmek için değil, o kapıları unutmamak için saklıyordur.
Kaybolmuş bir ülkenin hayaleti rüyalarımın içinde dolaşıyordu; duvarları olmayan sokaklardan geçiyor, isimlerini hatırlamadığım yüzlere dokunuyor, her temasında biraz daha siliniyordu yüzler. Yer altında bulunamamış kemik parçaları, sanki toprağın hafızasına sığınmış, sessizce konuşuyor; kim olduklarını unutan insanlara, ait oldukları kırık izleri karanlıkta fısıldıyordu. Ve ben, her sabah uyandığımda, o sessiz çığlığın bende bıraktığı ağırlığı taşıyordum; ne tamamen ölü ne de tamamen kayıp bir ülkenin içinde yaşayan, adını bile söyleyemediğim bir yasın ortasında öylece kalakalmış.
Sonra bir süre hiçbir şey olmadı. Ne rüya kaldı ne uyanıklık. Sanki zaman, kendini içeri doğru katlayıp sessizce yok olmuştu, hatta mühürlemişti kendini. Hatırlamaya çalıştığım her şey, elimde dağılan ince bir toz gibi dağılıyordu. O an anladım; bazı ülkeler insanın içine gömülür ve orada ne tamamen ölür ne de gerçekten yaşar. Ve sonra, hiçbir şeyin geri dönmediği o sessizlikte, sadece beklemek kalır
Ama bir gün, bütün kurşun izlerinin üstünü çocuk sesleri örtecek. Mavi kelebekler yine aynı gökyüzünde uçacak, nehirler aceleyle akmaya devam edecek. Bizse ölülerimizi unutmadan, acılarımızı inkâr etmeden, yeniden aynı sokaklarda umutla yürümeyi öğreneceğiz.


