Güzin Arar
Kadınlar söz konusu olduğunda cümleleriniz nasıl da aynı
Nasıl da eğitim geçirmez, medeniyet sızdırmaz
Hoyratlığınız
Sunucu soruyor: “Hayatta pişmanlıklarınız var mı?”
Genç konuk önce saçlarını savuruyor, umursamazlık maskesini yüzüne yerleştirip cevap veriyor: “Hayatta yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım.”
Sunucu araya giriyor: “Ne güzel!”
Hayatımı düşünüyorum, ne kadar çok pişman olduğumu, ne kadar çok şeyden pişman olduğumu. Neredeyse hayatımın her adımının içsel bir muhasebeyle geçtiğini ve geçmekte olduğunu…
Önce güzel görünüyor hiçbir şeyden pişman olmamak. Biraz daha derine inince düşüncelerim, “Hiç pişman olmamak için hiç de utanmamak ya da vicdanını kaybetmek gerek” diyorum kendi kendime. Hiç utanmamakla insan olmayı yan yana getiremiyorum.
O zaman, diyorum, herhalde bu bir akım; “hiç pişman olmama” akımı. Yeni dünyanın havalı ve özgüvenli görünme yollarından biri.
Sonra bir gece öncesi geliyor aklıma. Yerden soğuk buharların yükseldiği keskin bir ayazda, bir grup sokak köpeğinin havlamasıyla sabahın üçünde uyanarak park yerine bakan pencereye koşmuş, kalbim ağzımda ne olduğunu anlamaya çalışmıştım. İki tane iri sokak köpeği delirmiş gibi havlarken bir yandan da sığamadıkları bir arabanın altındaki küçük köpeği çekiştiriyorlardı. Ya tecavüz edecekler ya da parçalayıp öfkelerini dindireceklerdi. Öylesine gözleri dönmüştü ki her hamlede arabanın plakasını biraz daha, biraz daha parçaladılar. Medeniyetin ortasındaki vahşi bir içgüdüyü seyrediyordum.
Dehşete düşmüştüm. Daha fazla dayanamayarak yatağıma döndüm. On dakika sonra havlamalar inlemelere karışarak bir anda kesildi. O siyah sessizlik içinde sokakta hiç utanç yoktu. Tek utanç içimdeki çaresizliğin utancıydı.
O hiç pişmanlık duymadığını söyleyen genç kadın gerçekten de bu sokak köpekleri gibi Freud’un alt benliğine mi (id) hapsolmuştu? Sanmam. Alt benliği ile üst benliği (süperego) arasında sıkışıp kalmış günümüz insanından çok da farklı olamazdı. Belki ancak farklı görünmeye çalışabilirdi.
Her türlü fiziksel arzuya, hazza, öfkeye hemen, şimdi ulaşmak isteyen ilkel benliğimiz sürekli bizi dürterken, çoğu zaman kantarın topuzunu kaçıran içimizdeki yargıcın (üst benlik) tokmağı her defasında kafamıza iner. Her darbede ahlak der, vicdan der, yasaklar der, gurur der, utanç der… Ve aslında sadece alt benliği yargılar, hükmünü de en katı biçimde verir.
Toplumsal yargılarla şekillenen içimizdeki bu katı yargıcın cinsiyetçi bir yönü de vardır. Çünkü çoğu zaman bu içsel yargıcın kodlarına “Âdem’i elmayla yoldan çıkaranın kadın olduğu” bilgisi de işlenmiştir. Zavallı Âdem günahsızdır, o kandırılmıştır.
İnsankızı ve insanoğlu sadece bu ikisinden ibaret olsaydı dünya ya kaotik bir Maymunlar Cehennemi’ne döner ya da bütün arzu ve duyguların kaybedildiği yaşayan ölüler diyarına benzerdi.
Tanrı’ya şükür ki Freud’un gerçekçi “benliği” (ego) bizi bu iki ihtimalden de kurtarmış. Doğru bir ortamda yeşeren ego bir taraftan arzularımızı reddetmeden imbikten geçirmeyi öğretirken bir taraftan da insanın içselleştirdiği toplumsal ahlak kurallarının da yanılabileceğini ve onları yeniden sorgulamamızı söyler. Bu Üç Silahşör’ün başarılı olması ise bir çocuğun değer görerek, hür düşünmeyi öğrendiği doğru bir eğitimle mümkün olur. İşte o zaman “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” gerçekleşir ve id, ego ve süperegonun muazzam uyumuyla rafine bir ruh dünyaya armağan olur. O ruh arzularını gerçekleştirirken hem toplum hem de kendisiyle barış ve saygı ilişkisi içindedir.
12 yaşımda, çember oyunu oynamak için fazla büyük, fırtınalı devasa duygular içinse fazla küçüktüm. Ama o yaş ikisinin yan yana durduğu ve hayat boyunca da bir daha bir araya gelmeyeceği bir yaştı. Zıt duyguların bir sinüs eğrisi üzerinde zirveyle en dip arasında sürekli yer değiştirdiği, esriklikle salaklık arasında bir yerdeydik hepimiz. Tatilin başından beri gözleri gözlerime değiyordu ve ikimiz de gözlerimizi zamanında kaçırmayı henüz öğrenemediğimiz zamanlardaydık. Ama gelin görün ki o bundan büyük anlamlar çıkarmış, tavrı tuhaflaşmış, edalı birine dönüşmüştü.
Tatilin başında hasır bir sığınaktan bozma diskoda masumca ve içimizden geldiğince dans edip kahkahalar atarken benim ilgim 12 yaşındaki bir bastıbacağı bir “playboy”a çevirmişti. Bu saçmalığı tam anlayamadan ilk sezgilerin alınganlığı ile benim de arkamı dönüp diğer çocukların arasına karıştığım tatilin son akşamı, danstan ziyade ergen sarsaklığıyla sallanırken ansızın yanımda bitmiş, gecenin sonuna kadar da omzunun sıcaklığında sessizce dans etmiştik.
Bir kere öğrenmiştim kaçanın kovalandığını. Kalbimin çocuksu masum duygularının bekâreti bozulmuş, süperego “gururu” hayatıma zerk etmişti. Şanslıydım ki üst benliğime eklenen bu gurur toplumun üstüme boca ettiği yargıların değil kendi deneyimlerimin sonucuydu ve bunu törpülemek ya da dengelemek için önümde bir yaşam vardı.
2010 yılında 12 yaşındaki başka bir kız çocuğu ise hüzünlü ela gözleriyle gazetelerin üçüncü sayfasından, arkasında bıraktığı acımasız düzeni izliyordu.
Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Somkaya köyünde hayalleri olan Meryem Sökmen korucu olan babasını ikna etmişti, öğretmen olacaktı. Bir kardelen, bir kıvılcım, bir umut olacaktı Meryem.
O küçük bedeninde bir insanı karşılıksız sevebilecek kadar engin bir yüreği, sevdiğini söyleyebilecek kadar da büyük cesareti vardı Meryem’in. O gün iki ders arasında tüm saflığı ve temiz duygularıyla sınıf arkadaşına küçük bir kâğıda acemice yazılmış bir not verdi: “Seni seviyorum.”
Dünyanın bütün acılarını dindirecek, bütün savaşlarını bitirecek o iki kelimeyi sınıf öğretmeni Resul K. da gördü. Küçük Meryem’in elinden o notu alırken hayatı boyunca hiç sevilmemiş, sevildiğini bir kere olsun duymamış Resul Öğretmen büyük bir günahı suçüstü yakalamanın gururuyla Meryem’i sessizce süzdü. Meryem o yargılayan bakıştaki sevgisizliği gördüğünde çok büyük bir hata yaptığını anlamıştı. O kadar utandı, o kadar pişman oldu ki ertesi gün okula gidemedi. Ama babasının okula doğru gittiğini gördüğünde Resul Öğretmen’in o not üzerine babasına bir şeyler anlatacağını anladı. Çelimsiz bedeni büyük bir korkuyla titredi.
Yaşadığı coğrafyada o masum iki kelime üzerine pekâlâ büyük bir namus hikâyesi anlatılabilirdi. Sekiz yaşındayken bir Kurban Bayramı’nda kendini kurban eden ablasının hemen ardından dünyaya gelmişti. Bu karanlık anıyla büyümüşken nasıl böyle bir hata yapabilmişti? Kimse ayrıntısını anlatmamıştı ona. Hep sekiz yaşında kalacak ablasının nasıl gücünün yetip de kendini asabildiğini ya da sekiz yaşındaki bir kız çocuğunu hayatından vazgeçiren sebebi hiç sorgulamamıştı. Şimdi düşünüyordu, belki Necla Ablası da birini sevmişti. Sevmek utanılacak bir şey miydi? Kalpleri kararmışlar için öyleydi belki de, kim bilebilirdi?
Kimseye bir şey söylemeden misafir odasına giren Meryem kat kat döşeğin altından babasının kalaşnikofunu çıkardı, tereddüt etmeden bir atışta üç mermi ile kafatasını taradı. Ne bu yargılama ne de bu üst benlik Meryem’e aitti. Resul Öğretmen’in ayıbını Meryem kendi üzerine giyinmişti. Bütün utançlar, günahlar Neclaların, Meryemlerindi.
Misafir odası kandan, kurşundan temizlendi, taziyeler kabul edildi.
¹ Üç Silahşörler: Alexandre Dumas tarafından yazılmış olan tarihî macera romanı (1844).
² Maymunlar Cehennemi: Pierre Boulle’ün aynı adlı romanından uyarlanan, zeki maymunların dünyaya hâkim olduğu distopik bir evreni konu alan ünlü Amerikan film serisi.

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.


