Şükran Kaba
Uçağın tekerlekleri İstanbul Havalimanı’nın pistiyle kavuştuğunda uçakta bir alkış koptu. Yolcular, kazasız belasız karaya inmiş olmanın mutluluğunu saniyelerde yaşayıp her zaman olduğu gibi hostesin tüm uyarılarına karşın bir an önce uçağı terk etmek için ayaklanıp büyük bir telaş içinde kabin bagajlarını almaya başladılar.
İpek, bu yolculuğun sonsuza kadar sürmesini dilerdi. Miami Havaalanı on saat uzaklıkta bir düş gibiydi. Hayal ile gerçek, rüya ile gerçek arasında bocalarken uçağın penceresinden tam beş yıldır uzak kaldığı şehir, matem elbisesi giymiş gibi siyaha bürünmüştü. Zaman ve mekânın izafiliği karşısında aklı karışıyordu. Daha dün gibiydi oysa…
Aynı mekânda ailesi, onu ve sevdiği adamı Miami’ye yolcu etmişti. Hayatı öylesine hızlı rota değiştirmişti ki bundan en çok annesi Güneş Hanım mutsuz olmuştu. Başarıyla mezun olduğu üniversite sonrası mimarlık bürosu açıp yaşamın akışı içinde evlenip çoluk çocuk sahibi olmak isterken, sevdiği adamın yörüngesine girmiş ve o güne kadar yaptığı tüm planları bir kenara atıp onunla bambaşka bir ülkeye doğru uçmuştu.
Yaşadıkları film şeridi gibi gözünden hızla geçti.
Annesi Güneş Hanım bu kararına önceleri ihtimal vermemişti. Güneş hanım kızını bu kararından vazgeçirmek için tüm silahlarını kullanmıştı. İki aydır tanıdığı aslında tanımadığı adamın peşine takılıp binlerce kilometre uzağa gitmek, ona göre delilikti. Kızı için hayal ettiği hayat bu değildi. Çocuklarına tıpkı kartal gibi kol kanat geren, onların kariyer sahibi olması için didinen annesinin gözlerinde korkuyu, hayal kırıklığını, kızgınlığı görebiliyordu. İpek, tıpkı uçan balon gibi annesinin elinden kurtulup özgürlüğünü ilan etmişti.
Emekli memur olan babası Yakup Bey ise suskundu. Ne söylese karşılık bulmayacağının farkındaydı. Kızı, kapakları açılan baraj suları gibi öylesine coşkun öylesine coşkundu ki her şeyi yıkıp, geçip gitmeye hazırdı. Ancak yılların tecrübesi ile kızının yaptığı tercihi içine sindiremiyor, içine kuşkunun yılanı çörekleniyordu. Damat adayını birkaç kez dışarıda yemeğe davet edip sohbet etmek istemişti. Sorduğu sorular havada asılı kalmış, belirsizliği daha da artmıştı. Bu çocuğun orada ne iş yaptığını bir türlü anlamamış, ailesinin nerede olduğu konusunda da net bir bilgi edinememişti. Damat köksüzüm demişti. Devlet korumasında büyüdüm. Ailem devlet… Nasıl pazardan aldığınız çiçeği evde bir saksıya dikersiniz. Beni de otoparkta bir bavulun içinde terk edilmiş halde bulmuşlar, karakola teslim etmişler. İşte bu kadar! Yani sizin anladığınız anlamda anne, baba, dede, anane, babaanne, dayı, amca yok! Sonuçta benim dünyaya gelebilmem için var olması gereken kişiler bir çocuğa sahip çıkmamış, bavula koyup öylece terk etmişler. Ama ayrıntı vereyim, kırmızı bir bavul! Belki de kırmızının fark edileceğini düşündüler. Yüzünde acı bir tebessümle Yakup’a baktı. Serdar, sanki küçük bir çocuğa dönüşmüş, Yakup’un şefkatine sığınmıştı,
Serdar, gözlerindeki buğuyu saklamak için güneş gözlüğünü taktı. İçindeki hikâyenin yumağı söküldükçe bugüne kadar hiç kimseye sözünü etmediği anları tekrar yaşıyordu sanki. Yemyeşil gözleriyle kendine bakan bu Yakup babayı çok sevdiğini hissetti. İpek’in yüreğinin güzelliğini babasından aldığını düşündü. Güneş Hanımın mesafeli, soğuk duruşu karşısında aralarında görünmez camdan bir duvar oluşmuştu. Serdar, çocukluğuna dair ne varsa anlatmayı sürdürdü.
Bavul deyip geçmeyin… O bavulu evim gibi hissederdim. Bana göre annemden kalan tek miras, annemin tanığıydı. Ona ait bir şeydi, ellerinin izleri vardı. Bakıcı Necla teyze, yani yuvadaki annemiz o bavulu saklamıştı. Niçin sakladığını bilmiyorum. Büyük kırmızı bir bavul. Beni terk ederken içine epey eşya da koymuşlar. Vicdanlarını rahatlatmak için…Ancak bu konuda da kuşkularım var. Necla teyzemin koyduğunu düşünüyorum. Necla teyze beni teselli etmek için ”Çaresiz kalmıştır oğlum, yoksa insan canını bırakır mı,” derdi. Necla teyze hayatımda hep kaldı. Beni terk etmeyen tek kişi oydu. O ölünce dünya ile bağım zayıfladı sanki. Alıp başımı gitmek istedim, bir yük gemisinde iş bulup kendimi Amerika’da buldum.
Devlet beni toprağında büyütmüş, kanatlandırmış, sonra kafesin kapağını açıp bırakmış. Hiçbir aile de beni evlatlık almamış. Sıska ve kara bir çocukmuşum. İyi ki hiçbir aile almamış. Necla teyzemden ayrılırdım o zaman… Elini cebine götürüp cüzdanını çıkardı. Fotoğraf gösterdi. Necla teyzemin tek fotoğrafı bu. Saklı saklı bana vermişti. Çünkü akşamları nöbetçi olmadığı zamanlar evine giderken gitmemesi için çok ağlıyordum. O da beni teselli etmek için evinden sürekli bir şey getirirdi. Plastikten küçük bir gemi getirmişti. Bir de bu fotoğrafı vermişti. O fotoğrafı yastığımın altını koyup uyurdum. Çocukluk işte… Yapayalnız kaldığın dünyada bir bağ istiyorsun. En çok da anne bağını… Koşulsuz seven, seni içinde yaratan o gücü…
Yakup, Serdar’ın hikayesini dinlerken on çocuklu annesi Emine, madende çalışan babası Mehmet aklına geldi. Çocuklarını kurda kuşa yedirmemek için kaplan gibi yuvalarını korumuşlardı. Anadolu kadınının çocuğunu terk etmesi için çok önemli bir gerekçesinin olması gerektiğini söyledi. Serdar, aniden hiddetlenerek, “Hiçbir gerekçeyi kabul edemem” diyerek yerinden kalktı. “Kedi yavrusu bile bırakılmaz,” diyebildi.
O anda yanlarına gelen İpek, babasının yüzünde Serdar’ın hikayesini öğrendiğini anladı. Babasına sessizce annesine söylememesini rica etti. Sessizlik içinde yemeğe geçtiler.
Bu evliliğe sonuna kadar direnen Güneş Hanım ise gönülsüz de olsa gelenekleri yerine getirmekten vazgeçmedi. Damat adayının bir ailesi olsa geleneklere göre öncelikle kız tarafı erkek evinde ağırlanır, erkeğin evi yeri, ailesi görülürdü. Nasıl insanlar olduğu konusunda ilk izlenim bu yemekte edinilirdi. Sonra kız tarafı erkek tarafını evinde ağırlardı. Erkek tarafı da kızın evini, çevresini, düzenini görür, ailesine uygun olup olmadığı konusunda bir izlenim edinirdi. İki aile böylece birbirini tanıma kaynaşma fırsatı bulurdu. Güneş hanım Serdar’ın ailesinin öldüğünü sanıyordu. İpek geçiştirivermişti. Annesinin ayrıntılarında boğulmak istemiyordu. Güneş, kızım çöpsüz üzüm iyi derler de bu kadar da olur mu? Kardeşi yok diyelim, bu çocuk uzaydan mı geldi? Bir tek akrabası da mı yok ayol, diye yakındı, İpek’e… İpek de ne güzel ne kayınvalide ne görümce ne başka akraba kaprisi çekeceğim, diye şakaya vurdu.
O gün sessizlik içinde yemeklerini yediler. Bir hafta içinde Serdar ile İpek, yıldırım nikahı kıydılar ve ABD’ye uçtular. Serdar’ın elinde epey eskimiş büyük kırmızı bavulu vardı. Güneş hanım İpek’e kırmızı bavul için epey söylendi. Serdar’ın cimri bir adam olduğu için bavul dahi almadığından mevzuya girip Nuh Nebi’den kalma bu bavulu atıp yepyeni tekerlekli bavul almalarını önerdi. Hatta evdeki bavulu almasını teklif etti. Serdar, lütfen Güneş anne ısrarcı olmayın, bu bavul işimi görüyor, diye nazikçe geri çevirdi.
İpek, Serdar’a anne şefkatiyle baktı. Kırmızı bavul ile tanışmasını hatırladı.
Birgün babasının arabasıyla okula giderken yakışıklı bir adamın elinde kırmızı bavuluyla otostop yaptığını gördü. Nedense gözüne ilk kırmızı bavul ilişti. Nostaljik bir bavul ve modern çok yakışıklı bir adam çelişkisini komik buldu. Hatta çevreye şöyle göz gezdirip kamera şakası olabileceğini bile düşündü. İnternette birçok kişi çeşitli kamera şakalarıyla tıklanma peşine düştüğünden her an her şey olabiliyordu. İpek bilmediği bir nedenle arabasını durdurup, “ Nereye gitmek istiyorsunuz” diye sordu. Serdar, “ Siz nereye gidiyorsunuz” diye karşılık verdi. İpek biraz gerildi, otostop yapan nereye gideceğini bilir diye düşündü, sakinliğini koruyarak, “Yolumuz farklı olabilir, hem yeni ehliyet aldım çok kalabalıklara girmeden biraz dolambaçlı yollardan gidiyorum” diye açıklama getirdi. Serdar, İpek’in gözlerindeki sevecenliği, sesindeki sabrı fark etmişti. “Tamam şimdi bineyim, uygun bir yerde inerim, çünkü nereye gideceğimi bilmiyorum” dedi. İpek, tedirgin “Niye?” diyebildi. Arkadan bir araba klakson çalarak İpek’in hareket etmesi için uyardığında, İpek panikle “Atlayın hemen” der demez, Serdar kırmızı bavulu arka koltuğa koyup İpek’in yanına oturdu. Bir süre sessiz gittiler. Arabanın radyosunda Türk Sanat Müziği, “Mademki gidiyorsun bırakıp burada beni, bir daha seyredeyim ne olur dur da seni” çalıyordu. Serdar, “ Araba babanın olmalı” diye espri yapmak istedi. İpek, “Evet, babam her zaman radyoyu bu frekansa ayarlar, ben de değiştirmiyorum, zaten arabasını çok nadir verir,” Serdar, “Eski şarkılar güzelmiş, damıtılmış duygularla yazılıyormuş.” Necla teyzem de çok dinlerdi. İpek üstünde durmadı, Serdarla oradan buradan sohbet etmeye başlamışlardı.
Ve o günden sonra hiç ayrılmadılar. Serdar gemilerde çalışıyordu ve İstanbul’a yeni dönmüştü. İpek bir arkadaşının evinde oda ayarladı, okul dışında Serdar ile zaman geçirmek harikaydı. Serdar, gemi anılarını anlatıyor, Afrika’dan Uzak Doğu’ya kadar gittiği ülkelerden söz ediyordu. Arkadaşlıkları hızla ilerledi ve evlenmeye karar verdiler. İpek’in de okulu bitmek üzereydi. Serdar, ABD’ye gitme teklifinde bulununca hiç düşünmeden onunla dünyanın bir ucuna gideceğini anlamıştı.
ABD Serdar için kaçış, İpek için yepyeni bir hayat demekti. Serdar, rotasız gemi gibi oradan oraya savururken kendini, bir yere ait olamama duygusunu unutmak istiyor, hiçbir yere kök salamıyordu. İpek ise sevdiği adamın rüzgârı ile buraya gelirken aklında hayata dair ne bir plan ne kaygı vardı. Ona göre sevdiği adamla birlikte her şeyin üstesinden gelebilirlerdi. Hayat onu derin yoksullukla sınamamıştı ya da bolluk içerisinde büyümemişti. Güneş Hanım ile Yakup Beyin güvenli toprağında çiçek açmış, sevgiyle büyütülmüştü. Burada elinde mimarlık gibi çok geçerli bir mesleği vardı. Her şeyin yolunda gitmemesi için bir neden yoktu.
Ancak, ABD’de Serdar ile omuza omuza hayat kurma hayali gerçeklerle pek örtüşmedi. İpek, evliliğin sorumluluğunu taşıyabilen bir adamla evlendiğini sanırken yaralı küçük bir çocukla yüzleşiyordu. Altı ay geçmeden İpek, Serdar’ın annesi gibi hissetmeye başlamıştı kendini… İstikrarsız iş hayatı, içkiye düşkünlüğü, gerçeklerle örtüşmeyen hedefleri ile Serdar, İpek’i şimdiden yormaya başlamıştı. İpek, şefkatli, bağışlayıcı kişiliği ile Serdar’a garip bir bağ oluşturmuştu. Sevdiği adamın yaralarını iyileştiren kahraman olmak gibi bir hataya düşse de Serdar’ın ona çocuksu bağlılığı garip bir teslimiyet getirmişti. İpek, kendini çalışmaya adayıp kısa sürede iyi bir kariyer yolunda ilerlemeye başlarken Serdar’ın denizlere özgürce açılacağı yat hayalini gerçekleştirmek için imkân bile bulmuştu. Serdar, yaşayamadığı çocukluğunun, gençliğinin acısını çıkarırcasına sorumsuz bir hayatın içine dalmıştı. Taa ki İpek’in sabrının sınandığı o güne kadar…
İpek, hostesin sesiyle irkildi. Biran nerede olduğunu hatırlayamamış gibi boş gözlerle hostese baktı. Hostes “Efendim cenazenizi 6 numaralı kapıdan alacaksınız, size bir arkadaşımız refakat edecek,” dedi. İpek, “Bir de kırmızı bavulumuz vardı, kaybolmaz değil mi? Onu nasıl alacağım?” diye telaşla sordu. Hostes “Merak etmeyin hepsi size teslim edilecektir,” diye rahatlatıcı cevap verdi.
Serdar, soğuk bir İstanbul sabahında İpek ve babasının katıldığı cenaze töreniyle kırmızı bavulu ile birlikte toprağa emanet edildi. Güneş anne, kızına hiçbir zaman layık görmediği bu adamın cenazesine gelmeyi reddetti. Kırmızı bavulun sırrını da hiçbir zaman bilmedi.
Mezar taşına, “Her hayatın bavulunda ne taşıdığını hiç kimse bilemez, yargılama!” yazıldı.


