Zeynep Sevil Güven
Suçluluk konuştuğunda hayat duyulmaz olur.
Sakince deniz kıyısında oturmuş güneşlenen insanlara bakarken duyduğu bir siren sesiyle irkildiği o an hâlâ gözlerinin önündeydi. Kendi, siren sesinin olduğu yöne bakıp havayı kokladığı, tedirgin halini izledi bir süre. Ya şimdi gelirse? Kalkıp yere serdiği enikonu kirli havluyu toplayışına, çantasına atışına sonradan gelen bir tanıklık hali. Koşarak caddeye çıkıp ilk taksiye binişini de izledi. İyi ki kalkmışım, orada kalsam çıldırırdım.
Araca Seferihisar’dan binmişti. Yol boyunca pırıl pırıl bir hava, insanın içini ısıtan bir güneş eşlik etmişti ona. Canım güneş gözlüklerim. Aynalısından alsam daha korunaklı olurdu. İçine ettiğimin parası yetmedi. Üç kuruş yetim maaşı. Yemeğe bile zor yetiyor. Araç İzmir Terminali’ne varmak üzereydi ki gökler gürlemeye başladı. İçinin sarsıntısı asfaltın titremesine karıştı. Zaten ben ne zaman ağlasam gök gürler. Aniden patlayan hava garip bir şekilde içini rahatlattı. Tekinsiz havanın karşı konulamaz rahatlatıcı tedirginliği.
Terminalin alt katında, hışımla taksiden indi. Ortalığın iyice kararmış olmasına rağmen güneş gözlüklerini çıkarmadı. Eziklemelerine izin vermem. Telaşla etrafı taradı. Fazla kalabalık yoktu. “Buna bin teşekkür.” Ya Allah Efendi, arada beni de kayır işte böyle.“Yaklaşırsa hemen fark ederim,” diye düşündü. Koşar adımlarla merdivene yöneldi. Küçük sırt çantası tek omuzundaydı. Kaydı. Durdu. Allah’ın cezası cezacılar. Çantası ağır gelip pufladığı durumlarda yediği o tokatları yüzünde hissetti. Hay sıçayım! Kendine sarıldı.
Endişeyle arkasına baktı. Gelmemiş. Hızla merdivenleri çıkmaya başladı. Bilet holüne geldi. Bulduğu ilk otobüse bilet aldı. Kırk ikinci peron. Kahretsin! Daha otuz yedi dakika var. Dışarı çıktı. Perona doğru yürüdü. Baktı tam da peronun olduğu yerde bir büfe, önünde birkaç masa ve iskemle. Kalabalık. Bir tane, lütfen alanı gören yerde tek bir iskemle… Hah! Şu kadınla adam kalktı. Şükürler olsun.
Alana hâkim olacak şekilde oturmalıyım. Ensesinde bir sıcaklık hissetti. Döndü arkasına baktı. Kimse yoktu. Yine mi? Yeter artık! İskemleyi çevirdi. Arkasını kafeterya duvarına dayadı. Sağa sola bakarken birden iskemlenin yanında az ileride, yerde duran kırmızı bir çocuk çantasına gözü takıldı. Tanıdık çanta… Hatırladım! Onunki pembeydi. Herkesin dikkatini çekerdi. Benim de ilgimi çekmişti. Çekmez olaydı! Pembe dedim, erkeğe olmaz, dediler! Ayrımcılar? Gözlerini etrafa odaklamayı yeğlese de onlar gelip çantaya odaklanmakta ısrarlıydı. O gelmese pembe çanta da hiç olmayacaktı. Şu kırmızı… Kimin acaba? Yakınında bir kız çocuğu aradı. Yoktu. Erkek? O da yoktu. “Şu genç kızın olabilir mi?” diye düşünürken o da kalktı gitti. Uzunca bekledi. Çantayı gelip alan olmadı.
Bu bir tuzak mı? Ya içinde bomba falan varsa… Büfedeki adama söylesem mi? Yok yok! En iyisi güvenliğe haber vermek. Şimdi kalkarsam dönüşte bu yeri bulamam… Hay Allah! Gidip içine baksam mı?
Kendi çantasını oturduğu iskemleye bıraktı. Radarlaşmış gözleri ve ağırlaşan adımlarıyla sahipsiz kırmızı çocuk çantasına gitti. Altıncı adımda çanta elindeydi. Yerine dönüp oturdu. Sanki bunu yapsa içinde ne olduğunu anlayabilirmiş gibi çantayı salladı. Birden çantadan bir hıçkırık sesi yükseldi. Bir çocuk sesi. “Hayır! Ben yapmadım! Ben değildim! İnanın ben değildim!” diye bağırıyordu. O kadar güçlü bir hıçkırıktı ki kendi gözyaşlarından utandı. Ne oldu sana küçük? Acı dolu bir hıçkırık daha duyuldu. İrkildi. Bu ses tanıdık mıydı?
Of sana ne? Sen kendini koru! İskemlesini birkaç santim döndürdü. İleride bir genç çift, endişeli bir tavırla birbirlerine sarılmış, öyle sessizce oturuyordu. Annemle babam gibi değiller. Onlar birbirleriyle hep konuşurdu. Hayri! Çocuğu rahat bırak! Konuşma kadın! Öğrenecek! Başka yolu yok. Bir de şunlara bak. Zamane aşıkları. İletişiminize bayıldım! Yan masada bir yaşlı kadın. Elinde tığ, örgü örüyor, ağzında bir kıpırtı, sessiz. Zikirci teyze. Annemin ablası. Hep zikir çeker. Konuşsa sesini çalacaklar. Büfenin içinde bir genç, önünde duran kadına sosisli hazırlıyor. Kadının suratı asık. Hah! Çemkirdi çemkirecek. Öğretmen Nejla. Surata bak! İleriden bir otobüs yandaki perona geldi. Anons sesi duyuldu. Otobüsten bir sürü insan indi. Sanki gökten bir emir gelmişti ve herkes tıp oynamaya geçmişti. Terminalin tamamı suskunken çanta “Ben yapmadım, beni bırakın!” diye bağırmaya devam ediyordu.
Hava mı karardı? Dayanamadı. Gözlüklerini çıkardı. Masaya koydu. Yüksek sesle besmele çekti, elini çantanın fermuarına uzattı ve tam o anda gök gürledi. Allah’ım tövbe. Vallahi kötü bir niyetim yok. Neden kızdın şimdi? Gök tekrar gürledi. Öyle bir gürültü koptu ki bütün o suskun insanlar konuşacak sandı. Çantadaki çocuk hariç kimse konuşmadı. Biri içinde bir videoyu açık bıraktı her halde… İmdat mı? Bu sesi tanıyorum… Saçmalık!
Tam o anda önde bayrak tutan bir rehber, ardında kalabalık çekik gözlü bir turist grubu, bulunduğu yöne doğru gelmeye başladı. Yoksa bu kılıkta mı geldi? Yok, yok! Yabancı bunlar! Olsun! Sonunda! Hey Allah Efendi, sağ ol ya! Sonunda konuşan birileri. Beni tanımıyor ondan mı sesi var? Olsun! Ses be ses! İnsan sesi! Keşke sözlerini anlasaydım. Bıktım susmaktan. Toparlandı, tekrar elini fermuara uzattı, büfedeki genç, “Beyefendi tostunuz hazır,” diye bağırdı. Bana mı? Ay neyse yaa! Şükür tıp oyunu bitmiş.
Çevre, sessiz iletişim, tığ işi, korkuları, kolaçan gereksinmesi, bilmediği dil ve konuşan çanta arasında tost siparişi verdiğini tamamen unutmuştu. Kırmızı çantayı aldı, büfenin servis penceresine geldi. İçerideki gence “Biri bunu unutmuş, belki size versem, ararlarsa…” derken büfedeki çocuk, “Ağabey, saçmalama, sen getirdin ya o çantayı. Arkandaki çantayı omzundan düşürdüğünde bile buna sıkı sıkı sarılmıştın. Unuttun mu?” dedi. Ne saçmalıyor bu be! Neyse, en iyisi ben açayım bunu. Şu video da bir susmadı. Hep aynı sözleri söyleyerek hıçkıran çocuk videosu. Ama bu ses… Hangi çocuk oyuncunun sesi bu? Çok tanıdık.
Saate baktı. Otuz dört dakika var. Masaya geldi. Tostu falan yiyecek hali kalmamıştı. Bu çantadan gelen sesi nereden tanıyorum? Of be! Anladık! Hep aynı şeyi söylüyor. Deli midir nedir? Açsam mı? Açıyorum. Bir, iki, üüüüç. Besmele çekti ve çantayı açtı. Ortalığa gül suyuna karışmış şefkat ve yanık plastik kokusu saçıldı. Kırık bir itfaiye arabası, arka köşesi yanmış. Yanık plastik kokusu havadaki mazot ve egzoz kokusuna karışınca midesi bulandı. Sol eli istemsizce o kırık ve yanık köşeye gitti. Serçe parmağıyla kırık köşeye dokundu. İmdat! Yanıyor! İçi ürperdi. Geldi mi yoksa? Telaşla çevreyi taradı. Gözü yandaki masadaki adama takıldı. Tanıdık mı?
Sol masada oturan yaşlı adam ona baktığını görünce, “Evladım çok açım, param da yok, bana bir simit alır mısın?” dedi. Şükretti. Nihayet biri onunla iletişim kuruyordu. Sanki bende para var. Son paramı da şu tosta verdim. Yetim maaşına yaşıyorum. Döndü baktı. Adamın biri mavi diğeri yeşil gözlerinin irisinde hareler oluşmuştu. Bu gözler… Baba? Nasıl ya? Önündeki tostu adama verdi. Senden tek kalan şey maaşın. Al zıkkımlan. Bu düşüncesini duysa yine ensesini patlatırdı ama… Bu nasıl olabilir? Ölün bile ensemde!
Ensesinde bir yanma oldu. Gözlüğü geri taktı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Şefkat! Hele o! Minicikti. Yandı… Kül oldu benim güzel kardeşim. Sıçtığımın adaleti. Öldürmek istemedim. Kahretsin! Hâlâ ensem yanıyor. Onun da eli yansın istedim. Sıçayım içine. Hepsi birden öldü. Oradaydı, bir maşrapa su! Yeterdi her şeye ama… Bir ben kaldım. Neden? Nasıl? Ağlamasına dayanamayıp gelen komşunun çocuğu. Pembe sırt çantası! “Gel oynayalım, bak oyuncaklarımı getirdim,” demişti. İtfaiyecilik oynayacaklardı.
Gök gürültüsünü aniden inen sağanak yağmur izledi. Sokağa kaçmıştım. Kaçmaz olaydım. Yağmur damlaları neredeyse üzüm kadardı. Dolu gibi… Hayatım boş, yağmur dolsa ne olur? Yağ be! Sen de yağ, es, gürle! Allah’ım, biliyorsun sen kalbimi… Ben öldürmek istemedim. Yakmak istemedim. İtfaiyecilik… O gün yağdırsaydın bu yağmuru…
Yandaki yaşlı amcanın masasındaki maşrapayı fark etti. Kalktı, maşrapayı oradan kapıp koşarak otobüslerin yanaştığı açık alana gitti. “Sönsün artık!” diye bağırarak yanan ensesinden içeriye döktü. Maşrapa tamamen boşalınca elinden fırlattı ve aynı anda sırt üstü yere yattı.
Yağmur yüzünü, bedenini dövdükçe ferahlıyordu. Kalbine değen her damla gül suyuna karışık yanık plastik kokusunu dağıtıyordu. Yağ be! Dolu dolu yağ! Annesini, babasını, kardeşini, arkadaşını iç çekerek andı. Çocuktum. Aptaldım. Cayır cayır. Sönmedi… Kırk sene. Ensem… Yanması mı hafifliyor sanki. Yağ be yağmur! Yıka şu kirli ellerimi. Karanlık! Kalbime ışık mı doluyor?
Terminalde büyük bir heyecan başladı. Herkes aniden peronların önünde kendini asfalta atan genci göstermeye başladı. “Eyvah! Aman! Yardım edin! Bu intihar yahu! Tutun, kaldırın!” Birkaç saniye sonra çakan şimşek herkesin toparlanmasına yetti. Çevredeki bütün suskunlar ağız birliği etmişçesine “Kardeş, kalk, otobüs gelirse ezilirsin,” diye bağırdılar. İnsanlardan gelen, duyabildiğim sesler mi? Gerçek mi bu? Kesif bir egzoz kokusu, herkesi panikleten havalı korna sesine karıştı. Yaşıyorum. Aniden yağmur dindi. Bulutlar dağıldı, güneş açtı. Büyük bir gürültü koptu. “Koşun! Otobüs… Ah! Bakamayacağım! Çarptı!” sesleri peronu sardı. Yan masadaki yaşlı kadın “Murat’ım iyi misin?” dedi. Anne, seni ne çok özledim.


