Sezen Sacar
Terminalin tavanındaki devasa vantilatörler, havayı değil de sanki zamanın kendisini öğütüyordu. Anons sesi tavandan dökülüyordu, kelimeler yarım yarımdı; “…peron… gecikme… dikkat…”
Anonsun metalik yankısı, göğüs kafesimde bir çekiç gibi dövünüyordu. Sanki biri konuşuyor da cümleyi tamamlamadan vazgeçiyor gibi. Tıpkı senin gibi, anne.
Bavul yok.
Bunu söylemek kolay. İki kelime. Ama içimde açtığı boşluk… yerini tarif edemiyorum. Az önce buradaydı. Ayağımın dibinde. Tekerleği hafif yamuk, çekince ses çıkarırdı tık, tık, tık. O sesle yürürdüm. Şimdi koca bir sessizlik. Bu kadar hızlı mı kaybolur bir şey? Kayıp eşya bürosunun önündeyim. Sıra var. İnsanlar var. Herkes bir şeyini kaybetmiş. Ama kimse benim kadar kaybetmiş gibi durmuyor. Çünkü onlarınki eşya. Benimki… neydi?
Kadın için o deri çanta sadece eşya taşıyan bir gereç değildi; o, annesinin kokusunu, çocukluğunun bayram sabahlarını ve ilk aşkının saklı mektuplarını bir arada tutan, tıpkı bir dantel gibi kadının “dünya ağını” ören bir merkezdi. Şimdi o merkez yoktu. Bavulun yokluğuyla birlikte, terminalin o soğuk ve yabancı düzeni kadının üzerine çökmüştü. Artık her şey yabancıydı; zemin fazla sert, ışıklar fazla çiğ, insanlar fazla uzaktı. Dünyanın anlamı, bir bagaj fişinin kayboluşuyla yırtılıp gitmişti sanki…
“Bavulunuzun rengi?” diye soracaklar.
Ne diyeceğim? Kahverengi mi? Eskimiş mi? Annemden kalma mı?
Annemden kalma. Evet asıl mesele bu.
İçinde ne vardı?
Hiçbir şey.
Ya da her şey.
Sararmış kenarları kıvrılmış, kat yerleri yıpranmış mektuplar… Kime yazılmıştı? Babama mı bazıları? Bana da hiç yazdı mı? Yazdıysa neden vermedi? O mektupları okumak bir tür izinsiz girişti sanki. Ama aynı zamanda tek giriş yolumdu sana.
Düğün mendili, kenarları itina ile işlenmiş. Senin elinden çıktığı o kadar belli ki anne her şeyi kusursuz yapan o ellerinden. Bunca yıla rağmen bembeyaz ve temiz kalmış. Nasıl temiz kalır bir şey bu kadar yıl? İnsan kirlenirken eşyalar nasıl bu kadar kusursuz kalır? O mendili tutunca senin gençliğine dokunuyordum. Benim hiç tanımadığım haline. Fotoğraflar, çocukluğuma dair anılar yaşanmışlıklar ve senin yüzün. Gülüyor musun gerçekten yoksa sadece o an mı? Fotoğraflar yalan söyler mi? Ya da biz mi onlara fazla anlam yükleriz?
Kadın, o mektuplara dokunurken kendi ergenliğini, düğün mendiline bakarken genç kadınlığını, fotoğraflara bakarken ise çocukluk evrelerini birleştirip “İşte ben buyum” diyebiliyordu. Bavul, onun geçmişinin özeti, hafızasında tuttuğu anıların kanıtıydı. Eğer o nesneler yoksa, o evrelerin yaşandığına dair kanıtım ne? diye geçirdi içinden. Hafıza aldatıcıydı, oysa eşya dürüsttü. Bavulun yokluğu ağırlaşıyor ve içinde büyük bir parçalanmaya sebep oluyordu. Geçmişin parçaları, terminalin gündelik kalabalığında sahipsiz kalmış birer hayalet gibi savruluyordu. Kendi bütünlüğünü korumak için o nesnelere, o dışsal iskelete ihtiyacı vardı; şimdi ruhu, omurgası alınmış bir bedene dönüşüyordu.
Şimdi hepsi yok.
Bir görevli bana bakıyor. “Birazdan sıra size gelecek,” diyor.
Birazdan. Yine o kelime.
Ben o “birazdan”larda yaşadım zaten.
Eşyalar gidince geçmiş gerçekten gider mi? Soruyu zihnimde çeviriyorum. Bir düğüm gibi ama çözülmüyor. O bavul sadece bavul değildi. O, bir dünya taşıyordu. Senin dünyanı. Şimdi o dünya düştü mü elimden? Terminal kalabalık. İnsanlar geçiyor. Bavullar geçiyor. Hepsi birbirine benziyor. Ya benimki de karıştıysa? Başka birinin hayatına sızdıysa? Şimdi biri benim annemin mendiline dokunuyor olabilir. Biri o mektupları açıyor. Biri benim çocukluğuma bakıyor.
Midem bulanıyor.
“Numaranız?” diyor görevli.
Numara…
Benim geçmişimin bir numarası yok ki. Sistem bunu nasıl bulacak? Söylüyorum yine de. Sesim yabancı geliyor. Sanki başka biri konuşuyor. Kimlik dediğimiz şey, hayatının sonunda geriye dönüp “bu bendim” diyebilmek. Peki ben neye bakıp diyeceğim bunu şimdi? Fotoğraflar yoksa, mektuplar yoksa… tanıklık yoksa? Ben kendimi hatırlayabilir miyim tek başıma? Annemi hatırlayabilir miyim? Yoksa ben de onun gibi silinir miyim, yavaş yavaş, nesneler olmadan? Ben o bavulu taşıdıkça, aslında geçmişi taşıyordum. Şimdi bıraktım. Ya da çaldırdım. Ya da kaybettim. Fark eder mi?
“İçindekiler?” diyor görevli.
Duruyorum.
Ne diyeyim?
“Maddi değeri yok,” desem, ne kadar az söylemiş olurum.
“Maddi değeri yok ama hayatım oradaydı,” desem, kim anlar?
“Mektuplar,” diyorum. “Eski şeyler.”
Eski şeyler.
İnsan kendi geçmişini nasıl bu kadar küçültebilir?
Anons tekrar: “…gecikmeli… yolcuların dikkatine…”
Sanki bana diyor. Gecikmişim. Hep gecikmişim.
Anne.
Senin bavulundu bu. Sen sakladın. Ben taşıdım. Şimdi yok. Bu bir tesadüf mü, yoksa bir devam mı? Sen sustun, ben kaybettim. Hep bir şey eksildi Neden bana bıraktın bunu? Neden bu kadar ağır bir şey verdin ama nasıl taşınacağını öğretmedin? Bu bir emanet miydi yoksa bir yük mü?
Daha dikkatli olmalıydım. Ayağımın dibindeydi. Nasıl bıraktım? Bir an mı dalgınlaştım? Anonsa mı baktım? Birine mi çarptım? O bir an… her şey orada mı koptu? Bir an yeter mi gerçekten bir hayatı dağıtmaya?
Sıradaki adam bavulunu tarif ediyor. “Siyah, orta boy.”
Ne kadar basit. Ne kadar net.
Benimki net değil. Benimki bir hikâye.
“Bulunursa sizi ararız,” diyor görevli.
Ya bulunmazsa? Eşyalar gidince geçmiş gerçekten gider mi? Annem o bavulu bana verirken “Bu senin kökün” demişti. Kökü kopmuş bir ağaç gibi bu terminalin ortasında devrildim mi şimdi? Şu memur… Önündeki kâğıda “1 adet kahverengi valiz” yazdı. Sadece bu mu? O kâğıda “içinde 1974 yazının rüzgârı var” yazmalıydı. “İçinde babamın hiç gönderemediği ama annemin bin kez okuduğu pişmanlıklar var” demeliydi. Yazamaz. Kelimeler o deri çantanın içine sığanları tarif etmeye yetmez. Eşyalar gidince geçmiş gerçekten gider mi? Yoksa geçmiş, zaten o eşyanın yokluğunda duyduğum şu sızıda mı saklı? Annemin mendili… Düğününde ağlamıştı ona, şimdi ben o mendil yok diye ağlıyorum. Acı aynı acı, sadece silinecek bir bez parçası eksik. O mendilin dokusu, o kâğıdın kokusu… bunlar olmadan hatıra sadece bir gölge mi?
Korkuyorum.
Kendi içimin boşalmasından korkuyorum. Bavulun yokluğu, içimde bir yer açtı. Oraya bakıyorum. Karanlık. Derin. Sanki ben de oraya düşebilirim.
Terminalin ortasında duruyorum. İnsanlar geçiyor, anonslar akıyor, saat ilerliyor. Ben ilerlemiyorum. Zaman gidiyor ama ben burada kalmışım gibi. O bavulun olduğu son ana çivilenmiş.
Belki de mesele bu.
Geçmiş gitmiyor. Ama insan ondan kopunca… kendisi yerinde kalıyor.
Ve ben şimdi, bu kalabalığın ortasında, elimde hiçbir şey olmadan, kendime bakıyorum.
“Eşyalar gidince geçmiş gerçekten gider mi?”
Cevap yok.
Ama soru ağırlaşıyor.
Ve ben… onu taşıyacak bir bavul bulamıyorum artık.
Belki de eşyalar, biz onları taşıyamayacak kadar yorulduğumuzda kendilerini kaybettiriyorlardı. Bavul gitmişti; ama o anda, o derin sızının içinde annesinin sesini, fotoğrafın yokluğunda bile yüzündeki çizgileri hiç olmadığı kadar net hissetti. Eşya ölmüştü ama içindeki dünya, o sarsıntıyla yeniden doğuyordu. Terminalde bir kadın, elinde boş bir bagaj fişiyle, dünyanın en ağır ve en hafif yükünü taşıyarak ayağa kalktı.


