Kenan Doğru
Bakın şu tepedeki kendilerine “insan” diyen uysal sürüye! Nasıl da sokulmuşlar birbirlerinin sıcaklığına, nasıl da titriyorlar kanın o asil soğukluğu karşısında. Onlar can alırken, üşümekten öyle korkarlar ki özgürlüğü bir hırka fiyatına satmayı dilerler. Sorarım size! İlk insan, mağaranın o tekinsiz oyuğunda acının o yakıcı nefesinden kaçmak için mi yaktı ateşi yoksa sadece kendi korkaklığına bir sığınak mı buldu kıvılcımların göz alıcılığında?
Dünyayı evcilleştirip fırtınaları odalarımızın dışına sürgün ettikçe sevinç çığlıkları atıyoruz. “Bakın,” diyorlar, “artık yollarımız düz, yataklarımız yumuşak ve geleceğimiz bir saatin tıkırtısı kadar öngörülebilir!” Tik tak, tik tak, tik tak… Ah bu ne zavallı, ne konforlu bir çürümedir! Ben size en tehlikeli esareti haykırıyorum. Kamçısıyla sırtınızda yaralar açan o kaba despotun esareti değildir bu. Çarmıha gerilmiş insan zincirinden nefret etmeyi bilir; kırbaçlanan gövde intikamın o kutsal ateşiyle beslenir. Ama gerçek felaketin izcileri; parmaklıkları pamuktan, gardiyanı ise bizzat kendi arzularınızdan olan o saadet zindanlarında demlenir. Şimdilerin efendileri, modern zamanın panayırında insanı artık kırbaçla değil, “güvenlik” ve “istikrar” masallarıyla evcilleştirdiler. Bu yüzden övündüğünüz sürdürülebilir sürüngen hayatlar bende sadece tiksinti uyandırıyor. Önünüze konulan, başkalarına ait o hazır lokmalar; sırtınızı yasladığınız o yumuşak minderler, ruhun o yırtıcı, o yaratıcı pençelerini törpülemek için tasarlanmış birer yaşam törpüsüdür paslanmış çelikten.
Hani nerede o ölümün gözlerinin içine bakarak özgürlüğü haykıran eski savaşçılar? Asırların o karanlık masallarını hatırlayın. Biri, yaşamın o çiğ, o vahşi iniltisini göğüslerken başkaları için canını ortaya koydu; diğeri ise sadece nefes almaya devam edebilmek için diz çöktü ve bir solucan gibi sürünerek yalvardı. Çağların o alaycı, o içli mizahı nasıl da sinsidir öyle! Toprağa “O benimdir!” diye hükmettiğini zanneden efendiler; farelerin tarlasına çöreklendiniz yüzünüz kızarmadan. Sorarım size! Taşları yontarak, demiri döverek, acıyı süzerek, ruhunu yüreğine gömüp kederini sırtlanan mezarcılar nerede? Nerede kendi ölüsünden utanmayan o eski şövalyeler!
Hareketsiz suların kokuşmuş kıyılarına sığınan, rüzgârlarla kanatlanmamış bir ruh, sadece ölü bir balıktır. O ihtişamlı tahtında rehavetten çürüyen efendinin talihsiz, sünepelik yolundandır. Hayatınızı kolaylaştıran her pürüzsüz yüzey, sizi uçurumların o doğurgan derinliğinden mahrum bırakır. Yukarıya bakın! Tepemizde yükselen o görünmez kuleleri görmüyor musunuz? Golgotha Tepesi’nin o uğursuz gölgesi -geçmişin laneti- her sabah yatağınızın üzerine düşüyor. Düşman size tüfekle, zorbalıkla ya da kalın zincirlerle gelmiyor artık; aksine, sizi en iyi anlayan, zevklerinizi öngören, egonuzu okşayan o uyuşturucu rehavetle geliyor. Herkesin akıl verdiği, aynı steril kalıpların içinde düşündüğü ve aynı sahtekarlıkların arkasına saklandığı bu muazzam düzenin sahipleri; kendilerinin en sadık mahkûmudur açık hapishanelerinde.
Sorarım size! Bu yaldızlı tımarhaneden, bu yumuşak minderlerle döşenmiş mezarlardan çıkış yolu neresidir? Tüm fırtınaları, acıları, ihanetleri ve o muazzam trajediyi, tıpkı zaferler gibi tutkuyla haykırma cüreti var mıdır o kaleme sarılan titrek parmakların esaretinde? Her şeyi öngörülebilir kıldığınızda, hayatınızdaki tüm pürüzleri ayıkladığınızda orada artık yaşam yoktur; sadece tıkır tıkır işleyen bir otomatın ruhsuz gölgesi vardır. Gerçek; o steril odaların dışında, güneşin o çirkin yüzleri aydınlattığı, esaretin dikenli tellerinin tenleri parçaladığı, belirsizliğin o tekinsiz dalgalarında yüzdüğünüz yerdedir. Oysaki konforu ile övünen insan; kokuşmuş esaretinin bedeli, erdemini cüceleştiren bir bataklıktır.
Eğer bir gün kaderin o dehşetengiz, o hırpalayıcı gerçekliğine kendimizi çırılçıplak bırakmayı göze alabilirsek işte o zaman kabuğumuzu çatlatıp kalplerin gözlerini kamaştıran perdeleri yırtıp atabiliriz. Yoksa ne diye övünebiliriz ki ey ahali?
“Ne büyük bir trajedi ne kusursuz bir delilik!”

Kenan Doğru’nun edebi serüveni, 2002 senesinde Orkun Uçar’ın kurmuş olduğu Türkiye’nin ilk online fantastik ve bilimkurgu platformu olan Xasiork bünyesinde yayımlanan ilk yazılarıyla filizlenmiştir. Uluslararası bir korporasyonun yöneticiliğiyle örülü kariyerini sadece bir dış kabuk olarak taşır; o, bu gri çarkların arasında aslında sözcüklerin tözünü arayan mistik bir simyacıdır. Rakamların diktasından kaçarak edebiyatın diyalektik labirentine sığınır. Metropolün kuzey çeperlerindeki o tenha yalıtılmışlığı, bir şişenin dibine çöken tortu gibi ağırlaşan o kuytu arka bahçeyi, merkezin kof gürültüsüne yeğler. Kendini konvansiyonel bir “yazar” etiketiyle sınırlandırmaz; ontolojik bir boşluğa düştüğünde tutunduğu o “hiçlik payandalarını” ve dilin mikro düzeydeki fısıltılarını dinlemeyi seçer. Kurmaca dünyasında, tuğlaları üst üste dizerken aslında güneşin kaçtığı o yarıklardaki hakikatin peşine düşer. O, yazının o heretik odasında fırtına koptuğunda bile sığ bir liman olmayı reddeder; bireyin manevi mesaisini sömüren o sonsuz anlayışlı, konforlu maskeleri entelektüel bir öfkeyle parçalar. ”


