Figen Günlü
Avını yutmaya hazırlanan bir canavar gibi duran demir kapı; kirli gri boyasının altından dökülen kızıl paslarıyla, yazgısının esiri olan adamı içeri buyur etti. Kapı, beton zemini kazıyan sağır edici gıcırtısıyla kapandığında, avını yutan o canavar, gırtlağından aşağı indirdiği ruhun üzerine kilitlerini bir kez daha sımsıkı vurdu.
Adam, avlunun gökyüzüne açılan o küçücük penceresinden sızan son ışık kırıntısını ayakkabısının burnunda taşıyarak sessizce ilerledi. Yüzünde yılların uykusuzluğunu taşıyan, ütüsüz kahverengi üniformasıyla gardiyan Servet, belinde parıl parıl parlayan ağır metal anahtarlarıyla onu karşıladı. Adam, tahta saplı bavulunun içini karıştırdı; nasırlı elleriyle üst üste katlanmış birkaç parça eşyayı ve bir çift plastik terliği kenara itti. Servet, üzerine kocaman sarı bir etiket yapıştırıp “Emanet 72” yazdıktan sonra masaya bir kâğıt bıraktı. “İmzala şurayı!” dedi kalın, kaba sesiyle. Adam titrek ellerle imzasını attı. Ardından evraka vurulan soğuk mühür, “Davanı bil, yüreğini burada bırakıyorsun,” der gibiydi.
Adam, bavulun en gizli köşesine sevdiğinin suçunu ve ona olan sevdasını saklamıştı. Dudakları hiç aralanmadı. Suçu üzerine aldı; gri taş duvarlı, soğuk koridorlarda yürürken göğsündeki boşluğu koca bir kaya ile kapatmaya çalışıyordu. Biliyordu; o bavul emanette durdukça, dışarıdaki sevdiği kadın nefes alacaktı.
Günler, beton avluya düşen solgun güneş ışıkları gibi üst üste yığıldı. İlk yaz bitti, parmaklıkların ardında yüksek tavanlı, sıvaları dökük koğuşları ısıtmayan o zemheri geldi. Üç yıl, beş yıl, yedi yıl… Emanet odasındaki büyük, kahverengi ve köşeleri aşınmış bavulun rengi iyice soldu; üzeri kalın bir toz tabakasıyla kaplandı. Adamın saçlarına düşen aklarla bavulun üzerindeki tozlar yarışıyordu. Her geçen yıl, adamın içindeki sabırlı bekleyişi biraz daha kuruttu ama inancını hiç eksiltmedi.
Görüş günleri, zamanın durduğu anlardı. Demir parmaklıkların ardındaki kalın cam, iki dünyayı birbirinden ayırırdı. Kadın her ay aynı gün, aynı saatte geldi; hiç aksatmadan… Adam telefonu kulağına dayayıp camın arkasındaki kadına baktı, gözleriyle onu teselli etti.
“Zor mu?” dedi kadın, sesi ahizeden cızırtıyla geliyordu. “Bunca yıl… Benim yüzümden…”
Adam hafifçe gülümsedi. Sesi beton gibi katı, içi ise bir o kadar şefkat doluydu. “Bavulu teslim ettiğim gün bitti benim zorluğum. İçeride zaman geçiyor bir şekilde; sen nasılsın?”
Kadın gözlerini kaçırdı. “Bilmiyor hâlâ,” diye geçirdi içinden. Bir yanı merhametti; adamın yükünü hafifletmek için oraya düzenli gidiyor, yüzüne bir gülümseme konduruyordu. Diğer yanında ise tükenmiş bir veda vardı. “Sen benim yerime yanmasaydın, ben şimdi burada olmazdım.”
“O zaman düşünme,” dedi adam. “Benim günlerim burada sayılı. Asıl ruhum, o ilk gün kapıda bıraktığım bavulun içinde. Sana ait ne varsa orada saklı, kimse dokunamaz.”
Kadın yutkundu, gözleri doldu. “Hoşça kal,” deyip arkasına bakmadan uzaklaştı.
On yıl bitti. Tahliye günü gelip çattığında adamın yüzünde, sevdiği kadını kurtarmış olmanın o mağrur, sessiz gururu vardı. Kendini aklamamış, suçsuzluğunu kanıtlayacak o tek kelimeyi söylememişti ama bir hayat kurtarmıştı. Göğsünü gere gere bavulunu almaya gitti. Emanet odasının kapısında durdu. Gardiyan, tozlu bavulu raftan indirip masanın üzerine bıraktı. “İmzala, al ve çık,” dedi.
Adam, on yıl önce kapattığı bavulunu titreyen ellerle açtı. Yüreğini koyduğu o gizli bölmeye, on yıl sonra dokunmak istedi. Elini kıyafetlerin arasına uzattı; tam o esnada bavulun astarına sıkışmış bir zarf gördü. On yıl önce bavulu toplarken kadının kendi elleriyle koyduğu bir mektuptu bu. Hiç açılmamış, hiç okunmamış bir itiraf.
Zarfı yırtarak açtı. Kadının yıllar önceki el yazısı gözlerinin önüne serildi:
“Sevgilim… Bu mektubu bavuluna bırakıyorum çünkü yüzüne söyleyecek cesaretim yok. Sen benim için o suçu üstlenip o kapıdan içeri girerken, ben çoktan başkasıyla gitme kararı vermiştim. Gerçeği söyle, kendini akla; benim için kendini yakmana değmez. Çünkü ben, senin kalbinde büyüttüğün kadın değilim. Seni bekleyemem.”
Adamın elindeki kâğıt yere düştü. Paslı bavulun başında, bomboş koridorda kalakaldı. Kendini aklayabileceği o gerçeği, kutsal bir emanet gibi sakladığı için, on yıl boyunca var olmayan bir sadakat uğruna gençliğini çürütmüştü. Bavulu eline aldı, arkasını döndü. Yıllardır kadın için çarpan yorgun yüreğini eski eşyaların arasında bıraktı ve ayaklarını hapishanenin dışına sürükledi. Özgürdü artık; içinde taşıdığı o koca mezarla birlikte.


