Başak Bıyıklı
Rüzgâr, ıslak yaprakları ve ahşap binalardan dökülen sıva tozunu sokaklarda sürüklüyor. Adam, paltosunun yakasını kaldırıp adımlarını ağırlaştırdı. Kırık Arnavut kaldırımları her adımda yerinden oynuyor, boğuk bir ses çıkarıyor. Caddenin iki yanındaki konaklar, neme ve unutulmuşluğa teslim olmuş iskeletler gibi yükseliyor. Yaldızı dökülmüş bir ceviz kapı tek menteşesinde gıcırdıyor, üst kat pencerelerinden sarkan yırtık perdeler dışarı taşıyor.
Sokağın köşesindeki eski kütüphane binasının önüne geldiğinde durdu. Mermer sütunlar, vaktiyle bu yapının ebediliğini ilan etmek istercesine göğe yükselmişti. Şimdi yüzeylerinde ince damarlar halinde uzanan çatlakların aralarına yosunlar dolmuştu. Çatının çöktüğü yerden giren rüzgâr, raflardaki ciltlerin çürümüş kâğıt kokusunu sokağa taşıyordu. Bu tanıdık koku, zihnine yirmili yaşlarında, içerideki uzun masalardan birinde, kalın ve kötü çevrilmiş bir kitabın önsözünde saatlerce takılıp kaldığı bir cümleyi getirdi. “Tomurcuk çiçekte kaybolur, çiçek meyvede yalanlanır. Ama biri ötekini yok etmez, hepsi aynı hayatın uğraklarıdır.” Hegel’i o gün anlamamıştı. Demek ki cümlenin ona dokunabilmesi için içindeki kitapla birlikte çürüyen bu binanın önünde durması gerekiyordu.
Gözü, sütunlardan birinin dibindeki yarığa takıldı. Taşı yarıp geçen incecik bir sarmaşık filizi, nemli gölgeden ışığa doğru kıvrılmıştı. O küçücük tohum ve dönüştüğü filizin, ebediyete uzanmak isteyen mermerleri çatlatan gücüne şaştı. Tohumun içindeki hayat dışarı taşabilsin diye çatlamaya direnmeyen taşa hayranlık duydu. Tohumun tohum kalmak için ısrar etmemesine, kabuğuna sımsıkı sarılmanın konforuna sığınmamasına, ağaç olmak için önce kendine hayır demesine, çürümeyi, tohum olmaktan vazgeçmesine saygı duydu. İçinden çıktığı tohumu reddetmeyen, onu kökünün anası, var oluşunun nedeni sayan ağacı sevdi. Çatlak, sütunun eksilmesi de değildi, sütunun bir ağaca dönüşmeye başladığı yerdi.
Adam yürümeye devam etti. Bir çay ocağının buğulu camının arkasında iki yaşlı adam oturuyordu. Aralarında bir sehpa, üstünde soğumuş iki bardak çay vardı. İkisi de dışarıya bakıyordu. Konuşmuyorlardı. Belki söyleyecek sözleri bitmiş, belki de söylemenin bir gereği kalmamıştı. Onlar alışkanlığın kabuğuna sığınmıştı. Alışkanlık, bir şeyin ayakta kalmasının en ucuz yoluydu. Zaman böyle ayakta duranları sabırla çürütürdü. Zamanın işi de buydu: sırf taklitten ve tekrardan ibaret olanı kendi ağırlığı altında ezmek. Sonra biri, camın buğusundan hangisi olduğu seçilmiyordu, şekerliği ötekine doğru itti. Öteki bakmadan bir şeker aldı. Belki de kırk yıldır bu masada kalan tek canlı şey buydu ve sessizlik onu korumak için katılaşmış bir kabuktu.
Sokağın bitimindeki küçük meydanda, terk edilmiş bir taş binanın yıkımı sürüyor. Balyozu sallayan adam, her vuruştan önce duvara küçük bir çekiçle vuruyor, sesi dinliyor. Dolu ses veren yeri bırakıyor, boş ses vereni yıkıyor. Balyozla devrilen duvarların arkasından eski kemerler, odaların mahrem renkleri çıkıyor: bir çocuk odasının pembesi, bir mutfağın isli sarısı. Bir şeyin ancak yıkılırken içini göstermesi tuhaftı. Çekiçle putların içini dinleyen o kızgın adamın, Nietzsche’nin aradığı da buydu. Ona göre çürüme bir kaza değil, bir ayıklamaydı. Zaman, sırf alışkanlıktan ayakta duranı bulup boş sesini duyurana kadar vurur, er geç çürütürdü. Boş çıkanın yıkılması, dolu olanın nefes alacağı yerin açılmasıydı. Yıkmadan yaratmak mümkün değildi. Toz çoktan meydanın öbür ucuna ulaşmıştı.
Adam, yıkılan binaya bakarken, kütüphanedeki kitapla meydandaki çekicin yarattığı tozun birbirinden nasıl ayrıldığını düşündü. Birinde çürüme hiçbir şeyi yok etmiyordu. Tohum ağaçta, çiçek meyvede, yıkılan ev yerine yapılanda saklanıyor, her son bir sonraki biçimin içinde yeni bir başlangıca dönüyordu. Öteki için çürüme bir elekti. Bazı şeyler geçer bazıları geçemezdi. Elekte kalan toz kimseye bir ağaç vermezdi. Çürüme, çürüyen şeyin içinde bir istek yoksa geride sadece toz bırakırdı. Tohumun kabuğunu kırdıran da işte bu ağaç olma isteğiydi. Bir dostluğun, bir kentin, bir insanın çekirdeğinde de ya bu istek vardı ya da yoktu. Zaman ikisini de aynı hızla çürütür, sonra beklerdi.
Meydanın ortasındaki kurumuş havuzun kenarına oturdu. Cebinden bir meşe palamudu çıkarıp avucunda evirip çevirdi. Kabuğu pürüzsüz ve sertti. Kırmadan içine bakamazdınız; gömüp çürütmeden ondan bir ağaç çıkaramazdınız. Çoğumuz dağılmaktan korktuğumuz için pürüzsüz yüzeylerimizin arkasına saklanırdık. Zamansa fazlalıkları kazıyan sabırlı bir heykeltıraştı. Palamudun içinde ne olduğunu bilmiyordu ama öğrenmenin tek yolu vardı ve o yol palamuttan vazgeçmekten geçiyordu.
Adam elindeki palamudu havuzun kenarındaki nemli toprağa bıraktı. Rüzgâr hâlâ esiyor, ıslak ahşap ve sıva kokusunu sokaklarda sürüklüyordu. Meydanda balyoz sesi kesilmiş, toz çökmeye başlamıştı. Kalktı, paltosunun yakasını indirdi. Yola devam etti.

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

