Güzin Arar
Pembe bir dünyada yaşayanların hâli,
sıfır sürtünmeli ideal ortamlara benzer:
Vardır ama yoktur
Bugün kullandığımız hemen hemen tüm teknolojik icatların babası tembellik, annesi hedonizmdir. Her tembel bir şey icat edemese de önemli icatlar, zahmeti azaltarak kazanacağı vakti haz veren şeylerle doldurmak isteyenlerce geliştirilmiştir.
Hayatı kolaylaştırdığını inkâr edemesek de teknoloji ve onun getirdiği konfor zaman içerisinde insanın mücadele gücünü kırdı, fiziksel ve ruhsal dayanıklılığını zayıflattı. Böylece, zahmeti azaltmak için peşinde koştuğu konfor, giderek insana yetersiz gelmiş ve artık insan zahmeti azaltmak için değil zahmete katlanamadığı için konfor düşkünü olmuştur.
Haz talebi artıp da hazza ulaşmak zorlaştıkça, hele bir de bu hazzı size bir başkası sağlıyorsa insan ruhu satın alınabilir hâle gelir. Artık özgür irade ortadan kalkmış, kişi kendisine bu hazzı sunanların kölesi olmuştur. Böylece çürüme başlar.
Ama kimler bu kadar ölçüsüz haz ve konfor peşinde koşar? Sanırım en çok içinde sevgisizliğin boşluğunu taşıyanlar. Bu boşluk ne kadar büyükse haz talebi artar. Üstelik sınırsızca ve sürekli istenen konfor ve haz bu insanların toplum içindeki varoluş koşulu haline gelir.
Bir sonraki aşama haz bağımlılığıdır. Artık insan bir şey üretmeden sadece hazza ulaşmak ister ve her bağımlılık gibi acı bir kısır döngünün içine girer: Elde ettiği konforla dopamin üretimini kamçıladıkça bünye artık daha fazlasını daha fazlasını istiyordur. Nihayetinde, motivasyonu haz olan bir konformistte son bulur ruh. Etik ve toplumsal değerler ya da vicdan bu ruhun çoktan unuttuğu gereksiz ayrıntılar halini almıştır.
Bu zehrin en önemli panzehri ise üreterek hazza erişmektir. Emek, kazanılan ya da ulaşılan hazza etik ve ulvi bir değer katabilir. Artık haz dışarıdan edindiğimiz bir duyumsama değil üretmenin ve yaratmanın getirdiği içsel bir tatmin olmuştur. Dışsal etkenlerin yaşattığı haz konforu beraberinde taşırken, içsel hazzın konforla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Üretme veya toplumsal fayda kaygısı taşıyan insan çoğu zaman konfor aramaz. Bu insanların en büyük konforu anlamlı bir hayat yaşamanın iç huzurudur.
Bu noktada, sanatsal üretim bu içsel tatmin ve hazzın doruk noktasıdır. Böyle bir manevi doyum için maddi bir varlığa ve konfora ya da bir başkasına ihtiyaç duymazsınız. İnsanın, içindeki hazineyi fark edip bu en değerli hazza ulaşabilmesinin ön koşulu ise, ne kadar ilgisiz görünse de sevgiyle büyümek, değer görmektir.
“Sıfır Noktasındaki Kadın”ın yazarı Mısırlı feminist yazar, hekim ve düşünür Nawal El Saadawi, kadın hakları savunuculuğu nedeniyle Enver Sedat yönetimi tarafından üç ay hapsedildiği hücrede bir fahişenin kendisine getirdiği bir paket tuvalet kâğıdı ve kaş kalemi ile “Kadınlar Hapishanesinin Anıları”nı yazmıştır. Kendisine yöneltilen, “Hapishaneye girmişsiniz, sürgüne gönderilmişsiniz, üç kez boşanmışsınız, nasıl halen bu kadar mutlusunuz?” sorusuna bu hücre anısıyla cevap verir:
“Hırsızlara, katillere, fahişlere yasak olmayan kâğıt kalem siyasi suçlulara ve dolayısıyla bana yasaktı. Gardiyan her gün, “Hücrende kâğıt kalem bulmamız silah bulmamızdan daha tehlikeli senin için,” diyordu. O an karar verdim: Yazmalıydım. Bana yemek getiren, fuhuştan tutuklu başka bir mahkûmdan kâğıt ve kalem istedim. Bir rulo tuvalet kâğıdı ve kaş kalemi ile geri döndü. Her akşam gardiyan evine gittikten sonra minicik bir kaş kalemiyle yazıyordum. O kadar mutluydum ki hücremde dans ediyor, şakalar yapıyordum. Yaratmanın ve yazmanın hazzıyla hapishanede olduğumu bile unutmuştum. Çünkü kendimi ifade edebiliyordum.”
Nawal El Saadawi sonsuz bir hazzı, hiçbir konforu olmadan yakalamıştı. Kendisi bu hazzın temelinin yaratıcılıkta yattığını ifade etse de, tek başına yaratıcılığın anlamlı ve değerli bir hayat için yeterli olduğunu söylemek zor. Ona esareti unutturan haz esasen, yaratıcılığını sadece kendisi için değil mağdur olduğunu düşündüğü diğeri için de gerçekleştirmiş olmasındaydı.
Sanatsal üretim de yapsanız, bilimsel ya da ticari üretim de yapsanız doyuma ulaşmış bir ruh için diğerinin yaşamına olumlu anlamda dokunmak önemli. Böyle bir hazzı yakalayan insanın da sınırsız konfor isteği de talebi de yoktur. Benmerkezci olmayan, adil ve herkes için erişilebilir bir konfor da zaten konfor değil insan gibi yaşamanın gerekleridir.
Tavukpazarı’nda gün doğuyordu. Her zamanki gibi sabah namazını Esirciler Pazarındaki makamında kılmış, penceresine düşen erguvanları seyre dalarak sabah kahvesini içiyordu. Bir yandan da, Sultan’ın huzurunda terennüm etmek için sabırsızlandığı yeni bestesini mırıldanıyordu. Sultan,
ilahi eseri Segah Tekbir’i pek beğenmiş ama meşk gecesi için daha dünyevi, daha zevk veren bir şey yapmasını istemişti. Hâfız-ı Şîrâzî’nin güftesi de bunun için çok uygundu.
“Zevk ve eğlence fidanı yeşeriyor; gül yanaklı sâkî nerede?
Bahar rüzgârı esiyor; güzel, hoş içimli şarap nerede?”
Kendinden ve bestesinden pek memnun, sakalını sıvazlayarak birazdan ana baba günü olacak avluyu gururla seyre devam etti.
Dünyanın dört bir yanından getirilen renk renk, çeşit çeşit kölelerin perakende ve toptan ticaretinin yapıldığı en büyük esir pazarının 20 yıldır kethüdalığını yapıyordu. Gerektiğinde Saray’ın esir, cariye ihtiyacı için esircilerin Han’daki odalarını bizzat kendi gezer ve Saray adına alım yapardı. Kendi yazılı isteğiyle talip olduğu bu görevde rüştünü fazlasıyla ispatlamış, gerek cariyelere verdiği müzik dersleriyle gerekse Esir Pazarı’nı kârlı ve verimli idare edişiyle Sultan’ın itimadını kazanmıştı. Bunca zaman Saray’ın himayesinden sonra kolay kolay sırtı yere gelmezdi. Bir de taht değişikliğini atlatır da Esir Pazarındaki görevine devam edebilirse artık buradan emekli olur, birikimiyle de rahat bir yaşlılık geçirebilirdi. O yüzden Şehzadeyi de memnun etmesi gerektiğinin farkındaydı.
Bütün bunları düşünürken Çarşı hareketlenmiş, avlu dolmaya başlamıştı. Derken bir hışımla Esirhane Emini nefes nefese içeri daldı.
“Efendim derhal kuzeyden gelen esirlerin bölümüne gelmeniz gerek, bir Konak tarafından altı ay önce bakire diye satın alınan bir Gürcü kız iade edilmek üzere geri getirilmiş. Konağın kahyası esirciyle kavgaya tutuştu. Kızın dediğine göre esirci, satmadan önce kıza sahip olmuş. Bunu duyan sahibi de kızı geri göndermiş, parasını istiyormuş.”
“Tamam tamam halledilir, düş önüme de gidelim” derken günlük, sıradan bir olayı çözecek birinin rehavetiyle kavuğunu ve cübbesini giyindi. Güneşli latif hava ve hanımeli kokusu insana dünyanın güzel bir yer olduğunu fısıldar gibiydi. İnsansa bu fısıltıya kulaklarını tıkamış gibi…
Kethüdanın yürüdüğü yol boyunca sağlı sollu pazarlıklar yapılıyor, beyazı, Habeşi, Çerkes’i, Rus’u yarı çıplak sergilenip satışa sunuluyordu.
Tam Esirci Pazarı içindeki Horozötmez Hanı’nın önünden geçip gidecekken küçük bir erkek çocuğunun kulakları delen çığlığı ile durdu, Esirhane Emini’yle bakıştı ve derhal Han’a daldı. Bu bölümde sadece hadım oğlanlar ve yetişkin hadım köleler satılıyordu. Hızla çığlığın geldiği tarafa yöneldi, büyük bir kalabalık 10 yaşında Afrika’dan getirilmiş bir çocuğun başında toplanmıştı. Kalabalığı yarıp da çocuğu kucağına aldığında çığlık kesilmiş, cübbesi kan revan içerisinde kalmıştı. Kim bilir hangi ananın koynundan koparılmıştı? Getirildiği gemide köle tacirleri tarafından hadım edilen yavrucağın minik bedeni pazarda sahibini bulana kadar bile dayanamamıştı. Şimdi, şu anda, ölü gözleri hiç bilmediği bir diyarda bir yabancıya bakarken acılarından çok uzaktaydı.
Kadı çağrılmış, çocuğu pazara getiren esirci sorguya alınmış ve olay etraflıca incelenmişti. Mütalaa açık, hüküm netti; küçük çocuk hadım işleminin yasak olduğu Osmanlı Topraklarında değil denizde hadım edildiği için esirci bir cezaya çarptırılmayacak, ancak çocuğun defin işlemleri için gereken masrafları ve vergileri karşılayacaktı. Ayrıca çocuk, pençik* varakası alınmış, yasalara uygun bir köleydi. Hukuka uygunluğun olduğu yerdeyse vicdana uygunluk tartışılmazdı.
Esirciler Pazarı Kethüdası bestekar Itri insan eti ticaretinin kahyalığını yapmaya on beş yıl daha devam etti.
Otuz beş yılın sonunda ticaretini düzenlediği esirlerden daha mı özgürdü dersiniz?
- Pençik Varakası: Osmanlı Devleti’nde savaş esirleri veya dışarıdan getirilen kölelerin vergisi (pençik resmi) ödendikten sonra gümrükte tüccarlara verilen resmî bir belgedir.

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.


