Ayşe Kocabağ
Çorabımın teki kaçmış. Diz kapaklarımdan iki parmak yukarıda büyük bir delik. Evden çıkarken son anda fark ediyorum. Değiştirmek için eve geri dönmedim. Kızım ve oğlum babaannelerinin elinden kurtulmak için kıvranıyorlar. Anne gitme, diye bağırıyorlar içeriden. Beynim sesleri duymak istemiyor. Kulaklarım uğulduyor. Kaç kez boşanmak istedim. Kaç kez vazgeçtim ayrılmaktan çocuklar için. Biraz daha büyüsünler, daha çok küçükler. Buket, babasına çok düşkün, Can da benim eteğimden düşmüyor. Bu sefer geri dönmeyeceğim. Mehmet, içimdeki son sevgi parçasını da öldürmeyi başardı dün gece.
Otuz iki yaşındayım o zaman. Eve elimde bu kahverengi bavulla geldiğimde çok sevinmişti kaynanam. Canım kızım diyerek, dört yanıma beş geçmişti. Samsun’dan tayinimi isteyip gelmiştim. Üç yıl mektuplaşmışız Mehmet’le. Gel, diyor bana, evlenelim, bir yuva kuralım, çocuklarımız olsun. Akşamlar böyle yalnız çekilmiyor. Gündüzleri hastane kalabalık. Hastanenin acil servisine gelen giden, hay huy derken geçiyor da akşam bir başına kalınca evin boşluğu canavar olup çöküyor üstüme. Bir başına duramaz oluyorum. Acil servisteki gece nöbetim de olmasa hepten dayanılmaz bu yalnızlık. . Geceleri uyku tutmayınca balkondaki küllüğün içindeki izmaritler dağ tepe oluyor. Gel artık…
Üç yıl boyunca haftada birkaç mektup, senede üç beş beni görmeye geldi. Birkaç sefer de Ankara’da buluşmuştuk. Ankara otogarında otobüs park yerine ilerlerken camdan görüyorum onu. Heyecan içinde, gözleriyle otobüsün içinde arıyor beni. İlk ben görüyorum onu, el sallamıyorum beni görünceye kadar. Dizlerimin bağı çözülüyor onu görünce, bir titreme sarıyor bedenimi.
Gözlerimin içine bakıyor Mehmet hiç durmadan. Aldığım nefesi tutuyor soluğunda. Nefes almasam soluğu kesilecek onun da. İçim ağlarken gözyaşlarımı alıyor içimden; benim yerime ağlıyor. Beni çok seviyor sanıyorum. Hayatımda hiç kimse beni böyle sevmedi. Ne tuhaf! Yaptığı her şeyi beni sevdiğine bağlıyorum.
Çok içtiğini anlamadım uzunca bir süre. Buluştuğumuzda içiyorduk birlikte evet ama bunu kavuşmanın sevincine yoruyordum. İçmeyi seviyorum diyor, anla beni. Ben alkolik değilim, yalnızca içmeyi seviyorum. Akşam olup da hastaneden çıkınca elim ayağım titremeye başlıyor. Üç beş bira içmek iyi geliyor, dinlendiriyor. Üç beş dediği biraların zamanla aslında sekiz on bira olduğunu öğreniyorum. Üç beş diyorsa sekiz on demektir. Birkaç kadeh rakı demişse ellilik bir şişe. Kabul et beni böyle, çok mutluyum, diyor, ben azalt dedikçe.
Başlangıçta tatlı tatlı söylüyorum her şeyi. Alkolik değilsin tamam, içmeyi seviyorsun tamam ama azalt lütfen, bu kadar sık olmasın, bir de haftada bir ikiyi geçmesin. Yalnız içme, birlikte içelim, çıkalım gezelim eğlenelim ama birlikte … Tamam, diyor öyle yapalım, yapacağız bundan sonra, söz veriyorum. Verdiği sözler hep sözde kalıyor. Değişeceğini zannediyorum. Beni çok seviyor, ben de onu çok seviyorum. Ona olan sevgimle onu kurtaracağım ben! Biraz sabret, zaman her şeyi çözecek… Sadece sabır!
Düzeleceğine inanıyorum, büyük bir saflıkla. Doktor ne de olsa. Bir yolunu bir çözümünü bulacak ama bulmak istemiyor. İki gün dayanıyor, sonra yine aynı Mehmet. Tedavi olacağım diyor, boşanalım dediğimde. Beş yıl süren bir psikoterapi süreci. El ele gidiyoruz, inanıyorum iyileşeceğine. Henüz anlayamıyorum, onun alkol aşkı benim ona aşkım bizi bitirecek. Onu yine de seviyorum.
O da Buket’i çok seviyor. Akşamüzeri geldiğinde birkaç saat vakit geçiriyorlar birlikte. Ben içeride matematik dersi veriyorum öğrencilere. Ders ücreti dolgun. Elimde avucumda bir şey kalmıyor ay sonunda, evi geçindiremiyorum okuldan aldığım maaşla. Hafta içi hafta sonu demeden ders veriyorum. Para yetmiyor evi geçindirmeye. Mehmet ne yapıp edip elimden alıyor parayı. Bu son, diyor her seferinde, bırakıyorum, içmeyeceğim.
Ankara otogarında otobüs bekliyorum ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Bir sigara daha yaktım. Çay demli, acı geldi ama olsun… İçimi ısıtır. Üşüyorum. Eylül ayının sonları. Üzerimde ince yazlık bir elbise. Yazlıkları kaldırıp kışlık elbiseleri çıkarmamışım daha. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Yıllarca bu evden gitmeyi düşünen ben nereye gideceğimi bilmiyorum. İçim titriyor. Sol ayağımdaki parmağımda yara bandı, ayakkabıya vuruyor canım acıyor. Ağlamıyorum. Eğilip sol ayağımdaki ayakkabıyı çıkartıyorum, parmağım şişmiş hafiften. Yara bandını çekip çıkartıyorum. Serin bir esinti değiyor ayağıma. Parmağım sızım sızım sızlıyor.
Yatak odasına giderken ayağıma bir cam parçası batıyor. Ağlayacağım ama tutuyorum kendimi. Ellerim titriyor. Dişlerimi sıkarak cam parçasını çıkarıyorum. Geceden kalan kristal kadeh kırıkları. Derin bir kesik. Sol ayağımdaki parmağımın üzerine bastırıyorum elimle. Elime bulaşıyor kan. Yatağın üzerine oturuyorum. Kan görmeye dayanamam, başım dönüyor, gözlerim kararıyor, hafif bir mide bulantısı. Dünya tersinden dönüyor. Yatağın karşısında duran aynalı dolapta yüzümü görüyorum. Ayna kırık ama ne zaman kırıldığını hatırlayamıyorum. O kadar uzun süre geçti ki aynanın kırık olduğunu fark etmiyorum.
Aynalı dolabın üstünde duran tozlanmış bu kahverengi bavulu indiriyorum. Sandalyenin üzerinde sallanıyorum sandalye ile birlikte. Dengemi koruyorum, düşmeden bavulu alıp yere indiriyorum. Kalın bir toz tabakası birikmiş üzerinde, kuru bir bezle siliyorum. Çekmece ve dolaplardaki askılarda ne varsa bavula giriyor… Salonda çığlıklar kopuyor o sırada. Kaynanam çocukların kolundan çekiştirip odalarına itekliyor. Kapının kilitlendiğini duyuyorum anahtar sesinden, şak, şak, şak. Oğlum, hiç durmadan, anne diye ağlıyor. Kaynanam, “ağlama yavrum, geri dönüp gelecek yine. Ben size bakarım. Daha önce de dönmedi mi eve, döndü geldi. Çocukların sesi kesilir gibi oluyor. Duymaz oluyorum.
Kapıdan çıkıyorum. Merdivenlerden iniyorum. Komşular pencereye çıkmış; kimisi tüllerin ardında, kimisi balkonda sigaralarını içiyor. Meraklı gözler, üzgün yüzler. Tüh Tüh Tüh! Kim inanırdı Mehmet’ten vazgeçeceğime. Kimseler inanmazdı. Gözleriyle görse bile.
Ankara otogarında elimde büyük kahverengi eski bir bavul… Nereye, kime gitmeli? Kimi aramalı? Evlendiğimizden beri hiç kimseyle görüşmedim. Beş yılımız onunla psikoterapiste gidip gelmekle geçti. En sonunda doktor, “Kızım gel seninle terapi yapalım, Mehmet iflah olmaz”, dedi. Demesine dedi de bir çırpıda vazgeçemedim. İyileşeceğine olan inancım hala bitmemiş.
Simit kokusu geliyor burnuma, sağıma soluma dönüp bakıyorum; iki kız çocuğu simit yiyor. Çocuklarım geliyor o an aklıma, ağlamıyorum. Son bir saattir durmadan sigara içiyorum, elim ayağım buz gibi. Boğazım düğümleniyor, yutkunamıyorum. Sabah aceleyle çıkarken takmamışım saatimi. Boş çay bardaklarını almaya gelen çaycıya soruyorum. Saatiniz var mı? Sekize geliyor kızım, diyor. Boşları çay tepsisine koyuyor. Getireyim mi bir tane daha? Bir çay daha içerim evet. Kızım ifadesini duyunca ürperiyorum. Babam, çocukları da al gel, büyütürüz birlikte, demişti. Kendine yazık etme. Baba sen bu işe karışma, demiştim, biz düzeleceğiz. Babam annemden sonra çok yaşamadı. Gidip gelmez oldu, ben de uzak durdum, bilmesin bizi. Hava hala serin. Kalabalık arttıkça başım uğulduyor. Nereye gideceğim?
Üşüyorum. Bir süre sonra aklıma bavula koyduğum hırka geliyor. Bavulu masanın üzerine yerleştiriyorum. Fermuarın metali paslanmış, yer yer küflenmiş evin rutubetinden. Fermuar tutukluk yapıyor, açılmıyor. Soğuk soğuk terliyorum. Sol tarafımdaki masadan beni seyreden bir kadın, yardım ister misiniz, bir de ben deneyeyim, diyor. Başımla onaylıyorum, sevinirim. Fermuarı bir sağa bir sola çekiyor, olmuyor. Bavulun üstüne çökün siz ben fermuarı çekerken, diyor. Açmak için zorladıkça bavul masadan kayıyor ve sonunda bütün gücüyle fermuarı çekiyor kadın. Bavul açılıyor ancak içinden bir zincir sarkıyor; fermuarın arasına kolyenin zinciri sıkışmış. Hırkayı bulmak için bavulun altını üstüne getirdim. Pasaport, iki çocuğuma ait fotoğrafın olduğu bir çerçeve; Can dilini çıkarmış, Buket’in başında yaldızlı bir taç babasının boğazına sarılmış. Gömlekler, elbiseler, terlik, rengi solmuş bir spor ayakkabısı, eskimiş. Saç fırçası, makyaj çantası, havlular, henüz okunmamış birkaç roman; senelerdir okunmayı bekleyen. Kitap kapaklarına sarı bir gölge düşmüş. Öfkeyle koyduğum birkaç eski plak, ahşap saplı altı kanatlı rengarenk bir rüzgâr gülü, oyuncak.
Annemden kalan bu kolye yıllardır bavulun içindeymiş demek. Çok aramıştım bulamamıştım. Kolyeyi takın isterseniz, diyor kadın, tekrar takılmasın fermuara. Boynuma takıyorum. Çocuklarımın fotoğrafını öpüyorum. “Sizin mi çocuklar?” diyor kadın. Yutkunuyorum. Benim. “Allah bağışlasın, size çok benziyorlar.” İyice yanıma sokuluyor; “dünyanın en güzel varlıkları çocuklar”, şefkatli bir sesi var. İçime akıyor sesi. Ağlayacağım. Yok şimdi sırası değil, diyorum ama hayır olmuyor ve ağlıyorum. “Teşekkür ederim” diyorum kırık bir sesle. Ne yaptım ki! İyi yolculuklar dedikten sonra çocuklarının elinden tutup hareket eden otobüse doğru ilerliyor. Hırkamı giyiyorum. Ben nereye gideceğim?
Gökyüzünde mor bulutlar. Yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Şemsiyelerini açıyor bazı yolcular. Şapkaları olan yolcular şapkalarını takıyor. Gök gürlemeye başladı, birazdan şiddetli bir yağmur bastıracak. Yağmurdan kaçmak için perona doğru koşuyor insanlar. Otobüslerin silecekleri çalışmaya başlıyor.
Bavulu kapatıyorum. Peronda kalabalığın içinde görüyorum onları. Mehmet karşımda, Buket ve Can’ın ellerinden tutuyor. Yağmur şiddetleniyor. Üşütüp hasta olacaklar. Kuş gibi girmişler babalarının kollarının altına, yağmurdan iyice ıslanmışlar. Turuncu kabanını giymiş Mehmet; fermuarı bozuk hep. Yaptıracağım, diyor hep ama yaptırmıyor kaç senedir. Üşümüş görünüyor, titriyor sanki. Bir çocuk gibi korunmaya muhtaç. Gitme, diyor bakışlarıyla, utangaç.
Bavulum da çok ıslandı. Ne yapmalıyım? Sandalyeden kalkıp bavulu alıyorum. Çocuklar bana doğru koşuyorlar. “Anne!” diye bağırıyorlar, sesleri yağmurun sesine karışıyor. Mehmet ağır adımlarla arkalarından geliyor. Ümitle ümitsizlik dalgası geçiyor yüzünden, endişeli. Bavulu bıraktım yere; yağmur suyu birikmiş ıslanacak iyice ama aldırmıyorum. Eğilip kucaklıyorum çocuklarımı. Can bacaklarını belimin boşluğuna doluyor, boynumdan sarılıyor. Buket bacaklarımın arasından eteğime yapışıyor. Her yerimden sızdırıyorum kendimi.
Gidebilecek miyim sizce?


