Şehnaz Orhan
Fokurdayan çayı demlemeye koştum. İki kişinin bile zor sığdığı bu mutfağın geniş olmaması, tuhaf bir şekilde korunaklı olduğum duygusu veriyordu bana. Kimden ya da neden korunduğumu bile bilmeden hem de. Sabah çayını demlerken, buhar yüzüme vurunca, gözümü buğu sardı hafif dengemi kaybettim. Büyük çaydanlıktan biraz kaynar su ayağıma sıçrayıverdi. Aldırmadan ağzına kadar demliği doldurdum. Birazdan avukatlar doluşmaya başlar, dosyalar ortalara saçılır, telefonların ardı arkası kesilmezdi. Bütün bu çaba; iki yüz metrekare ofiste, insanlığın sadece bilebildiği kadarının masumluğunu ya da suçluluğunu ortaya çıkarmak için danışılan kişiler olmayı istemeleriydi. Dünyanın en önemli mevzusu da bu değil miydi zaten? Suçlu olanlar ve masum olanlar diye ikiye ayrılmıyor muydu dünya? Birileri bunların kararını verecekti ki, bu bölünmeye yardım edebilsin.
Masaların tozunu aldım, çiçekleri suladım, ortalığı süpürdüm ve sonunda çayı da demleyip, kimseler gelmeden kahvemle birlikte cigaramı tüttürmeye oturdum toplantı odasındaki adeta tekerlekleriyle uçan sandalyede. Uzun camın kenarına kuruluverdim keyifle. Günün en sevdiğim saatleriydi sabahlar. Güneş bu gökdelenden de görkemli olduğunu ispatlamak için ışıklarını daha berrak verirdi bizim toplantı masasının üstüne. Ortadaki küllük, her gün suyunu tazelediğim cam şişe, ışığın dans etmesi için iyi eşyalardı. Kışın ise; gökyüzü gene bu uzun binadan daha da korkutucu olduğunu kanıtlamak için karardıkça kararır, her şeyden daha heybetli olduğunu medeniyete inat gösterirdi.
Sabahlardan daha da önemlisi; akşam saatlerinin sessizliğinde, burada bir süre daha kalmak hatta kalakalmaktı. Herkesler evlerine dağıldıktan sonra, bana hediye edilen bu yalnızlıktaki akşamlarda vücudum, ruhum tam ve bozulmamış gene diye düşünerek, ayrı bir huzur kaplardı içimi.
Bütün halde kalarak bir günü daha bitirdiğimi düşünürdüm nedense. Parçalanmamıştım ve en güzeli tastamamdım.
Herkesler evlerine dağıldıktan, ortalığı topladıktan, tezgâhı temizleyip, çayı döktükten sonra; bütün ışıkları kapatıp, bu uzun binanın gene yerlere kadar inen camlarından, ayaklarımın altında kalan, karanlığın koyusuna inat ışıklarıyla yayılmış şehre bakardım bir süre. Karanlıkta parıldayan yüzlerce, binlerce ışık sanki gökyüzünden yere indirilmiş yıldızlar gibi parlarlardı. Dumanlarımdaki sakinliğimle aşağıdaki hızlı olma arzusunun tam aksine, sıkışmış trafikte bir türlü evlerine gidemeyenlerin kornaları, araba ışıkları; metropolü, olduğundan daha karmaşık aslında bir o kadar da basit yapıyordu gözümde. İstekleri, sadece evlerine gidebilmekti. Mutfak cazırtıları arasında pişen ya da dışarıdan hızlıca söylenen yemekler, az sonra kavuşulacak gece hayatları, çocukların bitmek bilmeyen ödevlerine yardım, televizyonda bir iki şey derken; kimilerinin sıcak içi içe, kimilerinin ise, sırt sırta soğuk yataklarıyla, sabahın keşmekeşine tekrar kavuşmak için tekrar, hatta defalarca tekrarlanacak geceleri tamamlamaya uğraşan insancıklar. Bir sürü koşuşturmayla kendilerini önemli kılmaya çalışanların, aslında ne kadar da basit bir kılıfın içinde debelendiklerini, bu gökdelenin yalnız karanlığında elimde kahvemle ve sigaramla şehri seyrederken daha iyi görüyordum sanki. Daha açık daha çıplak hatta daha sıradan, hiç de kibirlendikleri kadar mühim olamadan. Ne kadar öyle görünmek isteseler de bir o kadar sıradan kalarak…
Tanrı böyle oyun oynuyordu her gün ve her gece bizlere. Sıradan ya da gaflet halinde (her şeyin farkında olduğunu sanıp sisli görüş mesafemizle) ya da tamamen sürprizli geçecek koşuşturmaların ortasında bırakarak, hatta bizlere acımadan, onun içine atarak.
Ben de en son büroyu kilitleyip karanlıklara karışırdım dışarıdakilerin yaptığı gibi.
“Bekir Efendi günaydın.”
“Günaydın Aysel Hanım. Çayını getireyim mi? Bugün mü başlayacak yeni avukat hanım. Ha erkek mi. Tamam ben masasını hazırladım… tabi tabi…, geldi geldi bilgisayarı. Temiz her şeyi merak etme. Getiriyorum çayını hemen. Ne demek görevimiz.”
Yaşamdan küçük bir kesit başlamıştı bu ofiste de. Arka arkaya gelenler arasından geçerek çayları servis etmeye, suları doldurmaya, kahvaltılık çöreklerin kenara konulmuş, buruşturulmuş kese kağıtlarını topladım hızlıca.
Babamı düşündüm birden. Asık suratıyla bizim oralarda erken başlayan kış hazırlıklarına başlamıştır bile. Sabahın beşinde kalkmış, şimdi odunları bölme ve evin odadan bozma yerine onları dizmeye çalışıyor, bir yandan da içinden kesin bana saydırıyordur, onu bırakıp gittim diye yaban ellere. Annemin evden kaçmasıyla kalan yalnızlığını benimle paylaşmaya çalışsa da olamıyorduk onunla bir türlü. Birbirimizden çok farklıydık çünkü. Aydınlıklarımız az da olsa yan yana duruyor gibi gözükse de bizim karanlıklarımız birbirine uymuyordu. Hiç affedemediği anamın yanına bir de ben eklenmiştim şimdi. Orda duramayacağım kadar büyük sebeplerim vardı benim oysa. Annemin kaçmasını hazmedememesinin öfkesi, tutamadığı yası, hayata küsmüş hali ve sonunda maalesef istediği gibi bir erkek olmamam beni buralara itmişti. Köyde görünürlük yerine büyük şehirde kaybolmak, alınmış en mantıklı karardı bence. Babamı daha fazla üzmeye de gönlüm elvermedi. Hayalleri yıkılan bu adamın, uzaktan da olsa tutunacak bir dalı olmak daha iyiydi. Yakınlığın ikimiz için de aslında iyi olmadığını biliyorduk. Açıklanmayacak şeyler, açıklanmasını bekleyen kimselerden ziyade konuşulmadan aramızda yaşanması, hepimizin hayrınaydı aslında.
Herkesin karanlığının farklı herkesin karanlığının biricik herkesin karanlığının özel olduğunu bilerek hem de…
Çalan zile koştum. Kapıyı açınca Zülfikar Bey, yanındaki genç esmer bir adamla içeri girdi. Hafif günaydınlarla içeri girdiklerinde, adamın yan ve kaçak bir gözle bana baktığını, sonra da yüzümden hızlıca kaçırdığını gördüm. Koyu, siyah hatta karanlık gözler… Herkese tanıtıldı.
“Medeni hukuk davalarına bakacakmış Kemal Bey. İzmir barosundan İstanbul’a gelmişmiş. Genç olmasına rağmen elinden hiçbir dava kurtulmazmış…”
“Anlayacağınız arkadaşlar; bu şehrin en az yarısını kendisi boşatmıştır… Keh keh keh…”
Boşatabilmenin büyük bir başarı olduğunu sözde mizah yoluyla veren, kibirli Zülfikar Bey herkesin de gülüp gülmediğini anlamak için ofis arkadaşlarının tek tek gözlerine bakmayı da ihmal etmedi. Toplantı salonuna geçilip sigaralar yakıldı, çaylar istendi benden. Davaların üstünden geçilmesi kararlaştırıldı.
Böyle hep aynı giden haftalar geçirdik. Farklılık olduğunu ise bir tek ben ve sanırım (öyle tahmin de ediyor olabilirim) o biliyordu içten içe. Dosya getirme ya da taşıma benim işim olmamasına rağmen, Aysel Hanım’dan hep benim odasına ulaştırmamı istemeye başladı. Aysel Hanım’ın yapması gereken bu işe herkes öyle bir alışmıştı ki; ihtiyacı olan “getiriver Bekir” demeye başlamıştı. Çok bozuluyordum ama, gene de ses etmemeye gayret ediyordum. Bir de kurtların bolca olduğu bu şehirde ben ne yapardım işsiz barksız maazallah. Hem ulurlar hem de yerlerdi beni hiç çekinmeden.
Geçenlerde benden üçüncü kahvesini istediği gün, eskiden tanıdığını tahmin ettiğim bir müvekkili ile toplantısı vardı. Ellerimin titremesine engel olamadan (onun odasına girerken hep böyle oluyordu) kahvesini gözümü bile kaldırmadan masasına koydum. Konuşmasını yarıda keserek, kara gözleriyle gözlerimin en derinlerinde, izin bile almadan dolaştı. Orada gördüklerinin, benim kendimde gördüklerinin aynısı olduğunu dehşetle anladım. İçerdeki taşlar, çakıllar, mağaralar, küçük ama tırmanması keyifli tepeler… İkimizin ayaklarını keskin uçları sivriltilmiş taşlar kesti. İkimiz de kanadık. Hem acı çektik ama aynı zamanda içimizde pır pır eden kelebeklerin kanat çırpışlarını da duyduk birlikte.
“Hayrola Kemal, köpüğü mü kaçmış kahvenin daldın gittin öyle.”
Neden sonra bu anın çok uzamış olduğunu haber veren cümle içeri doldu da kendimize gelebildik.
“Evet yav… Bekir gelirken şu kahvenin köpüğünü kaçırmadan getir. Tekrar git de tekrar yapıver bize.”
“Yok canım ne kaçması. Benimkini değiştirme. Eyvallah eline sağlık,” diyen müvekkilin bizi kurtarmasına mı, bu anın bitmesine midir bilmem, sevgi dolu gözlerle adamın yüzüne baktım.
Daha da hırçınlaştı Kemal Bey.
“Hâlâ ne bekliyorsun Kemal… Allah Allah anlamadım. Çabuk yap getir. Hemen…”
Nasıl çıktığımı bilemeden, kendimi küçük mutfağımda buldum birden. Bir yandan utanarak bir yandan da üstümde taşıdığım duyguların yoğunluğuyla tekrar kahve yapmaya koyuldum.
Akşamları yalnızlığımın sigara dumanında birisi beliriveriyordu artık. Hem heyecan hem de suçluluk duygularıyla altımda akıp giden şehri izliyordum gene.
Hıçkıra hıçkıra ağlaması hiç gözümün önünden gitmezdi babamın. Konuşamadan anlaşmıştık. Benim bu köyde yaşayamayacağımı benim kadar o da biliyordu maalesef. Hızlıca gitmeliydim hem de. Babamı yalnızlığına ve benim yüzümden yaşadığı hayal kırıklığının kucağına atarak… Bundan sonra arzularımın sesini dinlemeyeceğim diye kendi kendime yeminler ederek…
Şimdi üstüme gelen duygu çok ağır geliyordu bana. Vesvese bunlar deyip kafamdan atmaya çalıştıkça, daha da batıyordum kendi içimde. Ayaklarımın, içimdeki taşlara basa basa yürümesi hiç bu kadar acı verici ve kanlı olmamıştı bugüne kadar.
Herhangi bir akşamdı. Herhangi bir ofis işinin bittiği bir akşamdı. Karanlık derin gözlerin ofiste biraz daha fazla kalacağını, bir dosyayı incelemesi gerektiğini diğer avukat arkadaşına söylerken duydum. Kalbimin gümbürdemesi hiç durmuyordu. Utançla onun işini bitirmesini bekledim.
“Bekir sen kilitlersin artık kapıyı. Benim işim bitti.”
“Tabi Kemal Bey. İyi geceler.”
Durup bana döndü. İyice loş hale gelmiş ofisteki ikimizin yalnızlığı, gözlerimizin karanlığı ile daha da kararmıştı sanki.
Birdenbire kapıdan hayalet gibi çıkıp gitti.
Arkasından her şeyi toparladığımdan emin olarak, kapıyı kilitledim. Asansörle biraz sersemlemiş halde aşağıya indim. Az uzakta duran tanıdık bir siluet gördüm. Yürümeye başladım yavaşça. Döndü arkasını. Hiçbir şey söylemeden aynı sırada yürümeye başladı o da.
“Affet baba beni” dediğimi hatırlayabiliyordum sadece. Karanlıklarda kaybolduk sonunda.
Herkesin karanlığının farklı herkesin karanlığının biricik herkesin karanlığının özel olduğunu bilerek hem de…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


